|
|
Geçen
"Sürez" İçinde
Ahmet
Miskioğlu
Adam,
birdenbire belirdi ve birdenbire yürüdü oturduğumuz
yere. Ayaklarımıza basarak, herkesi itip çekerek Fazıl Hüsnü
Dağlarca'ya ulaştı. Kaşla göz arasında Dağlarca' nın
omzundan tuttu. Başını da onun başına yaklaştırıp
karşıda bekleyen fotoğraf makineli arkadaşına "Çek!"
dedi. Flaş, parladı söndü. "Bir daha çek!"
dedi. Fotoğraf makineli arkadaşı da yeniden çekti.
Adam, gene ayaklarımıza basarak, kimilerini itip çekerek uzaklaştı aramızdan. Bütün bunlar, birdenbire oldu bitti.
Sanıyorum, Dağlarca'yı hırçın bir kişi yapan, bunun gibi birçok nedenlerle birçok kez yaşanan bu tür tedirgin edilmelerdir. Sözgelimi, bir akşam "Kalkalım, lokantaya gidelim, orada konuşmayı sürdürürüz." diyor Dağlarca kalkıyoruz. Yürümekteyiz; arkamızdan gelen bir iki kişiye dönüyor, "Siz gelmeyiniz, bizimle!" diyebiliyor hem de oldukça sert bir biçimde...
*
70'li yıllardan önce, söyleşi sofralarında yalnızca bir düble rakı içiyordum. Rakımı bitirmiyor, söyleşi sonuna değin bir dubleyi sürdürüyordum. Dağlarca, "Rakı içmek mi denir buna?" dedi. "Bir dübleden ne çıkar, içeceksen doğru dürüst iç!"
Bu sözlerin etkisiyle, içkili söyleşilere oturduğumda, yarım şişe rakı içmeye başladım. İlk kez yarım şişe içtiğimde, epey başım dönmüştü; esrik oldum, demiştim kendi kendime. Dğlarca'nın kendisi, her oturuşta bir şişe rakı içiyordu. Onun tutumunu inceliyordum, durumuna bakıyordum, içtiği içkinin hiç izi görülmüyordu. Dağlarca, esrik olmuyordu. Sağlam, dayanıklı bir yapısı vardı.
*
Kalktık, kahveden çıktık. Olimpiyat'a doğru yürüdük. Önüne geldiğimizde lokantanın kapalı olduğunu gördük. Şaştık bu duruma. Nasıl olur, daha çok gece iş yapan bir içkievi nasıl kapalı olur?
Kendi kendimize yorum yaptık. Belki bir onarım sorunları vardır; ya da, genel bir temizlik yapacaklardır. Bu arada, temizlik sorunlarından da yakındık.
Öyleyse, başka bir içkievine gidilecek.
Eski Kadıköy Çiçek Pasajı'na girdik. Bu kez daha çok şaştık : İçkievlerinin hepsi kapalı...
Hatay ' ya bakalım dedik, (O günlerde Hatay Restaurant, Bostancı'ya taşınmamıştı, Kadıköy merkezindeydi.) şaşkınlığımız daha çok arttı: Hatay Restaurant da kapalı.
Fıçı lokantası, hiç kapanmayan bir içkievi... Gece gündüz çalışan... Ayrıca anlattım Dağlarca'ya; "Bizim atatürk Eğitim'in öğretim üyelerinin birçoğunun akşamları buluşma yerleridir orası."
"Haydi Fıçı'ya gidelim!..."
İnanılmaz bir olay: Orası da kapalı!
Öyleyse, evlere dağılacağız, başka çıkar yol var mı?
Dağlarca, "Ben karar verdim mi dönmem; yemek yiyeceğiz ve söyleşeceğiz!"
Bir süre düşündük.
"Koço'ya gidelim, koço kapanmaz!"
Bir taksi tuttuk, Moda'ya, Koço'ya hızla geldik : Koço'da kapalı!...
Küçük Çamlıca yolu, 67/3 Üsküdar'da oturuyormuş Dağlarca. Oraya 3 No.lu otobüsle gidiliyormuş. Yakınındaki lokanta hiç kapanmazmış. Kapansa da, nasıl olsa ev uzak değilmiş.
Yanıtladım: "Bizim evimiz ise iki adım ileride, İşte, atıfet Sokak'ta. Eşim de annesine gitti, buzdolabını tıka basa yemek doldurarak. Lütfen buyrunuz, bizim eve gidiyoruz."
"Ev değil burası, kitaplık sanki. Duvarın güöründüğü yer var mı? Ama benim yapıtlarım yok, göremiyorum".
"Sizin yapıtlarınız eksiksiz tümü var" dedim.
"Hani, göremiyorum."
Onların iç odada saklı olduğunu açıkladım. Bütün yapıtlarının olduğunu, birçoğunun birkaç baskısının bulunduğunu görünce, şiirler yazmaya, şiirler söylemeye başladı. Ancak, en çok altmışlı yıllarda çıkardığı "Türkçe" dergisini ciltlenmiş olarak görmekten mutlu oldu. "Türkçe"yi ciltli olarak tek bende gördüğünü açıkladı. Kendisinde bile yokmuş.
*
Çok uzun söyleşilerimiz oldu. Şiirler yazdı, şiirler söyledi Dağlarca. Bunların hepsi başka bir yazının konusu olabilir. Bir de bana söz verdi: Bütün yapıtlarının en yeni baskılarından bir takım verecek bana, buna karşılık bir isteği var benden, iç odaya değil salondaki kitaplığa koyacağım. Ben de ona söz verdim.
*
Ayağa kalktı Dağlarca, gitme zamanı geldi, diyerek. Elinde altmışlı yıllarda çıkardığı, benim sürdürümcü olarak biriktirdiğimsonra da ciltlettirdiğim "Türkçe"... Bunu alıyorum diyerek yürüdü.
"Hayır onu vermem!" dedim.
"Niçin, benim değil mi?"
"Evet, Türkçe dergisi sizin. Siz çıkardınız bu dergiyi. Her sayfasında emeğiniz var.!"
"Öyleyse niçin almıyayım? Bende yok."
"Evet bu dergi sizin ama, mülkiyeti benim." dedim.
Yarı şaka yarı ciddi konuşurken, tam kapıda dururken, bir ara çevreye bakındık. Büyük bir sessizlik... Çıt yok hiçbir yerde... Yalnız bir ses, sessizliği bozuyor. O da saatin tıkırtıları. "Tık...Tık...Tık...Tık...Tık...Tık..." İkimiz birden dönüp baktık. Saat çoktan gece yarısını geçmiş, nerdeyse sabah olacak. 003...
Şimdi bütün odaya tek egemen olan saatin tıkırtıları...
Dağlarca, elini kapının koluna uzattı, yeniden saata baktı:
"Git...Me...Git...Me...Git...Me..." diyor dedi "Ama yolcu yolunda gerek!"
Birlikte kapıdan çıktık.
|