|
Son Durak
Turgut Acar
Her sabah
bu gollik adamı, dolmuşunun başında yolcu beklerken
görürdüm. Beklerken de:
"Son
durak... son durak..." diyerek dolmuşunun camlarını silerdi.
Arada, duymadığım bir türkü ırladığı da olurdu. Ama,
"Son
durak... son durak..." çağrısı, istenç dışı ağzında hep
vardı. Durağın tek arabasıydı.
Dolmuşuna
hiç binmemiştim. O gün, bu tepi bana nerden esti
bilemiyorum.
Çağrısına
uydum, dolmuşa doğru yürüdüm. Görünce, çok önceden
bekliyormuş gibi, ellerini birbirine sürtüp sevindi.
"Buyur
ağabeycim" diyerek iki büklüm oldu.
Yaz
başlarıydı. Güneş, karşı konağın çatısından durağa yeni
inmişti. Sıcaktı. Dolmuşun kapıları açıktı. Açık kapıya
yönelerek girip oturdum.
İlk
yolcusuydum. Kapıyı kapadı. Öbür kapıya dirseğini koyup,
"Son
durak... son durak..." diye seslendi.
"Bugün
cumartesi ya, işe giden yok. O yüzden..."
Gören
havaya konuşuyor sanır, öyle değil, bana duyuruyor. Kendi
sesine yad kalmasın, sözünü tamamladım.
"Hava da
güzel" dedim içerden.
Katılmamı
bekliyormuş, yanıtsız kalmamam için,
"Buranın
baharı başkadır. Bilen bilir..." dedi.
Adını
sordum,
"Garip,
dedi, Yetim Garip derler."
"Neredensin?" dedim.
Yüzünü
görmüyorum ya, hayıflı bir sesle, biraz da durarak:
"Tam
bilmiyorum, dedi bildiğim, eyleşme yerimiz buralarmış."
Şaşkınlıkla, bu yanıta:
"Ne demek
yani?" dedim, azarlar gibi.
"Yanisi bu,
dedi, gözümü buralarda açtım."
Belli ki
dert büyük. Çözmek için onu:
"Yani
buralısın?" dedim.
"Yok abi
değil. Buralı değilim." derken, sonunda dert dinleyen birini
bulmanın sevinciyle arka koltuğa çöktü. Alnını siler gibi
yaptı eliyle. Bir gizi söylemenin acısı geldi gitti yüzünde.
Yan dönmüştüm. Yüzünü görebiliyordum. Sarı kızıl arası
saçları alnına yapışmıştı. Yüzüne çok büyük gelen buruşuk
bir alalama geçmişti sanki. Her yılın ağırlığına göre bir
çizgisi vardı. Bir yaşam çetelesi gibiydi yüzü. Rahatlıkla
otuz beş çizgi sayılabilirdi. Hele biri vardı ki, evlere
şenlik. Tam alnının ortasında, hain mi hain, zalim mi zalim,
durup duruyordu öyle. Çizgilere dalıp gitmiştim. Anlayıp
öksürünce uyandım. Sessizliği bozmak için:
"İlginç"
dedim.
"Buralı
olmadığım kesin" dedi.
"Peki,
öyleyse?"
Duraksadı
"söylesem mi" diye düşündü. Dudaklarını büzdü açtı.
İkircikli bir
sesle *
"Anam beni
üç aylıkken kaçırmış gelmiş yad ellere, buralara."
"Eeee?"
"Anlayacağın can korkusu... dip köşe dolaşmış durmuşuz bu
yörede.
"Bu yöre dediğin?"
"Buralar
işte, dedi durdu, derin sudan başını çıkarmış gibi nefes
aldı. Bilenler
anlatırdı, şurada bir ağaç varmış.
Dönüp baktığımı görünce,
"Şimdi yok"
dedi, kesmişler, dut ağacıymış. Anam yermiş her gün. "Hergün
mü?"
"Evet...
öyle derler... kuşlar da yermiş..."
Sözünü
bitirip sustu. Sanırsın hepsi bu kadar. Uzun sürdü susuşu.
Sonra, "Bu günlere gelmek kolay olmadı." dedi. "öyle de,
herkesin vardır biraz..."
"Vardır,
vardır da benimkisi bir başka."
Yağmurdan
önceki gök gürlemesi benzeri tıkırdadı ağzında sözcükler.
Öfkesini bölmek için, korka çekine:
"Annen
nerede şimdi?" dediğimde, elimi ciğerlerine daldırmışım gibi
gelirdi. Toparlanınca:
"Onu hiç
bilemedim. Küçükmüşüm. Kardeşleri götürdü diyen de var,
kendini denize attı diyen de. Gerçek hangisidir
öğrenemedim."
"Sorup
aramadın mı?"
"Ne
diyorsun ağabey? Çalmadığım kapı kalmadı." dedi. Koltuktan
kalktı. Birkaç adım yürüdü. Elektrik direğinin dibini
gösterdi, işte dut ağacı buradaymış, öyle söylediler."
Dolmuşun
yöresini dolaştı. Çamurluğa bir iki vurdu. Geldi yerine
oturdu. Havası değişmişti.
"Yaa,
ağabey işte böyle. Yok yere başınızı ağrıttım." dedi.
"O nasıl
söz Garip, çok etkilendim, hele annene..." dedim.
"Onu sorma
ağabey, şuram da bir yaradır kanar durur."
Parmakları
açık sağ elini göğsüne, kanayan yerine bastırmıştı. İçinde
kopan deprem, yüzünde çizgiden çizgiye atlıyordu. Umutsuzca:
"Göğe
çekilmiş besbelli." dedi.
Yanaklarını
kaşıyarak çıktı dolmuştan. Başını kaldırıp sabah maviliğinde
birşey aradı, sonra öksüzce:
"Son
durak... son durak..." diyebildi. Bu çığrışma yitirdiği
birşeyi arıyor gibiydi. Bana:
"Gelen yok,
gidelim istersen" dedi. "Yoo, dedim, biraz daha duralım."
"Zamanınız
varsa, peki derim... yoksa çekip gideriz, valla. Nasılsa
tekiz burda." dedi.
"Var var,
gelen olur belki" der demez,
"Hem de
öyle, Esma bibim geliyor, diyerek yaşlı bir hanıma doğru
koştu. Elindeki pazar çantasını aldı, koluna da girerek
dolmuşa getirip koltuğa oturttu. Pazar çantasını yanına
koydu.
"Benim nur
yüzlü bibim..." deyip kapısını kapattı. Geldi sürücü yerine
oturdu. Gözlerinin içi gülüyordu, mutluydu... •
"İşte şimdi
gideriz" dedi. Her yanından taşan bir sevince belenmişti
birden. O kadar ki, bulsa türkü bile ırlayacaktı.
Niyeyse,
ben de sevinmiştim. Ses etmedim. Arabayı çalıştırırken:
"Nasılsın
güzel bibim?" dedi.
İyiyim
Garibim, sen nasılsın?" dedi yaşlı hanım.
"Ellerinden
öperim bibim benim."
"Sağol
çocuğum." derken sıcacıktı bibinin sesi.
Garip bana
döndü, bibiye:
"Ağabeyimi
tanıtayım..." dedi, durdu. Ben tamamladım:
"Oğuz ben."
dedim.
Garibin
yüzünden bir utanç gölgesi geçti, sonra duyulur duyulmaz,
"Oğuzmuş"
dedi rahatladı. Sessizlik uzarken, bibi hanım boğazını
temizledi. Belli ki söyleyecek sözü banaydı.
"Oğuz bey
evladım," dedi "bu yörede mi eyleşiyorsunuz?"
"Evet
efendim, dedim, iki sokak ötede, Lale apartmanında.
"Çok
güzel." dedi. Garip gözünü yoldan ayırmadan:
"Ağabey,
dedi, beni bibim büyüttü, onun için buralardayım... bir de
yıllar geçti ama ne bileyim belki... umut işte..."
Bibi hanım
yumuşak bir sesle:
"Öyle deme
Garip, dedi, biz ne yaptık ki."
"Ben
bilirim bibim, üç aylıkken alıp bu günlere getirmek, birde
alnımdaki şu yarayı sağaltmak...."
"Bibi hanım
birşey arıyormuş gibi yan camdan dışarı bakıp:
"Genlik,
bolluk yıllarıydı o yıllar... sen de arabada..." derken, çok
uzaklarda kalmış bir şeyi okur gibiydi.
"Olsun,"
dedi Garip, "yine de bu günlere getirmek..."
O günler,
bibinin temiz yüzünde dalgalanıp renklendi bir an, pembe de
durdu.
"Geliniyor
Garip," dedi, "geliniyor."
Sözü
uzatmadı. Boğum boğum yutkundu.
Son durağa
gelmiştik... |