|
Dedem Bir Yalvaç mıydı?
Turgut Acar
Nineme
sorarsan, yüzünün bir yönüyle:
"Hem de
nasıl, derdi, kitabı inmemişti ama iki ayak önde giderdi
kitabı inmişlerden."
Durur, ne düşünürse, öteki yönüyle
yüzünün:
"Şeytani
tarafı da yok değildi. Yaşasaydı memleketi satardı, ama yok
şimdi. Öldü... ölü bir şey yapamaz, değil mi? Yapamaz..."
Dedemi hiç
görmedim. Ben kendimi bildiğimde dedem ölmemiş gibiydi.
Evimizin her yanında nefesi, nefesiyle bile sıcaklığı
duyumsanıyordu. Nenem: "Sanki hiç ölmemiş... sanki o kara
yere giren o değil de benim." der, evin içinde dolaşır
ağlaşırdı. Gözyaşlarıyla ıslanmış, dedemin yadigarı, elinden
hiç düşürmediği beyaz ipek mendiliyle gözyaşlarını siler,
umarsızlığını sürdürürdü. Kendi kendine konuşurdu da
sessizce: "Şimdi ben ne yapacağım?" derken ellerini açıp,
boynunu bükerek sorusuna yanıt beklerdi. Sonra donmuşluğunu
çözüp, umarsız,
"Keşke onun
yerine benim canımı alsaydın nolurdu?" diye inlerdi. Ne
beklerse, dururdu. Süre içinde dileğine ermiş gibi,
yüzündeki acı çizgiler yumuşayıp silinirdi. Sözcükler
ağzından kesik kesik, duyulur duyulmaz çıkardı.
"O yine...
yana yatmış kalpağıyla dolaşsaydı... n'olurdu?" der,
birazdan kapıyı açıp girecek havasında, diken üzerinde
beklerdi.
Güldüğü de
olurdu ninemin. Kimbilir ne düşünürdü o an, söylemezdi.
Gülerken dayımın kedisine benzerdi. Sivri dişleri
belirginleşirdi. Bir anda görür şaşardım. Uzun sürmezdi bu.
Bir anlık gelir ninemin suratına otururdu. Bir anlık... kuş
gözü kirpimi ancak...
Bugün ev
her zamankinden çok dedem doluydu. Bütün köşeler, minderler,
halı altları, dolaplar da. Yetmemiş, duvardaki üzerlikte
bile tane tane asılmış dedem vardı. Oturacak yer yoktu.
Ninem baktı olmayacak, gözyaşlarıyla ıslanmış mendilini
güneşte kurutmam için kapı önüne gönderdi beni. Kapı önü
durgun güneş sessizliğindeydi. Dedem, Cumhuriyetin onuncu
yılı onuruna Yervant Ustaya diktirdiği kalpağıyla ağır,
yorgun geçiyordu. Beni görünce gülümseyerek yanıma geldi.
Anlımdan öpecek sandım oysa yaş mendili elimden alıp yürüdü.
Avucunda sımsıkıladı. Da...
Gel gör ki
nineme bunu nasıl anlatacağımı düşünmedi, ben de direnmedim.
O kadar güzel bir alışverişti ki,
"Rüzgâr
aldı götürdü derim" dedim kendi kendime... bozmadım dedemin
keyfini... dedim de... inanmadı.
"Rüzgâr
götürmüşmüş... kim inanır... attım desene... iğrendim attım
de..." diye inledi... akan gözyaşlarını nereye sileceğini
bilemedi. Eli mendilsizdi...sonra çenemi tutup kendine
baktırarak:
"Bak bana,
dedi, bu deden yok mu bu deden, nerden bileceksin görmedin
ki, durdu bir zaman, anlatayım, uzundur ya, azını anlatayım.
Her sabah bu deden kapının önüne bir karanfil bırakırdı. Göz
koymuşmuş bana... nerden bileyim, hiç atlama yok, her
sabah... bir sabah beyaz, bir sabah kırmızı... bir de
kokarlardı ki... bir günde" dedi durdu, bana söylenmeyecek
sözleri yutkundu, sonra dudaklarını büzüp başını iki yana
sallayarak:
"O bir
iblisti" derken çıkan sesi son soluk gibiydi. Ardına döndü,
dedemin duvarda bir cecim parçası üzerine asılmış kalpaklı
resmine bakarken, ben, gözlerim kapalı, sakallı, kalpaklı,
süvari pantolonlu, çizmeli, güneşin altında eve bakıp
gülerek yürüyen dedemi düşündüm. Sesi cana geldi ninemin
birden:
"Atmadın
değil mi? O benim kıymetlimdir. Yıllardır gözüm gibi
saklarım... söylesene, atmadım desene, durdu biraz yalvarır
gibi, attınsa bul getir, hadi bir tanem bul getir onu. Hem
sana onun öyküsünü de anlatırım."
"Öyküsü mü
var?" dedim.
"Var ya.
Hem de nasıl."
Akan sular
durdu o an. Öykü vardı ucunda. Durulur mu? Daldım sokağa ki
sokak bizim sokak değildi. Havuzlu bir bahçeydi. Dedem,
arkası dönük elleri arkasında havuza bakıyordu. Sevinerek
yaklaştım. Yumruk elini açtı birden. Bir kuş fırladı. Beyaz
mı beyazdı. İpek mendil gibi. Kapıp nineme koştum.
"Al
mendilini" dedim.
Ninem kalan
gözyaşlarını sildi. Gülerek:
"Biliyordum
atmadığını, dedi, kıymetlimdir benim bu.
İki avucu
içinde tuttuğu mendile bakıyor, kokluyor:
"İlk günkü
gibi kokuyor... kurumuş da... ilk günkü gibi..." demesini
duymak gerekti, ancak o zaman...
Ninem kendi
coşkusu içinde eriyip giderken yakaladım.
"Hani
öykü?" dedim.
"Öykü mü?"
unutmuş gibi baktı.
"Evet,
öykü."
Yutkundu,
kurumuş dudaklarını diliyle ıslattı.
"Karanfil
demiştim ya, o gün kapıya kırmızı karanfil koyma günüydü. O
sabah kimseler de yoktu. Bekledim kapı arkasında. Karanfilli
elini tutmayı düşleyerek. Çizme sesi karanfil kokusuyla
geliyordu. Tam .şırası. Daha fazla beklemeden, pembe bir
mektup kâğıdı gibi süzüldüm kapı aralığından. Önüm sokak,
ama bizim sokak değil. Havuzlu bir bahçe. Deden havuzdaki
karanfile dalmış bakıyordu."
Birden
sözünü kesip:
"Elleri
arkasında mıydı?" dedim.
"Evet"
dedi.
Yüzünden
bir bulut gölgesi geçti. Bana baktı:
"Nerden
bildin?"
"Elleri
arkasında mıydı?" diye yineledim...
"Sen
yoksa?!"
Avucumu
yumup açtım. Yumrukları göğsünde, çenesi titreyerek:
"Evet öyle,
dedi, evet öyle... sen yoksa?!"
"Açınca
beyaz bir kuş çıktı." dedim.
"Hayır
mendil, dedi, hem de ipek."
"Kuştu..."
dedim direttim. Görmüştüm ya.
"Mendil,
diye bağırdı, işte buydu."
Avuçlarını
açtı. Boş avucuna bakarken pencerenin mavisinden apak bir
kuş süzüldü. ? |