"Yılgı Üçgeninde" ve Halim Uğurlu

Ahmet Miskioğlu

Halim Uğurlu, bir sanat yapıtının, algılama yeteneği olanlarca anlaşılacağını, bir başkasının araya girip açıklama yapmaması gerektiğini düşünüyordu. Konuşmalarımızdan ve onun sanat yapıtı karşısındaki tutumundan bunu anlıyordum. Şiiri de, öbür sanatlar gibi, bir başkasına anlatmamalıydık, açıklamamalıydık. Halim Uğurlu, davranış diliyle bize bu görüşleri aşılıyordu. Aynı zamanda, sanatçının kendisine de bir soru sorulmamalı, açıklattırılmamalıydı şiiri. Çünkü anlamayana davul zurna bile az gelirdi.

Küçük bir bakış, hafif bir baş çeviriş iki sevgili arasında nasıl sonsuz derinlikler içerirse, bin bir kez çözümlemeler yapmaktan masıl çok daha "açık" ise; soylu sanat yapıtları da böyleydi Halim Uğurlu'ya göre.

Öyleyse Halim Uğurlu'nun şiirini çözümlememeli miyiz?

Nasıl ki, "Şiir, bir dilden başka dile çevrilemez!" diyenler, şiirler çevirmeyi sürdürüyorlarsa, biz de gerektiğinde şiir çözümlemeleri yapmak durumundayız.

Işıklar içinde yatsın sevgili arkadaşımız Halim Uğurlu, şiirlerini didiklememize, bu açıdan izin verirdi sanıyorum. Hele o da Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bir "ilgisizlik suikastı"na uğramış olanlardan biri ise.

Sanatçının, doğrudan kendisiyle ilgilenilsin diye, kendini küçülterek çırpınmaması; güzellikler yaratan bu kişiyi çevresinin kucaklaması gerekir. Bu aslında bir onur sorunudur. Günümüzde, ne yazık ki, birçokları eli kalem tutan tanıdıklarına "Beni anlatan bir yazı yaz." Diyerek sanki yalvarıyorlar, onurlarını beş para ederek! Amaçlarına da ulaşıyorlar! Kimileri de, gene onurlarını beş para ederek üç-dört kişiden böyle yazılar toplayıp kimi gazetelerin "Kitap" dergilerine gidiyorlar ve yine onurlarını beş para ederek orada eşik aşındırıyorlar; bu yolla topladıkları yazıları kendi fotoğraflarıyla birlikte o gazetelerin kitap dergilerinde boy boy yayımlatıyorlar.(1)

Halim Uğurlu, böyle küçülmemiş, kendini alçaltmamış; ama, şiirinin ipek kozasını örmeyi bütün ömrünce sürdürmüştür. Varsın geri kalmış ülkemizin geri kalmışları, onun yarattığı güzellikleri görmek istemesinler! O, Türkiye'de bir güzellikler yaratıcısı olarak. Türk dilinin yücelticisi olarak belleklerimizde yer edecektir.

Türk Dili Dergisi'nin Ocak - Şubat 2002'de yayımlanan sayısında "Yılgı Üçgeninde" adlı bir şiiri çıktı Uğurlu'nun.

Bu şiir, onun son şiiri midir?

Sanmıyorum son şiiri olduğunu. Halim Uğurlu'yu yitirmeseydik, o, bugünlerde birkaç şiiriyle birlikte gelecekti yazıevimize. Şimdi son şiirleri kalıtçılarının elinde kalmış olabilir.

Şimdilik "Yılga Üçgeninde" yi son şiiri olarak görmek durumundayız. Bu şiiri okuyunuz, büyük bir ozan karşısında olduğunuzu anlayacaksınız.

"Yılgı Ücgeninde"yi birkaç başka şiiriyle birlikte getirmişti. Öbürlerini daha önce yayımlamıştık. Böylece en sona bu kaldı. Bu; "Bunu henüz bitirmedim" diyerek geri aldığı şiirdi. Epeyce değişiklik yaptıktan sonra yeniden getirmişti. Adını bile değiştirmişti. Şiirin taslak adı "PKK, Enflasyon ve Bosna Üçgeninde" idi. Başlık değiştiği gibi dizelerde de değişiklikler yapılmış şiire böylece son biçimi verilmişti. Her şiirinde olduğu gibi, bu son şiirinde de büyük bir emek, büyük bir çalışma ve titizlik görülmektedir.

Öyle şiirler görüyorum ki Türk yazınında; ozanın gösterdiği ustalığa imreniyorum; şiirin içeriğine bakıyorum, pek yalınkat, pek sığ; içeriğiyle koşut değil. Sığ bir içerik ile birlikte görülen bir anlatım cambazlığı... Kimi manzumelerde bu görünümü saptadığım gibi, kimi köşe yazılarında da karşılaşıyorum bununla. Bir yığın oyun yapıyor köşe yazarı ama, bir içerik yok. Kimileyin hiç yok denecek ölçüde söz oyunları... Bu durumu, yüzlerce yıl önce de yaşadık, bir yığın oyun var ama düşünce yok! Yalnız sözcükler, bilinen benzetmeler... Belki de köşe yazarları ektiliyor ozan olmak isteyen, ama olamayan yüzlerce genci. İçeriksiz dizeler döktürelim diyorlar; bilemem... Belirlemek istediğim, Lalim Uğurlu'da iç varsıllıkla anlatım ustalığı dengeli bir biçimde, birbirine koşut olarak gelişmiştir. O, iyi bir ozandır.

Yılgı yıllarından Halim Uğulu'nun kendisi ve ailesi etkilendiği gibi, bütün Türkiyemiz etkilenmiştir. Lem özdeksel hem tinsel acılar çekilmiştir Türkiye'mizde. Olayların yoğun olduğu günlerde, "terör" içinde Lalim Uğurlu'nun genç yeğeni de öldürülmüştür. İşte, ona bu şiiri yazdıran, ulusumuzun ve devletimizin; bütün halkımızın başına gelen bu olaylardır. O, öbür şiirlerinde de halkın dertlerini böyle dile getirmiştir.

Sözgelimi, Halim Uğurlu, "Kıyamet Çiçekleri"(2) adlı yapıtında da, -bir örnek vermek gerekirse- "Çağrı" şiirinde de böyle çevresiyle ve dönemiyle yürekten bağ kurmuştur ; güncel olayların içinde yoğrulurken onları evrenselleştirmeyi bilmiştir. 


Bakınız lütfen:

Kim silip süpürmüşse ellerinden
Türkiye'li ışıklar serinliğini
Başı göklere değen bir güzelliği
Karanlık tuğyan

Düşlerdir geçmiş gündüzünden gecenden
Nice yıllarla sıcak sevdalarla uzun 
Analar çocukları aklınızdan doğurun
Ortalık isyan

Aklın egemen dağ eteklerinde 
Bir geniş bir bölünmez toprak
Sevgiyi besleyip büyüten kaynak
Gel uyan

Gel uyan
Bir aşk, bir alaşafak gibi
Bu söz karanlığın üretmesi değil
Aydınlığın dilidir
Aydınlık sabahları kuran

Özgürlüğün türküsünü kuran
Yani yaşamanın türküsünü
Bizim türkümüzü
Bizi geleceklere anlatan

Halim Uğurlu'nun şiirlerinde, çevresiyle güçlü bir bağ vardır. Bu bağ; onu çağının adamı yapıyor. 1926'da doğduğuna göre, yaşamı yirminci yüzyılın dörtte üçünü doldurmaktadır.
"Yılgı Üçgeninde" adlı şiirinde ne diyor bize? "Terör" var, PKK olayları var, enflasyon var...

"Ne varsa silip götürdü aydınlık yerleri / Işıklı bahçeleri içimizdeki / Aykırı bir yelle başluğa savurdu / Umarsız kıldı yaşamın öncesini sonrasını"

Korkunç olaylar, aydınlığı karartmıştır; sevinçli dönemlerde, Türkiye Cumhuriyeti'nin parlak yıllarında içimizde mutlulukla oluşan ışıklı bahçeler şimdi kararmıştır; cumhuriyetimizin ilk yıllarında oluşan güzelliklere karşı, aykırı bir yel esmeye başlamıştır ve bütün güzellikler savrulup yitirilmiştir, bütün halkımız umarsız kalmıştır.

"Yılgı Üçgeninde" şiiri; olağanüstü güzellikte bir ağıttır. Yıllarca belleklerde yoğunlaşacak ve uygun yerlerde müzik ustalarınca söylenecektir.

Ağıdı sürdürüyor Halim Uğurlu: Şiirler ülkesi yok olmuştur, dizeler de depreme uğramış gibi darmadağınıktır. Anlamlar kayıp gitmiş, yok olmuştur. Güneş bile kararmıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında usumuzla kazanmış olduğumuz utkular yok olmuş, gelecek için yarattığımız imgeler, düşler de "terör" yüzünden yok olmuştur. İşte böyle bir zamana gelinmiştir. Bu zaman, göklerimizi ve öpülesi toprağımızı çürütmüştür. Böyle olunca, sevi denen güzellik de kalmamıştır. İçtenlik kalmamış, içtenliğin ıtırları dönemi bitmiştir. Yılgının gemisi zindansı okyanısta dolaşmaktadır ve korsan bandırasını çekmiştir.

Bu, Ocak-Şubat sayımızda yayımlanan !Yılgı Üçgeninde" şiiri; yılgının, umarsızlığının şiiridir. İzleği yılgı ve umarsızlıktır. Türkiyemizde yitirilen geçmiş mutluluklar ve geçmiş güzellikler için yazılmış bir ağıttır. Bu güzel "ağıt"ı okumak fırsatı bulamayan okurlar için buraya alıyorum.

YILGI ÜÇGENİNDE

Ne varsa silip süpürdü aydınlık yerleri
Işıklı bahçeleri içimizdeki
Aykırı bir yelle boşluğa savurdu
Umarsız kıldı yaşamın sonrasını öncesini

Ne varsa silip süpürdü şiirler ülkesini 
Depremler başlattı dizeler evreninde
Sözcük çıldırdı anlam kayıp gitti
Güneşi bile karaya boyadı baştan başa

Ne varsa silip süpürdü utkusunu usun
İmgelemin ve düşün doyumsuz tadını
Zaman gidip dayandı horasan duvarlara
Çürüttü canım gökleri öpülesi toprağı

Ne varsa silip süpürdü seviden yana
Kapattı içtenliğin ıtırları çağını
Zindansı bin okyanusta seyretti gemisi
Çekerek burcuna korsan bandırasını

Yılgının her şeyi yok ettiğini, umarsız kalışımızı çok güçlü biçimde vurgulayan Halim Uğurlu, yinelemelerden de yararlanmıştır. Dört dörtlüğün her ilk dizesinde "Ne varsa silip süpürdü" sözünü yeniden vurgulaması, ne çok şeyimizi yitirdiğimizi güçlü bir biçimde ortaya koyuyor.
Bizim en eski Türkçemizde de, Halk yazınımızda da, Divan yazınımızda da "ağıt" geleneği vardır. Ağıt, en eski Türkçe metinlerde de görülüyor. Sözgelimi, şu ağıt en eskilerden bir tanesidir:

Ulşıp eren börleyü "Herkes kurt gibi uluşuyor, yakasını
Yırtın yaka urlayu yırtarak bağrışıyor, ünü çıkasıya haykırıyor,
Sıkrıp üni yurlayu gözü örtülesiye kadar ağlıyor"
Sığtap közi örtülür (Divanü Lugat-it-Türk, CiltI),Besim Atalay, TDK

Divan yazınından da örnekler:

Tıfl-i sirişki yerlere girsün düam odur 
Her kim gamından ağlamaya şeyh ü Şabdan 
Yansun yıkılsun ateş-i hicrinle aftab 
Derdinle kare çullara girsün sehabdan

"Yaşlı ve gençten kim olursa olsun senin gamından ağlamazsa gözyaşları yerlere 
aksın duam odur.

Güneş senin ayrılığın acısıyla yansın yıkılsın, derdinle buluttan kara çullara girsin." 
(Kanuni Mersiyesi'nden)

Bu eski örnekleri çoğaltmaya erek yok. Halim Uğurlu'nun gücünün gelenekten gelen bir çizgi olduğunu vurgulamak istiyorum. O; geleneği özümlemiş olduğu gibi Cumhuriyetimizi de kavramış, Cumhuriyet Türkiye'sinin Türkçesini de içine doyasıya sindirmiş bir ozanımızdır. Yılgı Üçgeninde şiiri; toplumsal ağıt örneklerinin en güzellerinden biridir. Bu başarıya onu, kuşkusuz güvendiği, bu nedenle ustaca kullandığı çağdaş Türkçemi ulaşmıştır.
Geçen sayımızda Ertuğrul Efeoğlu'nun, Onu öte yana uğurlarken en çok üzülen Türkçe olmuştur."demesi, yerinde söylenmiş bir sözdür. Çağdaş Türkçemiz özverili bir ozanını yitirmiştir; yapıtlarının yaşayacağını düşünerek avunuyoruz. Ve inanıyoruz ki, Çağdaş Türkçeyi özümlemiş, geri adım atma (kimi dönekler gibi) küçüklüğünü göstermeyecek başarılı çok genç ozanlarımız yetişecektir.



(1) Bu konuda en çarpıcı bir olay şöyle oluştu: Tansu Bele arkadaşımızdan yalvararak kendisi için bir sayfalık yazı koparan birisi; o yazıyı -kendi kendine övgüler düzüp beş misli büyülterek- aynı yolla topladığı başka yazılarla birlikte "Cumhuriyet-Kitap"ın eşiğini aşındırmaya başlıyor. "Cumhuriyet-Kitap"ta adamın o yazılarla birlikte fotoğrafları da yayımlandıktan sonra güldürü ortaya çıkıyor. Tansu Bele, hop oturup hop kalkıyor. Yolsuzlukların, hırsızlıkların, hortumcuların egemen olduğu geri kalmış ülkemizde yazarların da yolsuzluk işlerinden geri kalmadığı çıkıyor ortaya!
(2) Kıyamet Çiçekleri, Şiirler, İstanbul Yeryüzü Yayınları, ön ve arka kapak: Metin Eloğlu,Kapak Düzeni: Mustafa Delioğlu, İlk basım, Ocak 1988, 96 s.