AY IŞIĞINDA KIRILGAN SÖZCÜKLER
Nevra Bucak
O'na...
Sözcükler, hiçbir zaman bir bakışın, bir dokunuşun yerini tutmadı. Keşke tutsaydı. O zaman seni aramazdım.
Peki, neden hala yazıyorum seni?
*
Tarih atmak istemiyorum. Ayların, yılların hangisinde olursa olsun, yaşananlar sürekli aynı kaldıktan sonra.
*
Seninle ilgili hiçbir şey bilmek istemiyorum. Sana duyduğum yoğun ilgiden yalnızca.
*
Heykel gibisin. Kaskatı. Neden seni suçluyorum, ben de öyleyim. İkimiz de boşlukta duruyoruz, yine de başımız dik, boyun eğmeden.
*
21. yüzyılda yaşadığımızı unutuyorum. Aşkımızın soyutluğu ve ulaşılmazlığından.
*
Çocukluğumda bahçede oynarken bir kaplumbağa görmüştüm. Kendi yolunda ağır usul gidiyordu. Ona yaklaşıp dokunmak istedim. Hemen başını, ayaklarını kabuğunun içine çekip kalmıştı. Tıpkı senin gibi. Sana da dokunulmaz. Adından da belli değil mi?
Yakarsın!
*
Beyin yoluyla hamile kaldım senden. Bana beş çocuk (öykü) verdin. Şimdi sana gönül borcu mu duymalıyım, yoksa kendini benden sakındığın için teşekkür mü etmeliyim?
*
Kapımda olmadığını biliyorum. Sabah olmuyor düşlerimde.
*
Ateşle oynanmayacağını bilirdim de, yazılamayacağını bilemezdim. Yazarken bile yakıyorsun beni.
Bir daha yanımda sevme yavru kediyi. Artık bir anne olan o sapsarı kediyi.
*
Parmak uçlarındaki sevgiyi, şefkati, sonsuz iç çekiş ve yalnızlığı bir kez daha duyumsamak istemiyorum!
*
Seni yazarak GECE'nin içine çektim. Yine de kurtulamadım.
"Ömür boyu yazmak, yazmayı öğretiyor insana, diyor sevgili Marguerite Duras, sonra da ekliyor, "Hiçbir şeyden kurtarmıyor ama."
*
Saçlarında yakaladım geceyi. Hiçliği uçsuz bucaksız sonsuzluğu.
*
Ne zaman, nerede karşılaşacağımızı hiçbir zaman bilmek istemedik. 21. yüzyılda, 18. yüzyıl aşkını yaşadık. Buna kimse inanmaz. Kesinlikle!
*
Sana verdiğim çocukları (öyküleri) kabullendin, benimsedin. Bir babanın coşkulu sevincini yalnız sende yaşadım. Baba olduğunu söyledin, içinden gelen , yoğun adeta taşan bir coşkuyla. O sırada seni göğsüme çekip bağrıma basmak istedim. Gecenin rengini çalan saçlarını da okşamayı. Ne yazık, yapamadım. Biliyor musun, ben de senin gibi kaçağım ve de çekimser.
*
İzlediğim o filmi hala unutamadım. Oradaki adam sendin. Sevdiği kadına tek sözcük bağışlamıyordu. Gözleriyle, ayaklarıyla konuşuyordu yalnızca. Sürekli dans ediyordu kadınla. Dansta buluyordu geçmişi, geleceği, duygusal ve tensel yakınlığı...
*
Ilık bir yaz gecesinde, deniz kıyısında Ave-Maria'yı söyledik birlikte. Nerede ne zaman diye sorma sakın. Sana yazdığım öyküde (ilk çocuğumuzda.)
*
Yılar önce bir düğünde genç bir adam yaklaştı yanıma. Yarı sarhoştu. Kendine güvenli, küstahtı. "Uzaktan sizi izledim, çok güzel dans ediyorsunuz." Sonra ansızın gözlerini gözlerime dikip, "Bana söyleyin," dedi "Her kadının bir bedeli vardır, sizinki nedir?" Başımı kaldırıp ona tepeden baktım. "Her kadının değil, her insanın bir bedeli vardır." "Peki sizinki?" diye sordu. Aşktır dedim. "Benim bedelim aşktır." Duruşumdan, ona bakışımdan bunun onun için olanaksız olduğunu içkili olmasına karşın anlamıştı. Yanımdan istemeden uzaklaştı.
Oysa ben sana aşığım ve sen, sana aşık olmamın bedelini bana ödetmiyorsun. Belki de bunun için sevdim seni. Kim bilir.
*
Yine de, hoşça kal, demek istiyorum sana. Yoksa şimdilik mi demeliyim? Bilmiyorum... Yorgunum...
*
Yazarak kendimi kandırıyorum!
*
Bir gün bana, yazmazsan, yaşayamazsın demiştin. Yanılıyorsun. Ben aşık olmazsam yaşayamam. Beni yazdıran aşktır. Ben yazmak için değil, aşık olduğum için yazıyorum! Bu iki yüzlü, acımasız bencil, duyarlıktan yoksun kirli dünyaya karşın. Hem sonra
"Yazarken
Değdirir gibiyim
Yüzümü
Senin yüzüne"
demiyor mu koca Fazıl Hüsnü Dağlarca?
*
Kahkahalar atarak karşı koymaya çalışıyorum. Ağlarsam, yanımda kimse kalmaz. Herkes neşeye, tatlı dile gelir. Ben de bu yüzden gülüyorum.
*
Her kahkahanın içinde ince bir sızı vardır. Acı da! Sen bunu benden daha iyi bilirsin. Çünkü, sen benim kahkahalarımı çözensin.
*
Birbirimize benziyoruz. Acaba bizi birbirimizden istemesek de sakındırıp kaçırtan bu korkunç benzerlik mi?
*
Cep telefonu bile kullanmıyorum. Özgürlüğümün kısıtlanmaması için. Sen telefon etmezsin, ben de seni kırk yılda bir olmasa da uzun aralıklarla ararım.
*
Özgürlüğüme tutsağım, öte yandan sana da...
*
Sevgili Ahmed Arif, "Hasretinden prangalar eskittim" der. Ben prangalar değil, sözcükler eskittim.
*
Bu böyle sürüp gider...Bizim halimiz : Bir adım ileri, beş adım geri...
*
İsyan ediyorum, zaman zaman. Kızıyorum, kaçıyorum. Peki, sonra? Sonra, sana yine geri mi dönüyorum?
*
Her gittiğim yerde, her an seni mi düşünüyorum? Sen benim yerime yanıtlayabilir misin?
*
Bir yıldan beri seni izliyorum. Beyaz camda. Benim gibi sadık bir izleyici bulabilir misin? Üstelik söylediklerinin tek sözcüğünü (bu konuya ilgisiz olduğumdan) anlamadan. Sen bana oradan dizeler okurken, ben nasıl duyabilirim, altının yükselip yükselmediğini, ya da borsanın?
*
Görüyorsun, düşler içinde gezinen bir kadınım. Elbette, benden kaçacaktın. Tersini yapsaydın, zaten beni düş kırıklığına uğratırdın!
*
Sen doğru olanı yaptın. (Gerçekten doğru muydu? Birlikte karşı koyamaz mıydık, bu acımasız bencil, kirli dünyaya?) Biz birbirimizden kaçmaya çalışarak, asıl kaçmak istediğimiz bu dünyaya boyun eğdik. İşte ben buna yanıyorum, içimin tek ateşi!
Hiçbir zaman korkmadım. Yazmaktan.
Peki, yaşamaktan?
Yoluna hiç çıkmadım, sana ayak bağı da olmadım.
Elbette öykülerimin dışında!
Sen! Suskun adam! Görünmeyen adam! Gecenin bir vaktinde aklına esip ansızın karşıma çıkan adam. Bana soruyorsun, Nerelerdesin? diye. Peki, sen nerelerdesin? (Ne yazık, bu soruyu ben
sana şimdi soruyorum.)
*
SESSİZLİK, senin başka bir adın mı? Oysa gerçek adının tam karşıtıdır sessizlik. Gücünü, tutkularını, korkularını duyumsuyorum. Beynimde, yüreğimde, en sonra da tenimde, en derinlerde.
*
Yazmak dururken seni düşünüyorum.
*
Yana yana öğreniyorum. Ateşe el uzatıp dokunmayı!
*
Korkma, sevmiyorum seni, hiç sevmiyorum. Nasılsa karşımda değilsin, gözlerimi görmüyorsun.
*
Çocukların birer birer çıkıyorlar ortaya. Ak kağıtların üzerinde, baş köşelerinde dergilerin.
*
Karar verdim. Seni bir daha yazmamak için!
Kendimi sınıyorum.
*
Bir haremin değil, kırk haremin de olsa, senin için ayrıcalıklı bir yerim olduğunu biliyorum. Tek bildiğim, inandığım bu. Belki de bu inanç, benim senden soğumama engel oluyor.
*
Bir kez daha uzatıyorum ellerimi ateşe.
Dokunuyorum! Sana dokunuyorum!
Beni bağışla!
*
Seni seven kadının kıyıda durduğunu bil. Beklediğini değil ama, yalnızca durduğunu. Seni seviyorum, ama beklemiyorum!
*
Verilmeyen umut nasıl beklenebilir?
*
Artık görmek istemiyorum seni, ay ışığını da!
*
Sonunda yeter, dedi öykülerdeki kadın. Ya da gerçek yaşamdaki kadın. Senin için fark eder mi?
*
Koru, kendini benden. Sakın. Çünkü artık seni yazmak istemiyorum.
Hadi, kaç şimdi uzaklara, öykülerdeki kadının bir kıyıda durduğunu düşünerek kaç! Henüz vaktin varken, bir tanem.
Yine de, seni tanıdığıma şükrediyorum!