Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

 

Çiçeklerin Sesi – 2

 

Nevra Bucak

 

Ormandaki adam, yaşayan kadınları sevmezdi. Köye gelen kadın farklıydı, ölüme yakındı... Erkek bunu duyumsadı, çünkü o, kokuyu çok uzaktan bile alan tam bir avcıydı!

***

Ertesi sabah uyandığımda köyden ayrılmak istedim. Nedensiz (belki nedenli) kararımı sezgilerimden, altıncı duygularımdan yola çıkarak veriyordum. Çocukçaydı. Yine de Tasula gibi ilginç, gizemli bir kadınla bir süre baş başa aynı çatı altında kalınca bu biçimde düşünmem olanaksız değildi, öte yandan duygusal rüzgarlardan sağa sola umutsuzca sallanmaktan hastaydım. Bedenim yorgun değildi, ancak yüreğimde hâlâ yara vardı, kan vardı... Kabuk bağlamaya çalışırken yeni bir mikropla açılabilecek o kırmızı çukurdan korkuyordum; sonunda durabilirdi! Kalırsam ormandan gelen adamla birlikte olacağımı, onu isteyeceğimi biliyordum. Tasula ondan uzak durman için beni uyarırken haklıydı. İç acıtan o derin gözleriyle bana ilk kötülüğü yapmış, beni buraya ilk anda tutsak edip şimdiden bağlamıştı bile.

"Çam ormanı herkesindir!" Ne söylemek istiyordu, ormana çekinmeden girebileceğimi mi anlatmaya çalışıyordu. Kadınlar onu elinden nasıl, hangi biçimde ölüyorlardı, yoksa yüceltilerek hırpalanırken mi, ya da yalnızca aşktan mı? Ne olursa olsun henüz ölmeye niyetli değildim, aşktan olsa da. Korkuyor muydum? Evet! Hayır! Peki, neden hem evet, hem de hayır?

Yataktan kalkıp valizimi yerleştirmeye başladım. Sonra, vazgeçip duraksadım. Geriye dönmek istemiyordum, sırası değildi, erkendi. Ardımda bıraktığım sorunlarımla karşılaşmaya henüz hazır değildim, onlarla yeniden burun buruna gelecek denli güçlenmemiştim burada. Kalmaksa, bana tanımadığım, farklı sorunların kapısını açacaktı. Tam ortadaydım, kararsızdım. Ardımdaki sorunlar, ya da gelecektekiler mi? Hangisini seçmeliydim? Yoksa, peredeyse alışmaya başladığım eski sorunlarıma mı geri dönmeliydim? Yine de, h'erşeye .karşın yenilik her zaman güzeldi. Valize koyduğum kazaklarımı bir bir çıkardım. Kalıyordum! O sırada, beklemediğim bir şey oldu, bu da kalma kararımı pekiştirdi.

Önce gökyüzü karardı. Sonra, küçük damlalar indi, daha sonra bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı. Sağanak... Seller gidiyordu. Yıkanıyordu orman. Peki, ormandaki adam? O, neredeydi? Sevgili köpekleriyle birlikte hâlâ ormanda, bir dal gölgesinde miydi? Neden olmasındı, karşı koyulmaz, ilginç bir adamdı o!

Nerdeydi evi? Hangi ağacın ardında, hangi dalganın kıyısında? Evini görmek istedim, onu da. Sonra, uzaklaşmak istediğim sorunlarıma geri dönmek üzere çıkıp giderdim buradan; nasıl öylesine geldimse, tek başıma, habersiz ve sessizce.

Köy yıkanıyordu. Dışarda kimse yoktu. Gözlerim pencereden yine ormana kaydı. Büyülü zümrüt yeşili soylu ağaçlar, yağmurdan sonra üzerlerindeki minik damlacıklarla kimbilir nasıl parlardı? Yumuşayan toprağın, çamların mis kokusu yayılır mıydı ormana?

Peki o, kimdi? Bir kaçak mı? Ya da siyasi bir suçlu? Yoksa gönüllü bir sürgün

mü? Belki de bir âşık?

Evini neden yakmışlardı? Kimler? Belki kazaydı. Hayır, kaza değildi; anlatırken

yaşlı Tasula'nın küçük gözleri korkudan iri iri açılmıştı, irkilticiydi.

Yine de, ormandan gelen adamın yüzü masumiyetini yitirmemiş, bozulmamıştı. Ya da öyle görünüyordu, maskeliydi! Gözlerini anımsadım... O denli kusursuz bir maske olabilir miydi?

            İnsanı hala seviyordum, her şeye karşın hala güvenmek istiyordum. Çünkü buna su, ekmek, uyku denli gereksinimim vardı. Oysa, bir süredir insandan uzak yaşıyordum.

            Onun da uzak yaşadığını seziyordum? Acaba o, neyin sürgünüydü? Aşk? Kent? Ülke? Politik? Ya da tümünün...

Aralıksız yağan çılgın yağmurda şu an ne yapıyordu? Belki evinde resim yapıyordu. Bir kadın portresi mi? El mi çiziyordu? N'olur, bu kez yaşayan, soluklanan bir kadın eli çizseydi. Odamdaki resimde eller ölüydü, biliyordum, oysa çiçekler ne denli göz alıcıydı, baş döndüren renklerle tablodan adeta dışarı taşacakmışcasına yaşam doluydular. Onlar aşkı yakından tanıyan, soylu bir onurla güzel sahibelerinin adını bağlılıkla fısıldayan özel çiçeklerdi...

"Letizia! Letizia!"

Rüzgâr onlara acıyor, ince saplarını yere büküp yas tutmalarına yardım ediyordu...

Çanlar çalıyordu... Yıpratan bir tutkuyla sevilerek öldürülen kadının acı sonunu duyurmak için...

O sesler avcının kulaklarındaydı... Çanlar durmamacasına çalıyor, çalıyordu... En çok o, duyuyordu... Yürekliydi, fazla yürekli... Ağlıyordu, ama kimse görmüyor, bilmiyordu... Hiç kimse! Gözyaşları güçlü bedenindeki iç organlarına akıyordu, çok sessiz, çok derinden...

Başları dantellerle örtülü, yerlere dek inen uzun kara giysili yaşlı kadınların beklediği dört direkli pirinç karyolanın ayak ucunda duruyordu... Ak cibinliğin altında bir su perisi gibi yatan genç kadına bakmadı. Bir kez olsun göz ucuyla bile... Başı yere eğik, sessizdi... Söz vermişti, Venedik'te o karnaval ayında, yalancı güneşin patladığı şubatta...

Nasıl unutabilirdi o günü!

"Sevgilim, aşkım," demişti Letizia, "Öldüğümde yüzüme asla bakmayacaksın, asla! Bana söz ver!" Güzel başı erkeğinin omuzundaydı. Gondoldaydılar ve kral gibi giyinmişti gondolcu... Bir kanaldan geçiyorlardı yavaşça, süzülürcesine...

... Kadının kusursuz yüzü, biçimli, narin elleri mumya gibi beyazdı. Dudakları mor bir rujla çürütülmüş gibiydi. Avcı, irkilten beyazlığı, korkutan çürük morunu görmedi. Onun, yalnızca kokusunu duydu, içine çekti; henüz sıcaktı teni... Yine de, başını yerden kaldırmadı, bir kez olsun göz ucuyla bile! Ona, asla bakamazdı, asla!

***

Öğlene doğru yağmur durdu. Sırtıma ceketimi alıp pansiyondan çıktım. Balıkçıların önünden başım dik geçtim. Onlara adeta meydan okuyordum. Oysa, onlar (sessiz bir dille) beni uyarmaktan başka bir şey yapmamışlardı. Ayaklarım beni yine

çam ormanına götürüyordu. Kuşkusuz, ayaklarım değil, beynim. Onlarda bana boyun eğiyorlardı.

Ormana girdiğimde ona rastladığım yere dek yürüdüm. Çevrede kimse yoktu. Yağmurun kokusunu içime çekerek umutsuzca arandım. Artık hiçbir uyarı almıyordum, çünkü dinlemiyordum. Ne denli kaçsamda beni tanımadığım kıyılara atacak kasırgalar bekliyordum! Çelişkiler içinde yürüdüm. Yürüdüm... Çam ormanından çıkana dek...

Nereye, kime gittiğimi bilmeden biliyordum. Sezgilerim bana yolu gösteriyordu. Davetsiz bir konuktum.

Evi çam ormanının bitiminde gördüm! Ahşap, tek katlıydı; yangından hemen sonra küllerin üzerine zaman yitirmeden yapılmış gibi yeniydi. Uçsuz bucaksız, bakımsız bahçesinde iki köpek otların içinde oynuyorlardı. Mars'la Neptün! Beni gördüler, ama ilgilenmediler.

Eve yaklaştım. Bir pencere ardına dek açıktı. Vivaldi değil, Rahmaninof dinliyordu. Bir süre öylece kaldım, sonra kulaklarımı büyülü konçertoyla doldurup istemeden ağır ağır uzaklaştım. Kendimi yorgun duyumsuyordum. Önümde alabildiğine uzanan boş bir kır denizi uzanıyordu. Islak otların üzerine oturdum, Rahmaninof u hâlâ duyabiliyordum. Evden fazla uzaklaşmadığımı, uzaklaşamadığımı anladım. Korkuyordum, yine de oradan ayrılamadım.

Bir el omzuma belli belirsiz dokundu. Irkilip başımı çevirdim. O'ydu, yanıbaşımda duruyordu! Olağanüstü bir sessizlikle gelmiş olmalıydı, onu duyumsamıştım.

Gözlerim yaş içindeydi. Beni böyle gördü. Tek sözcük etmedi. Beni tedirgin etmekten çekinip bir dost yakınlığıyla, "Gelin" dedi, "Evim burada, biraz dinlenin!" Onunla gitmek istememe karşın kaşlarımı kaldırıp, "Neden?" diye sordum. Yoksa, yıpratan duygusal birikimlerimin acısını karşımda sonsuz bir şefkatle bakan bu gizemli adamda mı çıkarmak istiyordum?

Beni anlamış gibi yine dost yakınlığıyla konuştu.

.-"Evimde konuk severim... Gelirseniz, sevinirim... lütfen!"

Ona boyun eğdim. Ayağa kalkmama yardım etti. Yan yana yürümeye başladık. Sanki ona alışıktım, onunla hep böyle yürümüşcesine rahattım. O da saygılı bir ağırbaşlılıkla sordu.

"Kış ortasında buraya neden geldiniz?" "Yılbaşı yaklaşıyor."

"Yılbaşını burada mı geçirmek istiyorsunuz?" "Geçirmek için değil, unutarak atlatmam için!"

Bir an ikimiz de durduk. Göz göze geldik. Artık bir şey sormadı. Beni tanıyor gibiydi... Yeniden yürüdük.

Ben de onu tanıyor gibiydim, öte yandan şaşkın bir gariplik içindeydim. Peki, neden? Uzun yıllar birlikte yaşayanların hâlâ birbirlerinden uzak, üstelik giderek yabancı olmaları garip gelmezken, bir kaç dakikalık arkadaşlığın ardından tepeden inme gelen o gizemli yakınlık neden şaşırtıcı olsundu.

Eve geldiğimizde bizi Mars'la Neptün koşarak karşıladılar. O kendine özgü güvenli, kalın tok sesiyle, "Konuğumuza hoş geldin, deyin hadi bakalım!" dedi. Sesindeki tını içtendi. Köpekler onu yanıtlarcasına başlarını yavaşça sürdüler. Köpekten korkardım, nedense korkumu unuttum.

Ev oldukça sade döşeliydi. Vişne çürüğü renginde kuştüyü yastıklı üç beş hasır koltukla, çam ağacından bir yemek masası, yerde de şal desenli iki büyük kilim duruyordu. Duvarın bir tarafı boydan boya kütüphaneydi.

Kitaplara doğru gittim. Elime geçen ilk kitap Aragon'undu, oradan bir dize okudum. "Gel olmayan bir yerden / Nereden olursa seni beklediğim..."

Ölçülü bir konuksever tavrıyla sordu^ "Kahve içer misiniz?"

"Teşekkür ederim, içmem."

"Çay? Ya da şarap? Venedik'ten gelen iyi bir şarabım var!"

Yüzüne ilgiyle baktım. Irkilir gibi oldu. Ağırbaşlı, kaygılı, solgundu yine. Öylesine de karşı koyulmaz.

"Şaraba hayır diyemem!"

Usulca güldü. Gülüşü, zafer kazanan birinin gülüşüne benzemiyordu, oldukça olculuydu.

Bardağıma soğutulmuş beyaz şarap koyarken, "Biliyor musunuz, ben yılbaşılarını atlatmak için yıllardır buradayım," dedi. Sonra, bir şey söylememe fırsat vermeden konuştu.

" Deneyimliyim, size yılbaşını atlatmanıza yardım edebilirim... İsterseniz..."

"Bilmiyorum..."

Yüzüme uzun uzun baktı, koyu gölgeli gözleri çok iyi biliyorsunuz, der gibiydi. Oradan hemen kaçıp gitmek istedim, başıma gelecekleri biliyordum, buna karşın şarabımı ağır ağır içtim.

Günü onunla geçirdim. Ona yazar olduğumu söyledim; yalnızca kitaplardan söz ettik. Çok sonra, birbirimizin adlarını öğrendik.

"Nevra!"

"Selim!"

Ona kendimizden söz etmemizi ama geçmişimizden konuşmamamızı söyledim. Beklediğim gibi bu onu sevindirdi, adeta rahatlattı, ta ki, gözlerim gül kurusu duvarda bir köşeye dayalı, üzeri beyaz bir örtüyle örtülü o resme takılana dek!

"Neden asmıyorsun?"

"Geri göndermek istiyorum!"

"Nereye?"

"İtalya'ya!"

Nedensiz irkilip kaldım. Sakıncalı bir alana girdiğimi sezdim, ama şu her şeye galip gelen merak duygusu korkulara bile meydan okurken ben kendimi nasıl tutabilirdim.

"Görebilir miyim?"

Gözlerinde bir an için bunu sen istedin dercesine bir bakış yanıp söndü, belki bana öyle geldi. Yerinden sessizce kalkıp resmin yanına gitti, bir şey söylemeden üzerindeki örtüyü çekip aldı. Fildişi rengi boynunda haç biçiminde bir kolye bulunan, kusursuz yüz hatlarına sahip, tepeden bakan, gizemli, çok genç bir kadının portresiydi bu!

"Sen mi yaptın?"

"Evet!"

Sormamam gerekirken sordum.

"Kim bu kadın?"

"Esimdi... bir zamanlar..."

"Şimdi nerede?

"Çok uzaklarda, ulaşılması olanaksız bir yerde!"

Gözleri derin, koyu gölgelerle kararmıştı. Elimdeki şarap kadehini yavaşça bıraktım. Yüzüme kaygılı bir kederle bakıp soluk kadar hafif bir sesle, "O, gitti!" dedi.

Portredeki güzel kadını onulmaz bir tutkuyla sevdiğini anladım. Yaşadığım sürede, kimsede böylesine köklü, böylesine yüce bir aşkla karşılaşmadığımdan tüylerim ürperip kıskançlık duygularımı sindirdi; ona ipnotize olmuş gibi saygı duydum. O, bana geçmişteki aşkını susarak, ağzından tek sözcük çıkmadan, dile dökmeden anlattı; tepeden tırnağa yaslı, iç acıtan soylu duruşuyla, resmin üzerini dokunaklı bir biçimde usulca kapatmasıyla, gözlerindeki koyu özlemle, dudağının kıyısında vakitsiz derinleşen çizgiyle, tüm varlığıyla duyumsatarak...

Her şeye karşın, beni incitmekten sakınırcasına özenli bir duyarlılık içindeydi. Böyleyken onu anlamamam, duyumsamamam mümkün müydü? Tanrım, bu adam kimdi?

Sonra yüzüme baktı, sessiz sözcüklerini gözleriyle bitirdi. "Bir zamanlar eşim de olsa, bir kadının yanında başka bir kadından söz etmek hoş değil, umarım beni bağışlarsın!"

Derin sevgisine duyduğum saygıyı, saygıyla karşılıyordu. Bu benim yabancısı olduğum yeni bir dünyaydı, öte yandan o dünyanın soluğuna alışık olmadığımdan tıkanmak üzereydim. Ben de ona gözlerimle teşekkür ettim. Kadınları çıldırtan bir yüreklilikle böylesine ciddiye alan bu erkek gerçek miydi? Nasıl bir aşkla kucaklanıp büyütülmüştü ki, o denli soylu bir incelikle sevebiliyordu?

Arkadaşlığımızda sorulara, sorgulamalara yer yoktu. Birbirimize geçmişimizi dile döksek, ne elde edebilirdik, üzülüp, yer yer kıskanmaktan başka! İnsanlar, özel arkadaşlarına (sevgililerine) yıllarca geçmişlerini anlatmışlar da ne kazanmışlardı? Hangi acı dinmiş, hangi kötü anı silinmiş, hangi çözüme varılmıştı? Bir de, anlatım sırasında unutulmak istenen anılar da yeniden yaşanmış, üstüne üstlük karşımızdakini (sevgiliyi) üzmüş, kıskandırmış ve belki bilmeden, istemeden, düşünmeden incitmiştik...

Yanıma hesaplı bir tavırla değil, yüreklice yaklaştı. Dostça elini uzattı. Elimi eline verdim. Aldı, sıkı sıkı tuttu. Hayır, ne o geçmişine sünger çekiyordu, ne de ben... Biz, yalnızca birbirimize dilsiz sözcüklerle katkıda bulunuyorduk! Ona, salt elimi değil, güven veriyordum. O da bana. Onun hakkında ne anlâtılırsa anlatılsın, henüz kapısında bulunduğum bu farklı, yeni dünyayı daha içine girmeden yıkmak istemiyordum. Üstelik burası gerçeğe uymadığından insanın aklını başından alırcasına karşı koyulmazdı.

(Süreği gelecek sayımızda)


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2007