Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Fal Ötesi

 

Turgut Acar

 

Önce fal düşünülür... Kurgulanır...

Kahve sonraki iş... Pişirilir...

Köpüklü olsun... Olmazsa... Hep söylenir... Olursa olur, bakılır.

Tam kıvamını bulmuştur. Törelice oturulur. Fal bakıcının oturuşu bir başkadır.

Bir elinde fincan, bir elinde tabak... Fincan dudağa doğru gelirken dudaklar da büzülerek fincana uzanır. Birinci yudum gürültüyle çekilir. Ondan sonrası...

Telve dipte... Fincan tabağa ters çevrilir... Soğumaya bırakılır... Soğurken ilk tümce adamına göre düşünülür... Özenle söylenir... Sonra fal baktıran sezdirmeden süzülür.... Süzerken ilk tümcenin etkisi ölçülür. Fal üzerinde her şey tamamdır...

Başlanır:

"Herkesin yazısı alnına, oğlumunki dağa, taşa yazılmış. Yamacından tren geçen."

Meva ana, fincanın telveli ağzını tabağına silip içine bakarken bunları söylüyordu. Daha derinine inince tane tane ekledi:

"Uzuuuun, taşlı, dikenli bir yol ki, git git bitmez... sonunu yaradan esen kıla... perişanlığın sureti çizilmiş... evlerden ırak görünen odur."

Denir ki Meva ana olacağı sezinler de, oğlunu caydırmak için uydurur bunları. Dudaklarını aça büze sürdürür: "Sanma ki uydururum... bak nakış gibi işlenmiş alın yazın, işte burda. Ayna gibi durup durur."

Sustu Meva ana. Göz ucuyla sana baktı. Fincandakileri tabağın içine aktardı, bir daha dil verip seslenmedi. Uydurmanın tadını kaçırmadan sustu.

Düşüncelere daldı. Konuşabilse diyecekti ki: "Suçun çok. Hangi birini diyeyim. Öte günlerde yaptıkların unutulmadı daha, bu bir, bir de çaldığın paralar... bunlar nedir, ne içindir, söylesene hele?  Kaçıp gidecen mi?"

Bu sözler mayalı hamur gibi içinde kabardı ama diyemedi... demedi.

Uzun bir sessizlik, yöresinde, yorgun uçuşan sineklerin ortamına pek uydu. Seni yitireceğini düşündü. Yanağından akan teri silmek isterken kanı kaynadı, içini sancı sardı, her şeyi unuttu. Yalnızca seni yitirmenin ateşi yüreğinde...

Meva ananın falı fal değil, olacağın kendisiydi... ne denir... olacak, olacak...

Daha fazla duramadın. Kalktın. Meva ananın gözünü avladın geçtin odaya. İki çorap... iki don... iki içlik... iki gömlek üst üste giyindin.

Meva ananın koyun yününden eğirip ördüğü kazağı da unutmadın. Pantolon, kaban cebinde paran. Yoklandın çıktın dışarı. Meva ana telvelere dalmış, geleceğin ipliğini sökmek için, fincanda dört dönerken, kahve kokusu olup sokağa süzüldün. Tut tutabilene... bir koşu ki, ver elini istasyon. Uzaktan kara tren burnundan soluyor.

Birinci kampana, ikinci kampana, düdük sesleri uzaktan... dar yetiştin, atladın, girdin ayakyoluna, av hayvanı gibi saklandın. İçin alıp veriyor. Teker bir dönse, yürüse bir, iş bitti say. Saniyeler geçmiyor, sayı sayıyorsun bitmiyor. Derken üçüncü kampana sesi tekeri de döndürdü. Gidiyor, gidiyorsun. Oh! Kurtuluş.

Ondan sonrası İzmir'e kalmış, kalsındı...

Bu kopuşun boşluğunda uçuyor, düş üstüne düş kuruyorsun. Yorgunluğa teslim olup uyudun. İçindeki yakalanma duygusu sana yenik düşünce rahatladın. Artık ayakyolu demir bir beşiktir sana. Gürültülü, cızırtılı bir beşik... beşik ama, salt sana... gelip dönenler, "uy anam uy" diyenler... tren küfürbaz yüklü... bini bir para... hepsi de sana. Umrunda değil ama sana.

Olanları görmedin, duymadın sen. Kurt eniği gibi kıvrılmış uyuyordun. Seni getiren tren kudurmuş bir canavar kesilmişti. Seni kaçırmanın dayanılmaz hayvanlığı. Öyle girdi Basmahane'ye. Geceydi. Burnundan soluyordu. Yorgundu, bitkindi. Yol boyu yiyip yuttuklarını kustu oraya. Pas pas kokuyordu.

Kusmuklar arasında sen de vardın. Uyandın. Uyandın ama bir şey göremedin. Bozbulanık bir atık kuyusuna düşmüştün. Gözlerini ovalasan da göremiyordun. Perde inmişti gözlerine, seçemiyordun yöreni. Her yönün geceydi. Ellerin, ayakların, her yanın geceydi. Gözlerin de... hele onlar... siliyordun, siliyordun bir damla ışık için, sürekli siliyordun, ama gece gitmiyordu... gitmiyor köpürüyordu daha. Daha karanlık senindi. Ya sesler? Türlü çeşit. Duyduğun duymadığın sesler.

Sonra ayaklar... yüzlerce ayak dolaşıyor sana aldırmadan. Boş yürüyen, yük taşıyan, gülen, ağlayan, bağıran, ıslık çalan ama hep giden, aradığını bulan, bulamayan ama oradan hep kaçan ayaklar. Bir senin ayakların İzmir prangalı. Yürümüyor. Ya sesin? Sesin de uçmuş. Sen bir uçuksun daha.

Herkes gitti. Amansız sessizlik başladı. Yalnızca gidenlerin uçuşan sesleri oradaydı daha. Aranıyordun. Üstündeki, yörendeki demirden ne varsa, zalim yığınına bakınıyordun, ağlamaklı. Ne ağlamaklısı daha kötü, anladın mı daha kötü. Damla damla ağlıyordun.

Bunları ben değil saat söylüyordu sana. Basmahane Garının saati. O görmüş geçirmiş koca yuvarlak... Bir de kaçamayıp, kaçmayıp, kaygılanarak özenle sana yönelen ayaklar. Gelip burnuna dayanan çamurlu, çatlak, yorgun polis postalları...

Polisin gözleri uyku havasında, içindeki şarkıyı durdurup:

"Ağlama oğlum, dedi, sana da yer bulunur, koca İzmir bu... kimleri yuttu kimleriiii, hiçbirinin izi tozu kalmadı. Ara ki  bulasın.

" Öksürdü:

"Görürsün bak, demedi deme... öyle değil mi Yusuf?"

Yusuf da nerden çıktı demeyin, bekçi bekçi polisin yanındaki.

Bekçi Yusuf, bin kez yinelenmiş bu sözleri duymuyordu bile. Adı düşününce ortalığa uyandı:

"Öyledir amirim..." derken elindeki düdüğün zincirini sallayarak sağ işaret parmağına sardı.  Hışımla bir adım atıp çocuğun tepesine dikildi.

"Kalk kalk, yatma orda it eniği gibi." diye hırladı.

Adamların şakası yoktu.

"Gidecek yerim yok" dediğini Yusuf'tan başkası duymadı.

O da inceden:

"Olabilir, dedi, beni hiç ilagadar etmez."

Kalktın... karanlığa yürüdün. Bilmediğin yıkık bir duvarın öte yanına geçtin... dibinde uyuya kaldın. Ne kadar oldu kim bilir. Uyuşmuştu her yanın.

Bilmediğin bir sokakta fal ötesi başlamıştı. ?


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006