Fasulye Çiçekleri

Abidin Sönmez

hastalıklarımı yenerek beni baştan yaşatan bana çok çalışmayı ve dürüstlüğü öğreten iki olağanüstü insana, sevgili anneme ve sevgili babama

Doğum tarihimi bilmiyorum. Doğum günü bir yana hangi yıl doğduğum bile kesin değil. Köy yaşamında doğum günleri akılda tutulmaz ve kutlanmaz. Ayrıca erkek çocukların resmi kayıtlardaki doğum tarihleri çoğu kez gerçeğinden farklıdır. Askere geç gitsin, çifte çubuğa yardım etsin diye genellikle küçük yazdırılırlar. Hele iki erkek çocuk bir yaş arayla doğmuşsa durum daha da önem kazanır. Aile iki çocuğunu birden aynı dönemlerde askere göndermek durumunda kalır ve zorlanır. Biz dört kardeşiz. Ağabeyimle benim aramda yaklaşık yirmi ay olduğu biliniyor. Babam ilk zamanlar nüfusa kaydımı bu yüzden geciktirmiş.

Doğduktan kısa bir süre sonra hastalanmış ve beş yıla yakı bir süre yatağa bağımlı kalmışım. Doktorlar, hocalar, türbe ziyaretleri... Birkaç kez benden umudu bütünüyle kesmişler. Cenaze hazırlıklarını bile yapmışlar. Sabun, kefen bezi, hoca..m.

Yükün ağırını annem çekmiş kuşkusuz, yorgunluk, kaygı, hepsinden fazlası da üzüntü... Bebeklerin kundak bezinin içine temiz beyaz toprak koymak bugün bile kimi yerlerde geçerli bir uygulama bildiğim kadarıyla. Titiz anneler toprağı bir kabın içinde iyice kavurur, soğutur öyle koyarlar. Benim annem de öyle yapar, toprak iyice kızarıncaya kadar beklermiş. Sonra da yeterince soğuyup soğumadığını anlamak için dirseğini değdirirmiş toprağa.

Annem kundağıma koyduğu toprağa ilişkin bir anısını sık sık anlatır. Bir gün huysuzluğum tutmuş. Mızırdanmaya, ağlamaya başlamıştım. Bir türlü susturamamış annem. Su vermiş olmamış, mama vermiş olmamış, altımı değiştirmiş olmamış. Gecenin ilerleyen saatinde ne yapacağını şaşırmış anacığım. Gözlerinden uyku akar, ertesi gün bir dolu iş var yapılacak..

Neden sonra aklına gelmiş, acaba toprak mı istiyor bu çocuk diye. Üşenmemiş ateşi yakmış yeniden. Toprak kabını ateşin üzerine koymuş, bir güzel kavurmuş toprağı. O ana değin mızırdanıp duran çocuk toprağın hazırlandığını görünce sevinç sesleri çıkararak gülümsemeye başlamaz mı. Annemin ne yorgunluğu kalmış ne de uykusuzluk tabi. Ne zaman zorlu geçen çocukluğumdan söz açılsa annem bu olayı anlatmadan edemez.

Yaşamakta inatla diretince annem ve babam iyileşmem için ellerinden geleni fazlasıyla yapmışlar. Bu öyküyü okuduğunuza göre başarmışlar da. Hastalığımın ne olduğunu bir türlü öğrenemedim. Tedavi eden doktor kemiklerle ilgili olduğunu anımsayabildi, fakat başka bir şey söyleyemedi.

Durumun pek iç açıcı olmadığından nüfus kütüğüne kaydettirme işini iyice ağırdan almış babam. Derken küçük kardeşim dünyaya gelmiş. O, benden çok daha sağlıklı bir çocukmuş. Bu yüzden babam işi düşüp ilçeye gittiğinde kardeşimin nüfus kaydını yaptırmak istemiş. Arkadaşı olan nüfus memuru benim varlığımdan haberdar olduğu için sormuş: "Senin bir de oğlun olacaktı, o ne oldu?" diye. Ağır hasta olduğumu öğrenince de, "Bu böyle olmaz" demiş, "Ben bu çocukları ikiz olarak kaydediyorum." Babam itiraz etmemiş.

Fakat yıllar sonra itiraz eden birisi oldu. Kente taşınmıştık, ortaokul son sınıftaydım. Ders arasında bahçede oynarken "Abidin nerede, nerede bu çocuk?" diye söylenerek beni arayan müdür yardımcımızın yüzünü dün gibi anımsıyorum. Kendisinden çok çekinirdim. Başarılı bir müzik öğrencisiydim ama başarımın haylazlığa verilen cezaları hafifletmesi söz konusu değildi. O yüzden sık sık ceza alırdım. Yine ne yaptım diye kara kara düşünürken karşıma geçti, iki omzumdan tutup birkaç kez sarstıktan sonra, "Evladım" dedi, "Seni mezun edemeyeceğiz".

Nasıl korktuğumu anlatamam. Paniğe kapılmama fırsat kalmadan açıkladı: "Nüfus kaydına göre sen 11 yaşında görünüyorsun. Hemen gidip babanı bul ve yaşını büyütmesini söyle, yoksa diplomanı unut".

Öğle tatilinde durumu babama anlattım. Bir süre sonra tanıdık bir amca ile birlikte mahkemeye gittik. Yargıç babama ve tanık olarak götürdüğümüz amcaya bazı sorular sordu sonra gözlüğünü işaret parmağıyla yerine yerleştirerek iri kaşlarının altındaki gözlerini bana çevirdi. Ben sıkılıp başıma önüme eğdiğimi anımsıyorum. Babam eliyle çenemden tutup başımı kaldırdı, yargıcın yüzümü görebilmesi için. Yargıç bir süre beni süzdükten sonra doğum tarihime karar verdi.

Küçük bir defter büyüklüğündeki nüfus cüzdanımı müdür yardımcımıza zafer kazanmış gibi uzatırken çok mutluydum. Yargıç kararı da olsa artık benim de kendime ait bir doğum tarihim vardı. Gerçi yaşım dört yıl birden artmıştı ve annem ikiz kardeşimden sadece iki yıl kadar büyük olduğumu söylüyordu. Ama olsun, önemli olan diplomanın tehlikeye girmemesiydi.

Yargıcın verdiği doğum günüyle bir süre mutlu yaşadım. Ancak zaman geçtikçe gerçek doğum günümü merak etmeye başladım. Acaba hangi tarihte doğmuştum. Yıldan vazgeçtim, acaba aylardan hangisiydi? O da olmadı diyelim, hiç olmazsa hangi mevsimde doğduğumu bilseydim...

Ne zaman doğduğumu, kaç yaşında olduğumu anneme ve babama birçok kez sordum, ancak tüm girişimlerim sonuçsuz kaldı. En çok anneme yükleniyor, biraz da huysuzluk ederek onu sorularımla sık sık bunaltıyordum. Fakat ne tam olarak kaç yaşında olduğumu ne de doğum günümü öğrenebildim.

Önceleri beni kolayca başlarından savdılar. Biraz büyüdükten sonra da "Git şuna sor, o bilir", "Köy camii yapıldıktan birkaç ay sonraydı herhalde" gibi belirsiz yanıtlarla atlatıldım. Ne caminin yapıldığı tarihi bulabildim, ne de söyledikleri kişilerden herhangi bir ipucu elde edebildim.

Bir keresinde annem beni "Okulun bahçe duvarı yapıldığı zaman doğdun" diye atlattı. Fakat elimde güçlü tanıklar vardı, okulun bahçe duvarı yapıldığı sıralarda -ki zaten bu olayın tarihi de tam olarak bilinmiyordu- doğan ağabeyimdi ben değildim.

Başka birinde ise, "Senin kırkın filancanın oğlu ile karışık" dedi. Günlerce oğlunun doğumu ile benimki arasında kırk günden daha az bir zaman bulunan "filancayı" aradım. Buldum da. Ama onun oğlunun kayıtlardaki doğum tarihi gerçeğe çok daha uzaktı. Ben o yaşta olsaydım değil ortaokulu, ilkokulu bile zor bitirirdim. Biraz zorlayınca o da oğlunun filancanın kızından on yedi gün sonra doğduğunu dün gibi anımsadığını söyledi bana. Aldığım son ipucunu değerlendirmek üzere sevinçle araştırmalarımı sürdürdüm. Bu yeni "filanca"yı puslu bir akşam üstü köy meydanındaki kahvede otururken yakaladım. Sabırsızlıkla konuya girdim ve "Amca senin kız kaç yaşında?" diye soracak oldum. Fakat bıyıklarımın yeni yeni terlediğini o kadar kalabalığın içinde böyle bir sorunun biraz tatsız olacağını düşünememiştim. Oturduğu iskemleyi kaptığı gibi üzerime yürümesi bir oldu. Haklıydı tabii. Eğer kızına göz koyduysam bunu alışılmış yöntemlerle halletmeliydim. Ben son hızla dışarı kaçarken "Bir derdin varsa babanı gönder" gibisinden söyleniyordu.

Bütün bunlar beni yıldırmadı. İlkokul öğretmenlerimle görüştüm. Fakat okul kayıtlarındaki "doğum tarihi" bölümünde küçük kardeşimin doğum tarihi yazıyordu doğal olarak. İkiz diye bildirildiği için elbette. Öğretmenlerim yardımcı olmak istiyordu ama yapabilecekleri bir şey yoktu.

Yıllar ilerledikçe gerçek doğum günümü, daha doğrusu gerçek yaşımı bilememek beni daha çok rahatsız etmeye başladı. Lise çağlarımda içimdeki merak iyice çekilmez olmuştu. Sınıf arkadaşlarım o günlerde yeni moda olan doğum günü toplantıları düzenliyordu. Onlarla konuşurken ne zaman doğduğumu bilmemenin ezikliğini yaşıyordum.Hem her şey bir yana neden bilmiyordum ki!? Bu bir haktı ve ben bu hakkımı kullanmalıydım.

Ağabeylerimden bir iki yıl sonra doğmuşum. Söyleyebildikleri en kesin ipucu bu. Bir ile iki yıl arasında kocaman bir zaman dilimi var. Hem ağabeyimin doğum tarihi de belli değil ki. Ondan bir yaş ya da beş yaş küçük olmuşum neye yarar...

Bir gün kesin kararımı verdim: Yaşımı tam olarak öğrenecektim. Kimden mi? Dünyaya gelişimin en yakın tanığından elbette, annemden. Beni oyalayıp vazgeçireceğini sanıyorsa yanılıyordu. İşin peşini bırakmayacaktım.

Uygun bir zamanını kollayıp yaklaştım. Örgü örüyordu. "Anne" dedim. "Sana bir şey soracağım."

Bana bakmasını bekledim. Bir süre sonra başını kaldırdı ve gözlüğünün üzerinden soran gözlerle baktı. Yüzüme çok ciddi bir ifade takınarak ekledim:

-"Fakat beni oyalama tamam mı? Bu kez mutlaka yanıtlamanı istiyorum." Ses tonumdaki kararlılık beni bile etkilemişti.

-"Sor oğlum" dedi yumuşak bir sesle. Can alıcı hamleyi yapmanın zamanı gelmişti. Sözcüklerin üzerine basa basa sorumu sordum:

-"Ben tam olarak kaç yaşındayım?"

Hiç sesini çıkarmadan kısa süre gözlerini kısarak düşündü. Sonra örgüsünü indirdi, parmaklarıyla uzun uzun saydı, hesap yaptı. Bu arada zeki bakışlarıyla hem beni süzüyor hem de belli belirsiz gülümsüyordu. Onun bu halini çok iyi tanırım. Böyle gülümsediği zamanlar kesinlikle bir muziplik düşünür. Fakat ne olur ne olmaz, bu kez belki doğru bir yanıt alırım diyerek sabırla bekledim. Heyecandan ağzım kurumuştu, içim içime sığmıyordu, sonunda öğrenecektim galiba. Bu kez kararlı olduğumu anlatabilmiştim sanırım. Hem artık "koca adam olmuştum" onun deyimiyle, belki bu yüzden derdimi daha fazla önemseyebilirdi.

Bir yandan parmaklarını sayıyor bir yandan da gözlerini kısarak karşıya bakıyordu. Beni uzun süre beklettikten sonra parmaklarını indirdi, zor bir karara varmış insanların edasıyla yüzüme baktı.

-"Oğlum" dedi, "sen tam olarak on beş-yirmi varsın". Zeki gözleri her zamanki gibi pırıl pırıldı, benimle alay ettiği açıkça belliydi. Acı gerçeği kabul etmek zorundaydım.

-"Ama anne! On bey işe yirmi arasında beş yıl var! N'olur iyi düşün".

-"Evladım, sana kaç kere söyledim, bilmiyorum."

-"İyi ama, sen bilmeyeceksin de kim bilecek?"

-"Nereden bileyim çocuğum, benim aklım defter mi? Hem ne olmuş? Bileceksin de ne olacak? Kardeşlerinin doğum tarihi de belli değil. Ne diye bu kadar üstüne düşersin anlamıyorum ki."

Elimdeki en sağlam tanık olan anneme konunun önemini iyice anlatamadığıma inanıyordum. Birkaç gün sürekli üzerine düştüm, huysuzluk yaptım. Sorularımdan, sızlanmalarımdan iyice yıldıktan sonra konuyu araştıracağına söz verdi.

Bir süre sonra beklediğim yanıt geldi: "Oğlum sen doğduğun zaman fasulyeler çiçek açıyordu."

Bu görüşü destekleyen başka tanıklar da bulunca hemen araştırmalarıma başladım. Kitaplar fasulye için en iyi ekim zamanını mayıs ayının iki haftası olarak yazıyordu. Üstelik fen dersi öğretmenim de bunu doğrulamıştı. Fasulye ekimi için mayısın ilk haftasından daha uygun bir zaman olamazdı.

Hemen işe koyuldum. Önce fasulye yetiştirme hakkında bilgi topladım. Tohumlar nasıl seçilmeli, ne kadar derine ekilmeli, ne sıklıkla sulamak gerekir, toprağını kaç günde bir çapalamalıdır, çevre şartlarından nasıl korumalıdır.

Kendimi bu bilgilerle donattıktan sonra Nisan ayının bitmesini beklemekten başka bir şey kalmamıştı. Evimizin arkasındaki bahçede uygun bir köşe hazırladım. Mayıs ayının ilk günlerinde fasulye tohumlarını hazırladığım yere ektim.

Her sabah ve akşam aksatmadan küçük ve büyülü fasulye bahçemi kontrol ediyordum. Kedi, köpek girmesin diye çevresine çit bile yapmıştım. Günler geçmek bilmiyordu, Zaman ilerledikçe daha çok sabırsızlanıyordum. Acaba tohumlarda bir sorun mu vardı. Acaba toprağa mı uygun değildi.

Toprağı yararak yüzeye çıkan minik, yeşil fasulye gövdelerini gördüğüm zaman sevincimden ne yapacağımı bilememiştim. Daha sonraki günler fasulyelerin boyunu ölçerek, yapraklarını, tomurcuklarını sayarak geçti. Sonunda ilk fasulye çiçeğini gördüm. O günün tarihini özenle defterime yazdım. Mutluluktan uçuyordum. Artık benim de bir doğum günüm vardı. Belki üç beş gün farklı olabilirdi ama artık ne zaman doğduğumu, en azından hangi mevsimde doğduğumu kesin olarak biliyordum. Bu başarımı günlerce anlattım arkadaşlarıma. Ballandıra ballandıra hem de...

Ne yazık ki sevincim uzun sürmedi. Aradan on gün geçmemişti ki komşumuzun bahçesinde çiçek açmış fasulyeleri gördüm. Canım fena halde sıkıldı bu duruma. O günden sonra çevredeki öbür evlerin bahçelerine daha dikkatli bakmaya başladım. Bir iki hafta sonra çevredeki birkaç bahçede daha yeni çiçeklenmiş fasulyelerle karşılaştım. Bu durum ve yaz sonuna değin sürdü. Meğer fasulyelerin en iyi ekim zamanı mayıs ayı imiş ama bahar ve yaz boyunca ekim yapılabilirmiş. Fasulye bitkisi ne zaman ekilirse ekilsin birkaç hafta sonra çiçek açarmış. Doğum günümü belirleme düşlerim yine suya düşmüştü.

Fasulye yemeği yediğim zamanlar tabaktaki fasulyelerin bana cin cin baktığını, bıyık altından güldüğünü görür gibi oluyorum kimi zaman.

O tarihten sonra doğum günümü bulmak için herhangi bir çaba harcamadım. Merak etmiyor değilim, elbette ediyorum fakat başarısızlıklarım yüzünden hevesimi yitirdim. Yine de bir tesellim var. Doğduğum tarihi bulma amacıyla yaptığım çalışmalar kızıma yaradı. Kendi deneyimlerimin ışığında onun doğum tarihini titizlikle kaydettim. Ne zaman doğduğunu biliyor, hem de saniyesine varıncaya değin. Aldığım notta havanın kapalı bile olduğu yazılı.

Bense belirsiz bir zamanda doğmuş olmanın, dünyada belirsiz bir süredir bulunuyor olmanın tadını çıkarıyorum. İnsanın doğduğu tarihi bilmiyor olması o kadar da kötü değil aslında. Ne zamana değin yaşayacağını bilmemek bu şekilde daha katlanılır oluyor bence. Hem sanki, süre belirsiz olunca, ister istemez niteliğe önem veriyor insan.


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2003   Mint