Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Temmuzlar Yanıyor

 

Nuray Gök Aksamaz

 

"Masaya oturuyor, duvarı görüyorum. Gri, karton bir dosyam var. 'Gitmek' sözcüğüne düğümlenip 'gidiyorum' diyebilene değin yazıyorum, yazdıklarımı kimseye göstermeden. Epeyce sigara tüketiyorum, küçük oda duman altı. Pencereyi açınca apartman boşluğunda güvercinler. Eski bir komodinin üzerindeki kuşlu, antika aynaya veda ederken gülümsüyorum kendi yüzüme. Çünkü ayna sürece direnerek ayakta duruyor ve gözyaşlarını yadırgayarak hep gülümsememi bekliyor benden. Yansıtıcı yüzeyi dalga dalga ve sırları dökülmüş olduğundan her kim baksa mutlu olur. Bana da çocuk yaşta çürüyen ön dişlerimi göstermiyor, kara oyukların büyüdüğünü bilsem de, bir üçgenin köşelerinde. Yüreğimdeki kopma ve eksilmeyi ise ben gizli tutuyorum... Çok sevgili kitaplarımı ve dosyalarımı iki bavula sığdırıp denizi olmayan bir yere doğru yola çıkarken biliyorum, ayna yerinde kalmalı, güzel duyulu yansıtıcı. Bu odada aynayla kalsam, belki düşlerimi yansıtmayı sürdürecek, ama eğreti duruş onda değil, bende asıl. İstanbul'da akşamları karşılayışım ve kalemim ile masanın başında yokum şimdiden..." (Bireyin bir yansıtıcıdan esenlik dileyerek ayrılması, nerede olursa olsun üretime katılabilmek ve emeğiyle toplumsallaşabilmek için...)

...

"On beş yıl sonra dönüp geliyorum aynı odaya. Ayna yerinde ama, oymalı ve işlemeli çerçevesinin üzerindeki kuş uçmuş. Altındaki komodinin ise ön ayakları kırılmış. Yine de takoz desteği ile birbirlerine yaslanarak ayaktalar. Pencereyi açtığımda tanıdık bir ses duyuyorum boşlukta bodrumdan, Naciye Hanım alt kattan kendi kendine söyleniyor:

- Sası kokuyor! Sanki biri ölmüş, öyle kokuyor! Hiç gitmedi bu koku apartmandan. Allah kurtarmadı beni buradan. Kim bu dünyaya kazık çakabilir ki? İşte, Kemal Sunal da ölmüş. Üzüldüm, gelinim telefonda söyleyince. Çok severdik filmlerini... Şu pislik, şu koku, Allah'ım, nedir bu çektiğim? Pencere açamıyoruz burada. Yukarıyı da kapatmışlar, boşluğun üstünü. Nasıl havalanır burası? Yemek kokusu olsa razıyım, sası kokuyor. Yerler de temiz olmuyor, ne kadar silersen siL Bir kalebodur yaptırsak iyiydi ama, masraftan sıra gelmiyor ki..."

On beş yıl önce de Naciye Hanım, boşluğu süpürürken aşağı yukarı aynı biçimde yakınıyordu. Yalnız o zaman, havasızlıktan çok, güvercinlerin pislemesi ve boşluğa çer çöp atanlar üzerinde duruyordu. Yılancık hastalığına yakalanan kocası ölmüş, oğlu evlenmiş, torunu dünyaya gelmiş. Naciye Hanım, yine sayıp sövüyor kötü yazgısına. Sonra da hiç o değilmiş gibi bağırıp çağıran, çıkıyor kapıya, tatlı tatlı söyleşiyor komşusuyla. Ama bu sası kokusu neyin nesi, nereden geliyor, ben de bilmiyorum. Koku deyince Ferit Edgü'nün bir öyküsünü anımsıyorum.

Bugün 3 Temmuz. Kemal Sunal ölmüş ve filmleri sıklıkla televizyonda izletildiği için kendisine yakınlık duyan Naciye Hanım üzülmüş. Melih Cevdet Anday'in 'Anı' adlı şiirinin dizelerindeki gibi tarihin kötü bir sayfası belleğime açılıyor: 'Değil bu anılacak şey değil / Apansız geliyor aklıma'. Konuşmak, sormak istiyorum: 1993 yılının 2 Temmuz'unda da Naciye Hanım apartman boşluğuna çıkıp sesini duyurdu mu, Sivas'ta yakılanlar için? Ya da başka insanlar? Bilmiyorum. Naciye Hanım onları da tanısaydı

kitaplarından ya da etkinliklerinden bağıracaktı yukarıya doğru: "Nasıl iş bu? Otuz yedi can birden mi karışmış dumanlara? Soluk alamamış kimileri. Yanık kokusu sarmış her yeri. Madımak yanmış, yürekler yanmış..." diye. Naciye Hanım ile bir zorum yok kuşkusuz. Biz ne yapabildik ki, ekran başında şaşkınlıkla susmaktan başka. Ne bilirdik, Temmuzların yakılışını; mitosun söylediği değildi; ekranda kara bir haber, sayıyor: 'Asım Bezirci,...' Kuşkusuz okurlar için yapıtlarıyla, tanıyanlar için anılarıyla ölmediler. Aziz Nesin, son karede merdivenlerde yaşama savaşı verirken, seyretmek bir utanç oldu."

Bugün bile şu yazarları, şu kişileri yaktılar demek çok zor geliyor, 1992 doğumlu

kızımla konuşurken.

"Yıllardır her yerden koku geliyor, Naciye Hanım. Sası, yanık, is, soğuk, haksız

ve körfez savaşlarda ölüm kokusu burnumuzdan hiç gitmiyor."

...

1936 yılının Temmuz' unda İspanya' da Lorca'yı da vuracak ama ölümsüz kılacak olan iç savaş. "Ölürsem /Açık bırakın balkonu!" (F.Garcia Lorca/ Elveda)

"Ey savaş kırbaçlayan bizi!

Ey savaş, zifiri kanatlı!

Kol gezmede sınırlarda korku.

Ne eken kaldı orda artık, ne biçen,

orda artık ne üzüm toplayan kaldı."

(Miklos Radnoti/ İspanya İspanya)

Savaşın karşısında sanat, karanlık bölgedeki ölümsüz bilinç, yaşayanların gerçekliği eninde sonunda algılayabilmesi için. Ölüm sınırında başlangıç. Her savaşta şiirlerle barışa yönelik canlanan umudumuz. Günümüzde küresel iletişim, algılama ve tepki süreçlerini bozup, bizleri büyülü dünyada oyuncaklarıyla oynayan ve yalnızca savaşı seyredebilme şansı olan çocuklar konumuna indirgerken sistemin her tür savaşı çocukların geleceğini yakmayı sürdürüyor.

İnsanın ülkesinden ayrılması çok zor olmalı, yaşarken! Fotoğrafsız, kitapsız, mektupsuz, yansıtıcısız, balkonsuz küresel iletişim dalgasında duyarsız seyredilen ölüm... Bugün temmuzlar değil yakılmak istenen ve bombalanan; çocukların henüz bilinmeyen adları ve bir gün doğacakları dünyanın geleceği. Ama her savaşın temmuzu ya da tarihi bilincin dünyasında yakılıyor.

Masamın üzerine bırakılmış LİBAN/ BEİRUT' dan bir çağrıyı görüyorum, 02-06 Ağustos 2006 tarihli bir sergi için... Temmuz'un başında postaya verilmiş. Şimdi orada doğan her çocuk, savaşın yaraları içinde doğuyor.?


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006