Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Bilisim Evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
Fotograflar
iletişim

 

 

Sarı Kız

 

Sibel Güneşdoğdu

 

 

Geceydi. Yağmur yağıyordu. Dolgun damlalar düşüyordu saçlarına, burnuna, yanaklarına. Kimseye bildirmemiş, gizlice ayrılıvermişti evden. Dışarıdaydı. Ne bir ev, ne bir kapı... Özellikle seçilmiş bir yer, gitmekten vazgeçerse dalıvereceği bir yaşam alanı olmamalıydı önünde, ardında.

Yağmur... Daha da hızlandı. Çıplak omuzlarından süzülüyor, göğüs uçlarından sızıyordu karnının üstüne. Üşümüyor, serinlemiyordu; bir etki yaratmıyordu yağmur. Bomboştu sokaklar, ama bir soluk duyumsuyordu ensesinde. Kimdi, ıslak karanlığın içindeki? Yürüyordu. Çevresinde, ağaç ve bitkilerden başka canlı yoktu. Yalnızca bir kıpırtı... Adımlarını hızlandırmalı, kurtulmalıydı ondan.

Gerçekten gece miydi? Ay görünmüyordu gökevinde. Gecenin hangi saatiydi? Solgun bir aydınlık... Belleğindeki boşalma... Çözemiyordu. Arkasındaki gölgeyle, iki yanı sık ağaçlarla çevrili toprak yoldaydı. Çıplak ayakları acımıyordu; yumuşacıktı toprak, kadife yumuşaklığında.

Çocukluğunda çok kar yağardı yaşadıkları kente. Kış odasının bir köşesine kurulmuş döküm sobada, kestane pişirirdi annesi. Kimi geceler, portakal kabuklarını dizerdi, ateşin koruyla kızıllaşan kapağa, oda geniz okşayan bir kokuyla dolardı. Bir yandan ıhlamur kaynardı çaydanlıkta; karanfil, kabuk tarçın ve elma dilimleriyle. Geniş pencerenin perdelerini iki yana çekerlerdi ki, yağan karın keyfini sürebilsinler. Sessizce, sevinçle oynaşarak inerdi kar gökyüzünden; bahçeleri, ağaçları, merdivenleri gittikçe kalınlaşan giysisiyle örterdi. Çocuktu, bilmiyordu, kar yağdığında sığınacak bir kovuğu bile olmayan çatısızların çektiği eziyeti. Büyürken öğrenecekti, bilmenin ve anlamanın birçok güzelliğin tadını, mutluluğunu yıkıp geçtiğini... Annesinin diktiği pazen pijamayı giyinip divana uzanırdı erinçle. Gözkapaklarını sıvazlayıp öpen uyku perisine direnirken, büyüklerinin söyleşisi ninni gibiydi. O anlarda en sevdiği şey, yanı başındaki kadife duvar halisiydi. Ayışığıyla aydınlanmış çivit mavisi gecede, çayıra yayılmıştı atlar. Onlara gözü değdikçe içi ısınır, gidip tüylerini sıvazlardı. Tek bir taş, tek bir diken yoktu, su yeşili çimenler, gökyüzü, atlar yumuşacık kadifeydi. Kadife dünyanın kır çiçekleri, odaya taşan kokuları ve eşsiz renkleriyle duvarları yeni baştan boyardı. Uykuya daldığında, yalınayak otlağa koşar, yuvarlanır, yatardı sere serpe.

Yoldan, ağaçların arasına saptı. Otlar ayaklarının altında ezildikçe, bacaklarından gövdesine baldıran acısı bir koku tırmanıyordu. Geçmişte geceleri, duvarda hep açık duran pencereden kaçtığı otlakta mıydı yoksa? Doğal görünüyordu bunlar gözüne, anlağına. Geride bıraktığı pek çok şeyi anımsamazken, belleğine kazınmış bir çocukluk düşüne kolayca dönebiliyordu. Belki de, salt kimi yaşanmışlıklardandı kaçışı. İlerledi. Her adım atışında, yüreğinden bir parça üzüntü kopup gidiyordu, aşınan bir kayadan ufalanan taş parçacıkları gibi. Ağaçlar seyreldi yavaş yavaş. Göz alabildiğine uzanan bir düzlüğe gelmişti. Kıyıda, bir gözeden, duru bir su yayılıyordu yoncayla karışmış çimenli alana ve aşağılara akıp gidiyordu dingince, ötelerde, en pembesinden iri iri çiçeğe durmuş şakayıklarla bezeliydi çevre. Eşit aralıklarla kazılmış üstü açık dikdörtgen çukurlarda, çırılçıplak insanlar yatıyordu; kadın, erkek... Kimilerini tanıyor muydu, anımsayamadı. Pek de önemsemeden, boş bakışlarla izliyordu onları. Gencecik, yaşıt gibiydiler, içlerinde yaşlı birinin bulunmamasını sorgulayamıyordu. Dört yanını gelincik ve papatya basmış toprak yataklarında uyuyorlardı. Sevinmedi, üzülmedi de gördüklerine. Sonra rüzgâr girdi koluna, ivedilikle uzaklaştı oradan.

Upuzun ağaçlarla kaplı ormandaydı. Bir kıpırtı oldu, gövdesi genç bir sandal ağacının arkasında. O yöne bakarak bekledi. Saçları iki yanda örgülü, pembe yanaklı, altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu başını uzattı yüzündeki tatlı gülüşüyle ve yitiverdi. Sarı bir sızı deldi geçti yüreğini; geçti... İçindeki kaçma yayı gerildi, birden, üstünde durduğu tepeden aşağılara savruldu.

İncecik kum zerrecikleriyle örtülü kumsal, ileride kayalıklarla kucaklaşıyordu. Birkaç kayayı aşarak, ötedeki küçük koya kolayca ulaşabilirdi. Önce kumda ilerledi. Ayaklarına altın tozu gibi sıvandı kum, ışıl ışıl. Gökevinde güneş ve ay olmadığına göre, belki de parıldayan kum aydınlatıyordu yolunu. Çocukluğunun geçtiği sokağa, eskimiş bir zamana götürdü onu gördükleri.

Yeni toplanmaya başlamışlardı o gün sokakta, kızlı erkekli, cıvıl cıvıl... Çoğunun okula başlayacakları yılın yazıydı. Dikdörtgen, üstleri şişkin, cilalanmışçasına parlak paket taşlarıyla kaplı yukarı doğru yokuşa dönüşen sokak, eğlenceli anlara neden olurdu. İnce çelik topuklu ayakkabılarıyla yürümekte güçlük çeken kadınlar, gülünç görüntüler sergilerdi ellerinde olmadan. İki taşın arasına sıkışıp kırılmasın diye, taşların ortasına denk getirmeye çalışırlardı topuklarını. Koşarak yaklaşan arkadaşlarıyla pek ilgilenmediler; oyuna alınmayan, sevilmeyen bir çocuktu. Ufak tefek, gelişmemiş bu cılız oğlana yüz vermediler yine. Ama o, kabul görmek isteyen bir çabayla seslendi:

"Şimdi bir şey yapacağım, gördüklerinize inanamayacaksınız!"

Söylediğine göre, Almanya'dan yeni gelmişti teyzesi ve ceplerine doldurduğu nesneden çokça getirmişti; herhalde çikolataydı ya da şeker. Toza toprağa belenmiş ayaklarını üstten parmak kalınlığında bantlarla örten yeşil lastik ayakkabıları, bacağında kısa pantolonuyla sokağın başında dikiliyor, elleriyle, tıka basa dolu ceplerinin ağzını kapatmış, otuz iki dişiyle sırıtıyordu. Sakladığı neyse, öğrenmek istiyorlardı artık. Kendisini dışlayan çocukların ilgisini çekip onları çevresine toplamış olmanın tadına varıyordu. Sonunda, yüzündeki takılgan gülümsemeyle, ceplerine daldırdığı ellerini çıkardı. Avuçlarındakileri havaya savurdu. Gökyüzünden, pırıltılı pullar, boncuklar yağıyordu renk renk, güneşin ışınları altında parıldayarak süzüldüler yavaş yavaş. Şaşkın bakışlar arasında süren yolculuk, paket taşları üstünde son buldu. Tüm çocuklar, saçaklardan toprağa inen serçeler gibi sokağın taşlarına üşüştüler. Pırıltılı pulları, boncukları topluyorlardı, birbirlerinin önünden kaparak; sarısını, morunu, pembesini, yıldız biçimlisini, yuvarlağını, dörtgenini... O gün, arkadaşı gözünde büyüdü, devleşti.

Bu altın rengi kum, bu ışıltı çavlanı tanıdıktı. Bir dal parçası aldı eline, kuma birbirini sarmalayan çemberler çizdi; geçmiş zamanın gizlerini yansıtan uyumsuz, çarpık, benzersiz dörtgenler, dipsiz kuyular, göz kamaştıran uçurumlar...

Gerilerde, dalgaların gücüyle biçimden biçime girmiş kayalar, denize koşut uzayıp gidiyordu. Kolayca tırmandı. Yarım ay biçiminde oyulmuştu önündeki kaya, deniz suyundan bir gölcük oluşmuştu, zümrüt yeşili. Ayaklarını soktu göle. Dipteki iri yapraklı yosunlar ipeksiydi. Başını yukarı kaldırdı bir an; saçları örgülü kız çocuğu, en yüksek kayanın üstünde, onu izliyordu. Yine baktı yukarıya, yoktu kız. Kumsala döndü, oradan da ormana. Sıkılmıştı ardındaki gölgeden ve ummadığı zamanlarda karşısına dikiliveren çocuktan. Yalnız kalmalıydı, bunun için kaçmıştı. Ormanın yeşil derinliğinden çıkıp göz alabildiğince uzanan bir düzlüğe ulaştı. Bir süre yürüdükten sonra, mermerle kaplı bir yola geldi; ılıktı mermer, ayakları üşümüyordu. Karanlığın ağarması gibi, ışıdı çevresi. Uzun süredir bıkmaksızın izini süren o sarı gölge yitip gitti, duyumsamıyordu varlığını. Ve öteki gölgeler de silindi; ağaçların, kayaların... Beyazlığın ortasında beliriveren, yüksek kanatları açık kapıdan, bir avluya girdi. Mermerden masalar, sedirler, çiçekliklerle bezeliydi dört yan. Ortadaki, geniş taç yapraklı bir papatyaya benzeyen büyükçe süs havuzu, kar beyazıydı, yeşilimsi suyunda kınalı balıklar yüzüyordu. Havuzun kıyısına oturup balıkları izlemeye koyuldu. Yeşil boyalı demirlerle kubbelenmiş görkemli yapı, yüreğine adlandıramadığı bir üzünç düşürdü. Buraya dek miydi kaçışı? Sorgular gibi oldu, kimi şeyleri; evsemek miydi yoksa bu? Ama ilerisine ermedi usu. Bir üzünç bulutu dolansa da tepesinde, yağmur yağdırır mıydı, kuşku duymuyordu; duyamıyordu. Yapayalnızdı, havuzdaki balıkları saymazsa.

Saçları örgülü küçük kız, az önce kendisinin girdiği kapıda göründü. Bir im beklercesine bakıyordu; sevimli, ürkek. "Gel" dese, koşuverecekti kollarına. Onu çağırmak istemiyordu. Bir şeyleri anımsatıyordu çocuk. Gözleriyle konuştu: "Düşme ardıma, bırak beni, git..." Anladı küçük kız, umudunu yitirince boynunu büktü. Ansızın yitmedi bu kez, döndü ve ağır ağır uzaklaştı. Koşup yetişmek istedi kıza, koşamadı. Bir acı dolandı gövdesine. Ağlamak geldi içinden. Gözlerinde beliren damlalar yanaklarından yuvarlanırken, pembe inci tanelerine dönüştüler. Mermerin üzerine dökülmeye başladılar, çıt, çıt, çıt, çıt... Eğilip bir bir topladı incileri, avuç dolusu, havuzun kıpırtısız tirşe yüzüne savurdu. Pembe pembe nilüferler açtı suyun yüzeyinde. Yüreğine ılık bir mutluluk yayıldı, avundu, unuttu neye üzüldüğünü.

Karşıda, başka bir kapı ilişti gözüne. Dar bir geçenekten, bir avluya çıktı. Çepeçevre duvarlar, önlerindeki oymalı kurnalara coşkuyla su akıtan çeşmelerle bezeliydi. Kurnalardan taşan gürül gürül su, mermere oyulmuş akaçtan geçip gidiyordu. Mermer kaplı genişçe odada, bir çavlanın bile çıkaramayacağı, gök gürültüsünü andıran sesler yankılanıyordu. İçindeki eziklik, adlandıramadığı duygulardan mıydı? Anlağı, algı yetisini yitirmişti. Şu an, bir şeylerden kaçarak sokaklara koştuğunu ve onu izleyen gölgenin duyumsattığı ürküyü unutmuştu. Üzünçlerini anı defterine biriktirmiş bir insanın, okudukça yinelenen acıdan kurtulmak için tek tek kopardığı ve çağıldayan bir ırmağın koynuna bıraktığı sayfalar gibi, gitgide uzaklaşıyordu geçmişi; öyle ki hiçbir şey anımsayamıyordu. Bu tanıdık üzünçse, alışkanlıktı yalnızca.

İç içe geçmiş avlulardan, görkemli yapıdan çıkıp ormana yöneldi. Yaprakları sarı, kızıl, kırmızıya dönüşmüş ağaçların yaşadığı ormana. Yorgunluk ele geçiriyordu gövdesini, yürümek, arayıp bulmak, bir yere varmak güçleşiyordu. O sırada, gözü takıldı bir noktaya. Gökyüzüne aşık bir sandal ağacının dibindeydi küçük kız. Gövdesi yukarı uzanan ağacın toprağında, minicik bir papatyaydı. Üstünde pazen pijaması, uyuyordu. Usulca ilerledi, kızın yanına, çimenlere uzandı, sarıldı çocuğa. Kıpırdamadı kız, kollarının arasında eriyiverdi. Gözleri kapalıydı, görmedi küçük kızın yitişini. Derin bir uykuya daldı; öylesine yorgun ve bir daha uyanamayacak gibi...