Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Dedem Bir Yalvaç mıydı?

 

Turgut Acar

 

Nineme sorarsan, yüzünün bir yönüyle:

"Hem de nasıl, derdi, kitabı inmemişti ama iki ayak önde giderdi kitabı inmişlerden."

Durur, ne düşünürse, öteki yönüyle yüzünün:

"Şeytani tarafı da yok değildi. Yaşasaydı memleketi satardı, ama yok şimdi. Öldü... ölü bir şey yapamaz, değil mi? Yapamaz..."

Dedemi hiç görmedim. Ben kendimi bildiğimde dedem ölmemiş gibiydi. Evimizin her yanında nefesi, nefesiyle bile sıcaklığı duyumsanıyordu. Nenem: "Sanki hiç ölmemiş... sanki o kara yere giren o değil de benim." der, evin içinde dolaşır ağlaşırdı. Gözyaşlarıyla ıslanmış, dedemin yadigarı, elinden hiç düşürmediği beyaz ipek mendiliyle gözyaşlarını siler, umarsızlığını sürdürürdü. Kendi kendine konuşurdu da sessizce: "Şimdi ben ne yapacağım?" derken ellerini açıp, boynunu bükerek sorusuna yanıt beklerdi. Sonra donmuşluğunu çözüp, umarsız,

"Keşke onun yerine benim canımı alsaydın nolurdu?" diye inlerdi. Ne beklerse, dururdu. Süre içinde dileğine ermiş gibi, yüzündeki acı çizgiler yumuşayıp silinirdi. Sözcükler ağzından kesik kesik, duyulur duyulmaz çıkardı.

"O yine... yana yatmış kalpağıyla dolaşsaydı... n'olurdu?" der, birazdan kapıyı açıp girecek havasında, diken üzerinde beklerdi.

Güldüğü de olurdu ninemin. Kimbilir ne düşünürdü o an, söylemezdi. Gülerken dayımın kedisine benzerdi. Sivri dişleri belirginleşirdi. Bir anda görür şaşardım. Uzun sürmezdi bu. Bir anlık gelir ninemin suratına otururdu. Bir anlık... kuş gözü kirpimi ancak...

Bugün ev her zamankinden çok dedem doluydu. Bütün köşeler, minderler, halı altları, dolaplar da. Yetmemiş, duvardaki üzerlikte bile tane tane asılmış dedem vardı. Oturacak yer yoktu. Ninem baktı olmayacak, gözyaşlarıyla ıslanmış mendilini güneşte kurutmam için kapı önüne gönderdi beni. Kapı önü durgun güneş sessizliğindeydi. Dedem, Cumhuriyetin onuncu yılı onuruna Yervant Ustaya diktirdiği kalpağıyla ağır, yorgun geçiyordu. Beni görünce gülümseyerek yanıma geldi. Anlımdan öpecek sandım oysa yaş mendili elimden alıp yürüdü. Avucunda sımsıkıladı. Da...

Gel gör ki nineme bunu nasıl anlatacağımı düşünmedi, ben de direnmedim. O kadar güzel bir alışverişti ki,

"Rüzgâr aldı götürdü derim" dedim kendi kendime... bozmadım dedemin keyfini... dedim de... inanmadı.

"Rüzgâr götürmüşmüş... kim inanır... attım desene... iğrendim attım de..." diye inledi... akan gözyaşlarını nereye sileceğini bilemedi. Eli mendilsizdi...sonra çenemi tutup kendine baktırarak:

"Bak bana, dedi, bu deden yok mu bu deden, nerden bileceksin görmedin ki, durdu bir zaman, anlatayım, uzundur ya, azını anlatayım. Her sabah bu deden kapının önüne bir karanfil bırakırdı. Göz koymuşmuş bana... nerden bileyim, hiç atlama yok, her sabah... bir sabah beyaz, bir sabah kırmızı... bir de kokarlardı ki... bir günde" dedi durdu, bana söylenmeyecek sözleri yutkundu, sonra dudaklarını büzüp başını iki yana sallayarak:

"O bir iblisti" derken çıkan sesi son soluk gibiydi. Ardına döndü, dedemin duvarda bir cecim parçası üzerine asılmış kalpaklı resmine bakarken, ben, gözlerim kapalı, sakallı, kalpaklı, süvari pantolonlu, çizmeli, güneşin altında eve bakıp gülerek yürüyen dedemi düşündüm. Sesi cana geldi ninemin birden:

"Atmadın değil mi? O benim kıymetlimdir. Yıllardır gözüm gibi saklarım... söylesene, atmadım desene, durdu biraz yalvarır gibi, attınsa bul getir, hadi bir tanem bul getir onu. Hem sana onun öyküsünü de anlatırım."

"Öyküsü mü var?" dedim.

"Var ya. Hem de nasıl."

Akan sular durdu o an. Öykü vardı ucunda. Durulur mu? Daldım sokağa ki sokak bizim sokak değildi. Havuzlu bir bahçeydi. Dedem, arkası dönük elleri arkasında havuza bakıyordu. Sevinerek yaklaştım. Yumruk elini açtı birden. Bir kuş fırladı. Beyaz mı beyazdı. İpek mendil gibi. Kapıp nineme koştum.

"Al mendilini" dedim.

Ninem kalan gözyaşlarını sildi. Gülerek:

"Biliyordum atmadığını, dedi, kıymetlimdir benim bu.

İki avucu içinde tuttuğu mendile bakıyor, kokluyor:

"İlk günkü gibi kokuyor... kurumuş da... ilk günkü gibi..." demesini duymak gerekti, ancak o zaman...

Ninem kendi coşkusu içinde eriyip giderken yakaladım.

"Hani öykü?" dedim.

"Öykü mü?" unutmuş gibi baktı.

"Evet, öykü."

Yutkundu, kurumuş dudaklarını diliyle ıslattı.

"Karanfil demiştim ya, o gün kapıya kırmızı karanfil koyma günüydü. O sabah kimseler de yoktu. Bekledim kapı arkasında. Karanfilli elini tutmayı düşleyerek. Çizme sesi karanfil kokusuyla geliyordu. Tam .şırası. Daha fazla beklemeden, pembe bir mektup kâğıdı gibi süzüldüm kapı aralığından. Önüm sokak, ama bizim sokak değil. Havuzlu bir bahçe. Deden havuzdaki karanfile dalmış bakıyordu."

Birden sözünü kesip:

"Elleri arkasında mıydı?" dedim.

"Evet" dedi.

Yüzünden bir bulut gölgesi geçti. Bana baktı:

"Nerden bildin?"

"Elleri arkasında mıydı?" diye yineledim...

"Sen yoksa?!"

Avucumu yumup açtım. Yumrukları göğsünde, çenesi titreyerek:

"Evet öyle, dedi, evet öyle... sen yoksa?!"

"Açınca beyaz bir kuş çıktı." dedim.

"Hayır mendil, dedi, hem de ipek."

"Kuştu..." dedim direttim. Görmüştüm ya.

"Mendil, diye bağırdı, işte buydu."

Avuçlarını açtı. Boş avucuna bakarken pencerenin mavisinden apak bir kuş süzüldü. ?


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006