Son sayıya ulaşmak için tıklayın

GÜNLÜK

Dünya gazetesi Kitap ekinin sorularına yanıtlarımdır.

Naim Tirali
Soruları soran : Raşit Gökçeli

1950 - 60 dönemi Türkiye'si tek parti devri Türkiye'sinden çok farklı özellikler taşımıyor gibi görünüyor ilk bakışta. Oysa, dünyada soğuk savaşın başlangıç yılları, o döneme rastladığı gibi Kore Savaşının ardından NATO'ya girişimiz (1952) ve Pazar ekonomisine açılışımız o döneme rastlar. "Paranın asıl Sahipleri" başlıklı 15.6.1960 tarihli yazınız, DP'nin İş Bankası Şubesi'ne dönemin tüccar ve sanayicileri tarafından yatırılan "bağışlar" ile ilgili 27 Mayıs darbesinden sonra ortaya çıkan bu bağışlar için bunların "adı ya rüşvettir ya da haraç" diye yazıyorsunuz. 2001 yılının penceresinden bakıldığında, DP'nin söz konusu icraatları pek masum kalmıyor mu?

"Paranın Asıl Sahipleri" adını taşıyan yazımın altındaki tarih, 15 Haziran 1960'tır. Yazının yazıldığı günlerde partilere bağışı düzenleyen bir yasa yoktu. Partilere, özellikle iktidar partilerine yapılan bağışlar, aslında paraları bankalardaki parti hesabına yatıranların değil, ulusun parasıydı. Yüzbinlik bağışlarda bulunanlar, iktidardan görecekleri kolaylıklara, o yüzbinleri katlanmış olarak bizim sırtımızdan çıkaracaklardı. 2001 yılının penceresinden bakılınca DP'nin sözkonusu davranışının pek masum kaldığı elbet bir görüştür. Ama sorun, yolsuzluklardan hangisinin ötekine nispetle masum kaldığı, kalacağı değildir. Yolsuzluk az da olsa, yolsuzluktur. Cezasını da görmesi gerekir.

"Fikir gazeteleri yaşamalıdır" başlıklı yazınızda "Fikir gazetelerine, küçük gazetelere yaşamak fırsatı vermeyen bir ortamda, basın hürriyetinin laftan ibaret kalacağını ve olsa olsa büyük sermayeler için sözkonusu olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir." Diye yazmıştınız. 40 yıl önceki bu öngörünüz sizce nasıl gelişti? Bugün içinde bulunduğumuz ortamda "fikir gazeteciliği" olası mı?

40 yıl önce yayımladığım "Fikir Gazeteleri Yaşamalıdır" başlıklı yazımda "Fikir gazetelerine, Küçük gazetelere yaşama fırsatı vermeyen bir ortamda, basın hürriyetinin aftan ibaret kalacağını ve olsa olsa büyük sermaye gurupları için sözkonusu olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekir." deyişimle, ne derece yerinde davrandığım, son yıllarda karşılaşılan örnek olaylarla daha belirgin bir biçimde ortaya çıktı. 40 yıl önce söylediklerimin özellikle son yıllarda, herkesin kavrayacağı bir açıklıkla ortaya çıkması, gerçeklerin ne derece gürültüye getirilmek istenirse istensin, yine de bir gün kamuoyu tarafından anlaşılacağını gösterir. Bugün içinde bulunduğumuz ortamda, fikir gazeteciliğinin yaşayıp yaşamayacağı sorunuza, bir ağızda yaşar ya da yaşamaz demek, elbette yerinde olmaz. Sözcüğün tam anlamıyla yurt yönetiminde saydamlık ve demokratik kuralların geçerliliği sağlanırsa, fikir üreten küçük gazetelerin mali ve siyasal özgürlükleri, yasayla devlet güvencesine bağlanabilirse, fikir gazeteleri, bağımsız küçük gazeteler neden yaşamasın.

23.11.1960 tarihli "Ortak Pazar, Milli Sanayi" başlıklı yazınızda "Avrupa Ortak Pazarına girmek için yaptığımız başvuru üzerine... Ortak Pazar konusunun ön plana çıktığını yazıyordunuz. Siyasi bir birliğin de er geç gündeme geleceğini belirttiğiniz yazınızdan buyana 40 yılı aşkın bir zaman geçti. Doğu Avrupa Ülkeleri 1991'deki rejim değişikliğinden sonra Türkiye'ye kıyasla, AT'ye üye olma yolunda ön aldılar. 1960 Anayasası tam olarak uygulanabilse ve Türkiye'de demokrasinin tam olarak yerleşebilse idi durum farklı olmaz mıydı? Acaba 60 sonrası Kurucu Meclisi ile 61-65 döneminin Meclislerinin bu doğrultuda gerçekleştirebilip de uygulamaya koyamadıkları bazı yapısal dönüşümlerden sizce söz edilebilir mi?

"Ortak Pazar, Milli Sanayi" adlı yazımda "işini akıllıca, hesaplıca kuran birkaç fabrikatörümüz, bugün yalnız memleket içinde değil, memleket dışında kendine Pazar bulmakta güçlük çekmemektedir. O halde gelişme halindeki sanayiimizi koruyacağız diye birtakım beceriksiz kuruluşların kalitesiz mallarını, değerinden çok üstün fiyatlarla piyasaya sürmelerine zemin hazırlamaktan çekinelim." diyorum. Başka yazılarımda, tarım alanına da dikkat çekmeye çalışıyorum. Bugün geldiğimiz nokta, 1960 Anayasası'nın öngördüğü yolda yürümemesi ve fırsat bulunca da bu Anayasa'nın değiştirilmesinin sonucudur. Oy kaygısıyla tarımda ve sanayide yanlış fiyat uygulamaları, özellemedeki kötü ve sorumlularını ceza yasalarımızla karşı karşıya bırakan davranışlar, bugün içine düştüğümüz ekonomik krizin nedenleridir. Karşılaştığımız bunca olumsuzluk Avrupa Topluluğu'na girme süremizi de uzatacaktır.

"Hem Nispi Temsil Hem Dar Bölgeli Çoğunluk" başlıklı 9.3.1961 tarihli yazınızda "...Hele Parti Genel Merkezlerinin, liste düzenlenmesinde kendilerine geniş yetkiler tanımlamalarına Seçim Kanunu ile bir dereceye kadar engel olunmazsa, nispi temsil sistemi kamuoyu tarafından kolayca antidemokratik diye damgalanabilir" şeklinde bir cümleniz yer alıyor. 40 yıl sonra ve bir de anayasa değişikliğinden sonra, Parti liderliği müessesesinin yarattığı sorunlar sizi haklı çıkarmıyor mu?

Seçim yasaları Kurucu Meclis'te tartışılırken yazmış olduğum bir yazıda, nispi temsil usulünde liste tanziminin, parti genel merkezlerince yapılmasının sakıncalarından söz açmıştım. Aradan kırk yıl geçtikten sonra söylediğiniz gibi parti liderliğinin çıkardığı sorunlar, kaygımda haklı olduğumu göstermiştir. Daha demokratik bir seçim yasası, yeni bir seçimden önce artık şart olmuştur. Mevcut yasalarla yapılacak seçimin, politika yaşamımızı düze çıkarma olanağı yoktu.

25 Haziran 1960 tarihli yazınız "Ocak Bucak Vesaire" başlığını taşıyor. Bu yazıda Ocak Bucakların kaldırılmasını yerinde bir tedbir olarak görmenize karşın, taban demokrasisine geçebilmenin yollarının da ihmal edilmemesi gerekliliğini belirtiyorsunuz. 40 yıl sonra geriye baktığımızda siyasi partilerin bu teşkilatlarının kaldırılmasını yeterli buluyor musunuz?
"Ocak Bucak Vesaire" adlı yazım şöyle bitiyor: "köylerde ve bucaklarda, körü körüne particilik hastalığını önleyelim. Evet, ama ameliyatı yaparken çok dikkat edelim, çok hassas davranalım. Yoksa demokratik rejimin ameliyat masasından bir hilkat garibesi olarak kalkmasını önleyemeyiz." Gerçi demokratik rejim, ameliyat masasından bir hilkat garibesi gibi kalkmamıştır, ama sağlıklı bir biçimde kalkmadığı, ameliyatın yeterli olmadığı da anlaşılmıştır. 
Zirai gelirleri vergilendirme konusunu işlediğiniz 2.8.1960 tarihli " Ürkütülen Kurbağa " adlı yazınızda, Gelir Vergisi ile ilgili bazı soruları dile getirdiniz. Halen Türkiye'nin yaşadığı ekonomik bunalımlar zincirinde, "bir türlü" etkinleştirilemeyen maliye sisteminin sizce rolü nedir?

Şimdi ayrıntılarıyla anımsamıyorum, ama 27 Mayıs'tan sonra, mali sistemimizde yeni bir düzen için çalışmalar olmuş, vergiyi daha hakkaniyetle almanın, vergi kaçırılmasını önlemenin çareleri ele alınmışsa da beklenen sonuçlara erişilmeden yönetim sivil iktidarlara devredilmiştir.

Bölge ruhu ve demokrasimiz" başlıklı yazınızda, dönemin İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik'in "...Güney-Doğu Anadolu'da yaptığı gezi sırasında bazı gazetelerde, sistemimizde bazı yenilikler düşünüldüğü yolunda haberler yayımladığını" yazıyorsunuz. Özellikle 1984-1999 yıllarında yaşadığımız sorunlar akla geldiğinde, merkeziyetçiliğin ağırlığını azaltan ABD tipi bir yapılanmayı 1960'larda tasarlayabilmiş olsa idik ileride yaşanan olayların hiç olmazsa bir bölümünden kurtulabilir miydik?

18 eylül 1959 tarihli "Bölge Ruhu ve Demokrasimiz" adlı yazımda devrin İçişleri Bakanı Dr. Namık Gedik'in bir demeci üstünde durmuş ve merkeziyetçi bir idare sisteminin uygulandığı yurdumuzda, bu sistemin en iyi en uygun sistem olduğunu kolayca iddia edilemez demiştim. Bu bir görüştür. Merkeziyetçi yapının aksaklıklarını önleyecek, Almanya gibi ABD gibi bir yapılanmaya o zaman gidilse, 1984-1999 arası yaşadığımız sorunların bir kısmından acaba kurtulabilir miydik diye soruyorsunuz. Sosyal konularda bilimsel kesinlik yoktur. Olabilirdi de olmayabilirdi de. Daha kötüsü de olabilirdi. Bu soruların kesin yanıtı yoktur.
Bunca deneyimden sonra gerçek bir demokrasinin gerçek bir basım özgürlüğüne kavuşabilmek için en gerekli olan nedir?
Saydamlık. Saydamlık. Saydamlık.