Abdullah Rıza'yı Anımsıyorum

Ahmet Miskioğlu

Çok uzaklarda kalmış bir düş gibi geliyor bana. Uzaktan uzağa anımsıyorum Abdullah Rıza'yı, üniversite yıllarını... Çelimsiz, çekingen, yalnız bir genç oluşunu anımsıyorum...
İstanbul'da, Fındıklı'da, deniz kıyısında bulunan "Edebiyat Fakültesi'nin çok geniş sofasında herkesten uzak tek başına yürüyüşlerini anımsıyorum Abdullah Rıza'nın...
Herkes kümeler oluşturup söyleşirken o, bir ucdan bir uca fakülte sofasında "volta" atıp duruyordu; öğretim üyesinin açıklamalarını izlemek üzere girilen salonda da öğrenci kümelerine katılmayarak ayrı bir sırada oturuyordu, kimsenin dikkatini sanki çekmemeye çalışıyordu.

Herkesten uzak duruyordu, kimseye yanaşmıyordu.

Herkesten uzak duruyordu, kimseye yanaşmıyordu ama, yanına gelenlere saygı ile davranıyordu.

Ancak çevresi kalabalıklaşınca, bir tedirginlik içinde oluyor, bir yolunu bulup uzaklaşıyordu onlardan ve yeniden yapyalnız dolaşmalarını sürdürüyordu. Kimileri kızıyordu bu davranışına. Kendini beğenmiş biri sanıyorlardı onu.

Abdullah Rıza Ergüven'in dönem arkadaşı olması gereken kimileri, onun o yıllardaki varlığını bugün anımsamıyorlar bile. "Ya, o bizim dönemde, bizim fakültede miydi?" diye soruyorlar.

Ergüven'in herkesten uzak durmasının nedenleri vardı kuşkusuz:
1) Kümeler içinde gençlerin, ona göre düzeysiz söyleşileri,
2) Her konuda onlardan çok ayrımlı düşünüyor olması;
3) Sürekli üretim yapıyor olması.

Behçet Necatigil Atatürk Eğitim'de öğretim üyesi iken, oluşan kümelere girmeyerek bir kıyıya sığınıp yazılarının taslaklarını tasarlar dururdu; sürekli olarak ürünler koyardı ortaya. Abdullah Rıza'nın öğrencilik yıllarındaki davranışını buna benzetebiliriz.

Abdullah Rıza Ergüven, İsveç'ten Türk Dili Dergisi'ne yazılar göndermeğe başladıktan sonra, mektuplaşmalarımız da başladı. Bu mektuplardan anladım ki, Abdullah Rıza Ergüven dışarıdaydı ama,yüreği Türkiye için, Türkiye'de çarpıyordu. İsveç'te Türkiye özlemiyle yaşıyordu. Gözü, kulağı, yüreği Türkiye'deydi.

Birgün Gerçek Sanat Yayınları yöneticisi Güngör Gencay telefon etti: " Abdullah Rıza Ergüven burada!" dedi.

Kadıköy postanesinde buluşmaya karar verdik. Abdullah Rıza Ergüven, Güngör Gencay, Ahmet Miskioğlu...

Hangi lokantaya gideceğiz? Ben, işte şurada Olimpiyat var dedim. Ergüven, "Hayır, dedi, eski, tarihsel bir yer olsun istiyorum!"
"Moda'da Koço var. Koço'ya gidelim." dedik. Bir taksi tutarız, on dakikada Koço'ya ulaşırız." Dedik. Abdullah Rıza:
"Hayır, taksi tutmayalım yürüyelim, böylece çevreyi de görürüz. Kaç kilometre var ki orası?" dedi.
Yürüyerek Moda'daki Koço lokantasına geldik.
O gece orada, geç saatlere değin söyleştik. Konumuz, İsveç değil Türkiye idi.
İsveç'e döndükten sonra gönderdiği mektup şu:

Stokholm, 21 Ağustos 1992

Sevgili Dost Ahmet Miskioğlu,

Kadıköy'de, o tadına doyamadığım tarihsel"restoran" da buluşmamız ne güzel oldu, değil mi? O güzel akşamı hiç unutmayacağım... Art düşüncelerden uzak böylesine içten dostluklar insanı mutlu ediyor.
Türk Dili Dergisi'nin yaratıcısı Ahmet Miskioğlu'nu her zaman yürekten kutlarım. Umut ederim bu içeriği varsıl, dopdolu dergi ayda bir çıkmaya başlar da sevincimiz bütünleşir.
İsteklerinizi beklerim.
Sevgiler, en iyi dileklerimle.
Hoşça kalınız.

Abdullah Rıza Ergüven

Yıllar sonra Abdullah Rıza Ergüven, kitaplarını Berlin Yayınları arasında yayımlamaya başladı. Bir gelişinde kendisiyleBerlin Yayınları yazıevinde buluşarak söyleştik. Orada yeni baskıları yayımlanan bütün kitaplarını bir çantaya doldurarak Türk Dili Dergisi için armağan etti.

Yıllar nasıl hızla geçiyor!

Geçecek yıllar içinde Abdullah Rıza Ergüven'in yapıtları Türkiyemizi aydınlatmayı sürdürecek.