Kadıköy Kadınlar "Konseyi"nin Eylemi
İstanbul
Kadın Kuruluşları Birliği, 5 Aralık 2006 Salı günü, Kadıköy
Kadın Konseyi'nin düzenlediği 72. yıl eyleminde buluştu.
Saat10.30'da bütün kadınlar geniş Kadıköy İskele alanında
toplandı.
Seçme ve
seçilme hakkının verilmesinin 72. yıl dönümü dolayısıyla
eylem yaptılar.
Soruyorlar:
«Bugün
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde niçin kadının adı yok?
1935
yılında Türkiye'de henüz okuryazar kadın yokken kadın
milletvekili oranı %4.6 idi. Bugün bu ölçüde çok okumuş,
yetişmiş, meslek sahibi olmuş kadınımız olduğu halde niçin
hâlâ mecliste kadın milletvekili oranı % 4.4'te kaldı?
Nüfusun
yarısıyız, eksiksiz demokrasi için 2007 yılı genel seçimi
sonunda TBMM'nin niçin yarısı olmayalım?»
«Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun yaşam kaynaklarını
kadınlarımız işletmiştir.» diyen Atatürk, 1926 yılında
TBMM'nin onayladığı "Medeni Kanun”la Türk kadınına en büyük
ödülü vermiş, onu Şeriat zincirinden kurtarmıştır.
Daha sonra
sıra ile:
3 Mayıs
1930'da belediye seçimlerine katılma hakkı verilmiş; 26 Ekim
1932 Muhtar, köy ihtiyar kurulu üyeliğine seçme ve seçilme
hakkı, ve 8 ekim 1934'te kabul edilerek 5 Aralık 1934'te
yürürlüğe giren yasayla, kadınlara milletvekili seçme ve
seçilme hakkını vermiştir.
Mustafa
Kemal 1934'te Türk kadınına seçme ve seçilme hakkını
verdikten sonra 1935'te İstanbul'da Uluslararası ilk kadın
kurultayını düzenledi. İtalya ancak 1948, Japonya 1950,
İsviçre, İsveç ve Danimarka 1970 sonrasında bu haklarına
kavuşabildiler.
Türk
kadınları, ilk olarak Atatürk'ün yaşarken katıldığı son
seçim olan 1935 seçimlerinde oylarını kullanabildiler ve 18
kadın milletvekili ile TBMM'ne girdiler. O dönemde Birleşmiş
milletler insan hakları bildirisi ve insan hakları
sözleşmesi henüz ortalarda yoktu.
Bugün ise
durumumuz niçin bu ölçüde kötü: UNDP'nin "İnsani Gelişim
Raporu"nda Türkiye, kadınlarının politik ve ekonomik yer ve
rolleri açısından 80 ülke arasında 76. sıradadır.
Türk Dili
Dergisi'nin yazarlarından Mehrizat'ın coşku ile yaptığı
konuşma, kalabalıkları etkiliyordu. «Türk ulusunun yarısını
biz oluşturuyoruz, TBMM'nin de yarısını doldurmak isteriz.»
dediler.
Tayyip'in Gülünçlüğü, Arınç'ın Gülünçlüğü
Bekir
Coşkun, 21.12.2006 günü yazdığı "Testisinize İyi Bakın..."
adlı köşe yazısında çok ince alayla günümüzün gülünç
durumuna parmak basıyor. Şöyle söylüyor yazının bir yerinde:
«Şimdi siz;
AKP iktidarının eteğine yapışacaksınız, türbanı savunup
tesettürü onaylayacaksınız. Sonra da türbanlı doktorun
erkeğin testisine bakmadığına kızacaksınız.
Ne hakla?
Bu bir
zihniyet.
Bu
zihniyet; belediye başkanı olduğunda içkiyi yasaklıyor...
Bilim adamı olduğunda trende kıbleyi gösteren mescit
istiyor... Bürokrat olduğunda klozetleri söktürüp taş
koydurtuyor... Teknik adam olduğunda uçak uçup gitsin diye
apronda deve kesiyor... Meclis başkanı olduğunda laikliğin
değiştirilmesini savunuyor... Başbakan olduğunda Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi kararına kızıp "ulemanın" görüşünü
öneriyor.
Kadın
doktor olduğunda da erkek hasta ölse bile testislerine
elbette bakmıyor.
Zihniyet
bu.
Niçin
kızacaksınız?..
Niçin
şaşıracaksınız?.. »
Aile İçi Şiddet
Son
zamanlarda, aile içi şiddetten sık sık söz açılmaya
başlandı. Çok aşırı olaylar gazetelere daha çok yansıdıkça,
bu konu, gerçek bir sorun olarak gündeme oturdu. Derken,
"Aile İçi Şiddete Son" etkinlikleri başlatıldı.
Bu
çerçevede Hürriyet'in Berlin Eyalet Parlamentosu'nda
düzenlediği toplu görüşmede konuşmacı olarak katılan Sibel
Kekilli, «Müslüman ailelerde şiddet kültürün bir parçasıdır.
Şiddete maruz kalan kadınlar bunu saklı tutarak 'erkektir,
döver' düşüncesiyle bu tür olayları gizliyor. Bu çok
yanlış!” diye konuştu.
Aile içi
şiddet, Almanya'daki Türkler arasında böyle görünüyor. Ya
Türkiye'de nasıl görünüyor?
Türkiye'deki insanlar, var olan "aile içi şiddet"i görmek
bile istemiyorlar, gerçek bir sorun olarak gündeme oturmuş
da olsa, görmek bile istemiyor!
Ancak, hiç
yadsınamaz durum gözler önünde: Son olarak Tempo dergisinde
okuduk. O başı sımsıkı bağlı, sıkma başlı bayan anlatmış:
«... O
kadar ki ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman
intihar etmeyi bile düşünmüştüm.» diyor! (21 Aralık 2006,
sayı:51)
Bu sıkma
başlar, türbanlar erkeklerce uygulanan şeriatçılığın simgesi
olduğu gibi, "aile içi şiddetin de simgesidir. Bugün, daha
çok, laiklik karşıtı bir devinim olarak yönetimi ele
geçirenlerce sinsice kullanılmaktadır. Onların bütün devlet
kuruluşlarıyla çatışma durumunda olmaları bu yüzdendir.
Ek Protokol Başımızın Belası
"Protokol"
nedir? Sözleşme tutanağı, anlaşma tutanağı ya da anlaşmaya,
sözleşmeye dayanak olacak belge...
Bu belgede
Kıbrıs Rumlarını tanıyacağımız yazılıyor, KKTC'i onlara
bırakacağımız yazılıyor.
Karşılığı
ne? Karşılık yok! Yalnızca görüşme-danışma (müzakere)
başlayacak! o kadar! Kesinlikle hiçbir karşılık yok!
«Sizi adam
yerine koyup sizinle görüşmeye başlayacağız! Sizin için bu
yeter!» diyorlar davranış dilleriyle... Yani Avrupa
Topluluğu, kedinin fare ile oynaması
gibi oynuyor RTE hükümetiyle!
Türkiye'yi
temsil edemez bu hükümet! % 25 oyla 75'in onurunu
çiğnetemez!
CHP başkanı
Baykal:
«AKP
hükümeti böyle bir taahhüt yapmamış olsaydı, çok haklı, çok
daha güçlü olurduk. O zaman Başbakan'a, «"İmza atma, uçağa
atla gel." demiştim.» diyor.
Şimdi bu ek
protokol, başımızın belası! Bu hükümet, " iki koyunu
güdemeyecek" denli yetersiz ve yeteneksiz bir hükümettir.
Silah bırakışma yıllarının hayın hükümetleri de böyleydi.
Türkiyemizin durumuna gülelim mi, ağlayalım mı?
Bir Bölücü Aranıyor
Ufukta,
CHP-MHP ortak yönetimi geliyor gibi görünüyor diyorlar.
Belki biraz düze çıkabiliriz diyorlar.
Düşmanların
bunu engellemesi mi gerekiyor? Kolay: Her partiyi ikiye
bölelim,
böylece bellerini bükelim onların.
İkiye bölmek için başlarına bir başka başkan adayı takalım
olur biter!
Nitekim hem
MHP'in başına, hem CHP'nin başına birer bölücü başkan
adayları taktılar. MHP, kolay kurtuldu ama, CHP'ninki
partiyi bölmek için sürekli olarak bütün Anadolu'yu
dolaştığını söylüyormuş. Hâlâ bölme çabasını sürdürüyormuş!
Şeriatçı-Dinci Ayaklanmasına Karşı
Türkiye
Cumhuriyeti, Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk
devletidir. Türkiye Devleti, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir
bütündür. Ama, zaman zaman bunu bozmaya yeltenenler
olmuştur. Ve olacaktır da! Onun için halkımızın uyanık
bekçiliğine her zaman gereksinim vardır.
İşte bunun
için 23 Aralık 2006 Cumartesi günü on bin kişiden daha çok
(10 000 kişiden daha çok) insan Menemen'de şeriatçılarca
öldürülüp başı kesilen Türk ordusunun bir teğmeni Mustafa
Fehmi Kubilay'ı anma töreninde buluştu. O gün, Kubilay'ın
öldürülüşünün 76. yıldönümüydü. Bu buluşma, aynı zamanda,
yönetimi ele geçirmiş olanların sinsice şeriatçılığa "çanak
tutmaları" na karşı bir uyarı niteliği taşıyordu. Yönetimi
ele geçirenlerin laiklik karşıtı ve şeriatçı demeçleri her
geçen günde yoğunlaşmakta olduğu için halkımız, böyle bir
uyarı yapmak gereksinimi duymuştu.
Cumhurbaşkanımızın iletisinden:
«23 Aralık
1930'da Menemen'de yaşananlar, çağdaş ve aydınlık
Cumhuriyetle barışık olmayan gerici zihniyete karşı her
zaman uyanık ve dikkatli olunmasının zorunluluğunu bizlere
bir kez daha anımsatmaktadır...»
Genel
Kurmay Başkanımızın iletisinden:
«Uzun süren
sıkıntılı yılların ardından bugün ulaştığımız sonuç,
yüzyıllardan beri çektiğimiz ulusal felaketlerin ve kutsal
vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir. Şimdi bütün
bunları görmezden gelip dini bireysellikten çıkararak
siyasileştirmek, laiklik kavramının içini boşaltmaya
çalışmak, ülkeyi çağın gereklerinden uzaklaştırarak
karanlığa mahkûm etmek anlamına gelmektedir ki bu çabalar,
Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasa ile teminat altına alınan ve
temel ilkelere dayanan niteliklerini bozmaktan başka bir
amaç gütmemektedir. »
Arat Ovalı
|