Yitirdiğimiz Faik Baysal Üzerine
Ahmet Miskioğlu
Arkadaşımız Sabahattin Yalkın'ın şiir kitaplarından bir tanesinin adı "Aşkdeniz"dir. Akdeniz değil, Aşkdeniz... Daha önce de "Akdeniz Delisi" adlı bir şiir kitabı yayımlanmıştır Yalkın. "Aşkdeniz", ozanın kendine göre bir buluşudur, yaratısıdır. Yapıt, 1994'te yayımlandı. İçindeki şiirler çok daha eski yıllarda dergilerde çıkmış şiirler...
Bir de baktık ki, toplumun içine düşen bu sözcük, herkesçe kullanılmaya başlandı. En önce, çok konuşan yazarlardan değerli Sunay Akın, hep yaptığı davranışla, kendi malıymış gibi kullanmaya başladı bu mecazı. Kuşkusuz ilk söyleyen unutulacak, mecaz, herkesin malı olacak. Dil böyle gelişir. Ancak, mecazın bu ölçüde çabuk yürütülmesine şaşmadım diyemem.
Derken M Güner Demiray arkadaş da bir yazısında aşkdeniz sözcüğünü kullandı. Yağma Hasanın böreği demiyorum, ama, bu ölçüde çabuk mecaz aşırılması karşısında dilimi yutacağım.doğal karşılamak için kendimi zorluyorum. Sanat, yazın, dil böyle gelişir diyorum.
Her buluş, bulanı unutuldukça toplumun malı olur. Yalnız bir mecaz değil, konular, izlekler, mecazlar, deyişler, söyleyişler, sözcükler, yaşam anlayışları, anlatım biçimleri...
Kimileyin bir kişi ya da birkaç kişi ya da kalabalık bir grup, toplumun içine düşen ve bulanları unutulmuş her şeyi toplayarak, kendileri de kimi mecazlar yaratarak "Bizim bunlar! Biz oluşturduk bütün bunları!" çığlığıyla dikkat çekerler. "Bütün bu yenilikleri biz yaptık" derler. Çevrelerinde onları destekleyen kimi kişiler de onlara karşı çıkan yazın izleyicileri, eleştirmenler de görülür. Ve, derken bütün söyleyişler, deyişler, anlatım biçimleri "onların malı" diye onaylanır. Yazın tarihi içinde böylece yerlerini alırlar.
"Garip"çiler böyle değil midir acaba? Onların buluşlarına, yaratılarına sözgelimi Salâh Birsel'in, Faik Baysal'ın katkıları olmamış mıdır? Salâh Birsel; Orhan Veli'nin kullandığı biçimlerin, söyleyişlerin daha önce kendisince bulunmuş, kullanılmış olduğunu öne sürüyordu. Hattâ bu konuda Muzaffer Uyguner'le Salâh Birsel benim gözümün önünde tartışmışlardı.(1) sonra yazılı olarak da, bu kez birbirlerini kırmadan görüşlerini söylemişlerdi.(2)
Faik Baysal kırklı yıllarda, önceki dönemlerden ayrımlı, yerleşik şiir anlayışını yıkan çok değişik şiirler yayımlıyordu. Ben, onun şiirlerini okurken değişikliğe şaşar ve ondan hiç kimsenin söz açmamasına daha çok şaşardım. Sonra kendi kendime yorumladım. Faik Baysal yalnız bir adamdır, arkadaşı, gönüldaşı pek yoktur, bu yüzden buluşlarını da kimse görmek istemiyor diyordum. Öbürleri ise sık sık birbirlerini pohpohlayarak dikkat çekebiliyorlardı.
Faik Baysal'ı 9 aralık 2002 günü yitirdik. 1918 doğumluydu. Orhan Veli 1916, Melih Cevdet 1915, Oktay Rıfat 1914, Salâh Birsel 1919 doğumluydular. Hepsi aynı kuşağın insanları... Diyemez miyiz ki "Garip"çilere Salâh Birsel'in de, Faik Baysal'ın da büyük katkıları olmuştur. Onların buluşları, kendilerinin olduğunu söyledikleri yaratıları içinde bunların da katkıları vardır. Hem de daha önde, öncelikli olarak vardır! Yani kullandıkları birçok yeniliği bulan Salâh Birsel'dir, Faik Baysal'dır.
Faik Baysal'da hakkı yenmiş yazarlardan biridir. Bir gün, gerçek, bilimsel tutumlu ve sezgisi güçlü yazarlar yetişecek, bütün yanlışlar düzeltilecek. Buna inanıyorum. Haksız ünlülerle hakkı yenmiş ünsüzler arasındaki ölçülü denge bulunacaktır.
Sürekli olarak yenilik ardında koşma, yalın bir anlatım ve topluma değer verme eğilimi içinde şiirler yayımlayan Faik Baysal, başarılı romanlar, öyküler de yazdı; çok sayıda çeviri yapıtı yayımladı. Kuşku yoktur ki çevresini, kuşağını, çağını etkilemiş ve kendisi de onlardan etkilenmiştir.
İlk şiirini 1936'da yayımlayan Faik Baysal'ın şiir kitapları:"İlk Defa", "Uyy", "Beyaz Şiirler", "Ayın Ucunda"; öykü kitapları: "Perşembe Adası", "Sancı Meydanı", "Nuni", "Militan", "Tota", "Güller Kanıyordu", "Ilgaz Teyze Öldü", "Elleri Sesimin Rengindeydi", "Beni Bırakma Doktor"; romanları: "Sarduvan", "Rezil Dünya", "Drina'da Son Gün", "Babasının Oğlu", "Kavanozdaki Adam", "Ateşi Yakanlar", "Voli"...
Faik Baysal'ın ta kırklı yıllardan bir şiirinin belleğimde kalan kimi dizelerini buraya aktarıyorum:
Bu şehri ben geceleri severim
Korkusuz tek yüzlü insanıyım bu şehrin
Ceplerim avuçla şiir dolu
Bütün matbaalardan kovulur şiirlerim
Faik Baysal dolayısıyla kimi haksız durumları çağrıştırmak istediğim bu yazımı kırklı yıllarda yayımlanmış, biri Necati Cumalı'nın öbürü Faik Baysal'ın olan iki şiiri yan yan yayımlayıp benzerlikleri okurun dikkatine sunarak bitirmek istiyorum:
HARP ve İNSANLAR
Garip şey; hiçbir eksikleri yok,
Deli olur insan, deli olur.
Bez tıkalı matraları yanlarında,
Su dolu postalları ayaklarında.
Çantalarında tuzsuz peksimetleri,
Artık karınları tok,
Artık yemeseler de olur...
Yalnız gözleri koskocaman açık,
Birinin ayağı havada,
Öbürünün başı altında kolu,
Yürekleri hala sıcacık,
Yürecikleri avuçla kurşun dolu.
Elleri yapışık tüfeklerine,
Sımsıkı kapalı ağızları,
Şaşılacak şey.
İnsan inanmıyor öldüklerine.
Ne yüzlerinde bir damla kan,
Ne toprakta akan...
Dostlar başına böyle ölüm,
Aldıkları can, verdikleri can.
Kanlı ufuk boyunca harp var,
Hayat bahar içinde uzakta..
Boz kaputlarının yakaları kalkık,
Boz kaputları üstüne
Kar kurşunla karışık yağmakta.
Ne işleri vardı tüfekle?
Nasıl kurşun sıktı bir insana,
Bu eller, bu yumuşacık yürekle?
Bekleyedursun nişanlılar,
Yoladursun analar saçlarını,
Veren bir daha verir;
Yeter ki, beli kuvvetli olsun insanın,
Allah bilir dönmeyeceklerini de
Ölüm de olsa, insan unutabilir.
Kar bütün gece yağdı.
Vuruldukları zaman
Kırkıncı kere okunuyordu mektupları,
Bombalanan şehirlerde.
Duvarlardaki resimlerde hepsi sağdı.
FAİK BAYSAL
Büyük Doğu haftalık dergisi, sayı 38, 1946
KARDA AYAK İZLERİ VAR
Karda ayak izleri var
Vurulup düştükleri yere kadar
Yüzleri tanınmayacak bir halde
Olduğu yerde kalmış cesetleri
Onlar için hatıra yok
Saat durmuş
Onlar için değil
Yıldızlar ve bu gece
Onlar için değil, gelen güneş
Artık onların yok
Uzak şehirlerde
Sevdikleri
Artık hepsi bitti
Açlık, susuzluk ve kin
Ne matra ne ekmek torbası lazım
Ne silâh
Elbise ve düşen şapka da lüzumsuz
Artık üşümezler ki
En güzel ocak ateşleri
Artık ısıtamaz ellerini
İsimlerini en yakın tanıdık
Söylese işitmezler
Kurt mu, dost mu, düşman mı ?
Bilmeyecekler başucuna geleni
Ve artık ne tren, ne gemi
Onları getirmez bir daha
NECATİ CUMALI
Harbe Gidenin Şarkıları 1945
Kaynak metinlerde, her ikisinde de "matra" biçiminde çıkmış olması da, Kırk kuşağının birbirlerinde etkilendiğinin kanıtıdır diyebiliriz...
Bu yazıyı yazmaya başlarken, bu iki şiiri anımsayarak yazıma almaya karar verdiğimde "Harp ve İnsanları"ın "Karda Ayak İzleri Var"dan önce yazılmış olduğunu sanıyordum. Kaynaklara bakınca "Karda Ayak İzleri Var"ın daha önce olduğu anlaşıldı.
Ahmet Hamdi Tanpınar, "19.Asır Türk Edebiyatı Tarihi" adlı yapıtında, bir yazarın öbür yazara benzediğini saptadıkça, hepsinin aynı deyimleri, aynı mecazları kullandıklarını gördükçe her birinin kendi dönemlerinin yazarları olduklarını açıklıyordu. Böylece birbirlerinden mecaz yürütmelerinin doğallığını belirlemiş oluyordu. "Cumhuriyet Dönemi Türk Yazarını Tarihi"nde de birbirinden yürüterek benzerliklerini arttırdıkça, yazarlar, kendi dönemlerinin yazarları oluyorlar diye yorumlayalım biz de; birbirlerinden aşırmaları önleyemeyeceğimize göre...
Faik Baysal, bugün yok artık; ancak, kuşkusuz yapıtlarıyla, şiir-öykü-roman-çevirileriyle yaşayacak. Çıkacak bir araştırmacı-incelemeci onun yazın tarihi içindeki yerini belirleyecek... Anısına saygı ile...
......................................................
1) Muzaffer Uyguner'in Altın Kitaplar Yayınları'nda "Salâh Birsel" kitabı çıktığında
Birsel "İşte beni yaşatan böyle yayınlardır" diyerek sevincini belirtmişti. Ancak, günler boyunca yapıtı okumayı yavaş yavaş sürdürürken şu tümceyle karşılaştı:
<<(Salâh Birsel'in) ilk şiirleri arasında Orhan Veli'nin şiirlerine benzeyen şiirler
görülür.>>
Bu tümceyi okuduktan sonra, bir gün, Perşembe toplantımızda Muzaffer
Uyguner'e seslenerek:
<<Neler yazmışsın Muzaffer? Yanlış bu yazdıkların! O beni değil, ben onu
etkiledim!>> diye çıkıştı. Muzaffer Uyguner:
<<Peki iyi Salâh Bey, bakarız, yanlış varsa düzeltiriz, ikinci baskıda düzeltilmiş
olarak yayımlarız.>> dedi. Salâh Birsel, oldukça sert bir tonla:
<<Ohhooo, kitap bitecek de, yeniden basma kararı alınacak da düzeltilecek...Ben,
gelmiyorum artık toplantılara!>> diyerek bırakıp gitti toplantıyı. Artık, yalnızca Muzaffer Uyguner'in bulunmadığı yaz günlerinde aramıza katılmaya başladı.
2) Muzaffer Uyguner, Varlık dergisinde bir yazı yayımladı. Salâh Birsel, Türk Dili
Dergisi'nde her şeyin kendi buluşu olduğunu vurgulayan şu şiiri yayımladı.
POETİKA
Eni bir şiirin ilkelerini
Ben yazdım ben yazdım
50 yıl öncesinden
Şiire girmeyen sözcüklerin
Şiire girenler kadar
Buğurdadığını ben söyledim
Oktay Rıfat'ı çok sevdim
İnanırdı şiirin yapı olduğuna
Benim gibi
Şiire girmeyen sözcüklerin
Şiire girenler kadar
Buğurdadığını ben söyledim
Oktay Rıfat'ı çok sevdim
İnanırdı şiirin yapı olduğuna
Benim gibi
Yapı dediğim sestir
Kabartma tozlu kek
Bir us defteri
Dizeler çoğu zaman sıvışır
Çoğu zaman da önümüze
Faşal fayrak dikilir
Gelişinin hemen tezine
Pala sürter duramaz
Zıpzıptır çırçıplaktır
Şiirin iyice belleyin
Maydanoz olmadığını
Ben yazdım ben duyurdum
SALÂH BİRSEL
Türk Dili Dergisi
Temmuz-Ağustos 1996