|
Sıkıntıyla Geçen Gün
Mahmut Yağmur
"Özverili köy öğretmenlerine"
Meşeli köyü
öğretmeni Rıza Gülmez, belleğinden silinmeyecek bir gün
yaşadı. İlk derse girer girmez, belindeki ve kasıklarındaki
sancı azdı. Karnı, ateşe tutulan davul derisi gibi gerildi.
Boynunun damarları, susuz kalan kamış gibi sertleşti. Bir
neden uydurarak ayakyoluna gitti. Dişlerini sıkarak ıkındı.
Ama, bir damla çiş yapamadı. Kasılmış bir yüzle dersliğe
döndü. Çektiği acıyı gizledi. Zorla gülümseyerek, sıraların
arasında gezinde. Öğrencilerin saçlarını okşadı. Sorularını
yanıtladı. Ödevlerine göz gezdirdi ve yanlışlarını düzeltti.
Karatahtaya, işlediği konuyla ilgili biçimler çizdi.
Birinci
ders bitince, öğrencileri bahçeye saldı. Dersliği
havalandırmak için, pencereleri açtı. Cebinden bir cığara
çıkararak yaktı. Acı dumanı, derin derin içine çekti. Birden
midesi bulandı. Belindeki ve kasıklarındaki sancı zonkladı.
Kusmak ve çiş yapmak için, ayakyoluna seğirtti. Pantolonunun
düğmelerini çabuk çabuk çözdü. Donunu aşağıya indirerek
çömeldi. Önce, geriye kaykılarak ıkındı. Ikınması bir sonuç
vermedi. Sonra, öne doğru eğilerek öğürdü. Bu çabası da
sonuçsuz kaldı.
İkinci
derse, ayaklarını sürüyerek girdi. Sandalyesine yavaşça
oturdu. Bir öğrenciyi tahtaya kaldırdı. Çözmesi için, bir
çözgü (problem) sordu. Öğrenci çözgüyü çözmeye çabalarken,
gövdesini kemiren sancı yeğinleşti. Üstelik, iyice sıkıştı.
Bir neden uydurarak derslikten çıktı. Kendini, ayakyoluna
dar attı. Dizlerinin üzerine abanarak ıkındı. Gözlerini
sonuna değin açarak, kasıklarına çöreklenen ağılı suyun
dışarı fışkırmasını bekledi. Ama, beklediği olay
gerçekleşmedi. Yüzünü buruşturarak ayağa kalktı. Elleri
zangır zangır titreyerek, donunu ve pantolununu yukarı
çekti. Sendeleyerek dersliğe döndü.
Üçüncü ve
dördüncü derste, durumu daha da kötüleşti. Yürüyecek,
oturacak, eğilip doğrulacak gücü kalmadı. Bir ara, okulu
kapayıp evine dönmeyi düşündü. Okul tek öğretmenli
olduğundan, bu düşüncesinden caydı.
Güneş
Karadağ'ın doruğuna inerken, beşinci dersi bitirdi.
Öğrencileri, evlerine yolcu etti. Ders defterini, özenle
masanın gözüme yerleştirdi. Masanın köşesine tutunarak
dineldi. İki eliyle belini ve kasıklarını ovdu. Çektiği
acıdan kurtulmak umuduyla, soluğu ayakyolunda aldı.
Çömelerek, tüm gücüyle ıkındı. Ne yazık ki, yine düş
kırıklığına uğradı.
Okulda daha
fazla oyalanmadı. Ağır ağır evinin yolunu tuttu. Yolun
yarısında iyice sıkıştı. Altını kirleteceğinden korktuğu
için, adımlarını sıklaştırdı. Soluk soluğa, evinin avlusuna
ulaştı. Ayakyolunun kapısını tekmeyle açtı. Pantolonunun
düğmelerini çatır çatır söktü. Donunun lastiğini çekip
kopardı. Hiç sürez (vakit) yitirmeden, donunu aşağı indirip
çömeldi. Olanca gücüyle ıkınmaya başladı. Ikınırken, dişleri
alt dudağına gömüldü. Tırnakları, avuçlarına saplandı.
Alnında, boncuk boncuk ter toplandı. Buna karşın, bir damla
çiş yapamadı. Alınyazısına söverek ayağa kalktı. Kendi
kendine, "Yoksa gövdemdeki delikler tıkandı mı?" diye
söylendi. Sağ elini, tıkanmasından korktuğu deliklerin
üstünde gezdirdi. Pantolonunu ve donunu yukarı çekmeden
evine girdi.
Karısı
ocağın üstünden aldığı aş tenceresini sofraya koymak
üzereydi. Kocasını çok kötü bir durumda görünce, "Uy
anam!.." diye bir çığlık attı. Şaşkınlıktan, elindeki
tencereyi yere düşürdü. Sıcak aş, kilimin üstüne yayıldı.
Beşiğinde mışıl mışıl uyuyan bebeği, uyanarak viyaklamaya
başladı. Rıza Gülmez, bu gurultu patırdı arasında kendi
derdini unuttu. Karısını, "Korkacak bir şey yok^' diyerek
yatıştırdı. Ayakta duracak gücü kalmadığından, soyunmadan
sedirdeki döşeğe sırtüstü uzandı. Sırtüstü rahat edemeyince,
yüzükoyun döndü. Yüzükoyun döner dönmez, bağırsaklarındaki
gaz devinime geçti. Kasıkları, içi irin dolu bir yara gibi
sızladı. Beline yüzlerce bıçak saplandı. Karısının
yardımıyla ayağa kalktı. Ayaklarını sürüye sürüye ayakyoluna
gitti. Duvara tutunarak, ayakyolu deliğinin üstüne çömeldi.
Ellerini kapıya dayayarak ıkındı. Bağırsakları, yüksek sesle
guruldadı. Gurultuyu duyunca, "Her halde çiş yapacağım" diye
diye mırıldandı. Bu umudun verdiği güçle ıkınmayı
sıklaştırdı. Her ıkınışında karnının içinde yüzlerce top
patladı; binlerce makineli tüfek takırdadı. Dört gözle
beklediği şeyi görmek için, eğilerek altına baktı. Altının
kupkuru olduğunu görünce, boğazına koskocaman bir hıçkırık
düğümlendi. Ağlamamak için, dişlerini birbirlerine
kenetledi. Buna karşın, gözyaşlarının kavruk yüzüne akmasını
önleyemedi.
Ayakyolundan, bitkin durumda çıktı. Eve girerken kol yeniyle
gözyaşlarını kuruladı. Karısıyla konuşmadan döşeğe uzandı.
Yorganı başına çektikten sonra, gövdesini incelemeye
koyuldu. Ellerini, karnında ve takım taklavatının üzerinde
dolaştırdı. Karnının ve sidik torbasının, tulum gibi
şiştiğinin ayrımına vardı. Bununla yetinmedi. Sağ elini,
yüreğinin üstüne koydu. Yüreğinin, yaralı bir serçe gibi
çırpındığını algıladı. Bununla da yetinmedi. Sağ
başparmağını, sol bileğinin iç kısmına dayadı. Nabzının
vuruşunun çok cılız olduğunu saptadı.
Saptadığı
bulgulardan şu sonucu çıkardı: Kasıklarını kemiren sancıdan
kurtulması olanaksızdı. Yaşamı, bu gece ölümle
noktalanacaktı. Bu yargıya varınca, Ağrı'nın bir köyünde
yoksulluğun pençesinde çırpınarak yaşayan anasını ve
babasını anımsadı. Duyguları akyelin etkisinde kalan
denizler gibi kabardı. Gözlerinin muslukları sonuna değin
açıldı. Çağıl çağıl akan gözyaşları, kıraç toprakları
andıran yüzünü yıkadı. Ağlayınca, çektiği amansız sancı
azalır gibi oldu. Oflayarak, görev süresini hesaplamaya
koyuldu. Elde ettiği sonuç, sözcüğün tam anlamıyla
korkunçtu. Bu gece ölürse, karısına ve kızına aylık
bağlanmazdı. Karısına dul, kızına öksüz aylığı
bağlanabilmesi için, on beş gün sonra ölmesi gerekirdi.
Çünkü, ünlü "Memurin Kanunu"nun buyruğu kesinkes böyleydi
(1).
Bir süre,
derin konuların burgacında çırpındı. İnce eğirip sık dokudu.
Doluya koydu almadı, boşa koydu dolmadı. Sonunda, işi
oluruna bıraktı. Sırtüstü yatmaktan yorulduğu için, yana
dönmek istedi. Yana dönerken, kasıklarındaki sancı depreşti.
Kıvranarak, sancının dinmesini bekledi. Ne var ki, sancı
gitgide yoğunlaştı. Umarsız kalınca, emekliyerek döşekten
çıktı. Ellerinin ve dizlerinin üstünde, odanın ortasında
dört dönmeye başladı. Elleri ve dizleri acıyınca, kilimin
üstüne yüzükoyun uzandı. Yarasına kurt düşen teke gibi
çırpınıyordu. Olanca gücüyle kilimi tırnakladı. Kafasını,
duvarlara vurdu. Zordan, iki kez gaz çıkardı. Karısına,
"Beni ayakyoluna götür!" diye bağırdı. Tüm çabalarına
karşın, ayağa kalkmayı başaramadı. Karısının yardımıyla,
odanın bir köşesinde duran plastik leğenin üstüne çömeldi.
Utanarak ıkındı. İkinci ıkınışında, gürültülü biçimde
yellendi. Karısının yüzüne, özür dileyen gözlerle baktı.
Yaşamı boyunca, hiç kimsenin yanında öyle çirkin bir eylemde
bulunmadığını anımsadı. Demek ki, durumu çok ağırdı. Güzelim
acunda, son dakikalarını yaşıyordu. Birden, sinir dizgesinin
durduraçları (frenleri) bozuldu. Ağlamaya ve zangır zangır
titremeye başladı. "Tanrım, bana on beş gün daha yaşama
olanağı ver!" diye inledi. Duyduğu korkunun etkisiyle,
sesinin titremini (tonunu) ayarlayamadı. "Donuyorum!
Ölüyorum!" diye haykırdı. Sesi, toprak damlı odanın
duvarlarına çarparak yankılandı. Karısının yardımıyla,
plastik leğenin üstünden kalktı. Donunun çekilmesini
beklemeden, döşeğe boylu boyunca uzandı.
Karısı çok
hamarattı. Çabucak sobayı kurdu. Sobaya doldurduğu kuru meşe
odunlarını tutuşturdu. İyice ısıttığı höllüğü (elenmiş
toprağı), kocasının altına özenle yaydı. Yine iyice ısıttığı
bir tuğla paçasını da, bir beze sararak kasıklarının üstüne
yerleştirdi. Harıl harıl yanan sobaya, bir kucak dolusu odun
attı. Az sonra, toprak damlı küçük oda, ısı kusmaya başladı.
Aşırı
sıcak, etkisini hemen gösterdi. Rıza Gülmez, sapır sapır ter
döktü. Gövdesini kemiren ağrı ve sancı azıcık azaldı.
Karnındaki ve kasıklarındaki gerginlik gevşedi. Yüzüne
çöreklenen ölüm korkusu çözüldü. Soluk alıp vermesi düzeldi.
Karısına, "iyileşiyorum" dercesine gülümsedi. Sırtı acıdığı
ve vıcık vıcık ter içinde kaldığından yana dönmek için
kımıldadı. Kımıldayınca, bağırsaklarındaki gaz dalgalandı.
Kasıklarındaki sancı, acar bir tay gibi şahlandı. Zordan,
dili dışarı sarktı. Karnı, hava basılan deniz yatağı gibi
şişti. Hırıltılı bir sesle "Çişim geldi" diye inledi.
Karısı,
Rıza Gülmez'i sürükleyerek götürüp plastik leğenin üstüne
çömeltti. Düşmemesi için, omuzlarından sımsıkı tuttu.
"Haydi, ıkın yiğidim!" diye yalvardı.
Rıza Gülmezin elinde, ıkınmaktan başka
seçenek yoktu. Çektiği acıdan kurtulması, ıkınmasına
bağlıydı. Bu yüzden, olanca gücüyle ıkındı. Ikınır ıkınmaz,
karnının içinde bir kıyamet koptu. Ciğerleri, bağırsakları,
midesi birbirine karıştı. Üreter kanalı cayır cayır yandı.
Devinimlerini düzenleyen dizgin elinden kaçtı. Ikınması ve
öğürmesi sıklaştı. Ikındıkça gerisinden gaz çıktı. Öğürdükçe
ağzından acı sular aktı. İşemesini engelleyen nesne, üreter
kanalını yırtarak yol aldı.
Sürezin
akışı durmadı. Meşeli köyünün üstüne, koyu bir karanlık
çullandı. Odayı aydınlatan lambanın gazı azaldı. Sürekli
odun atılan sac saba, narçiçeği gibi kızardı. Kundağı
çözülen, altı temizlenen, karnı doyurulan bebek, sere serpe
yattığı yerde keyifli keyifli tepindi. Tombul elleriyle,
boşluğa biçimler (figürler) çizdi. Arada bir anasının, "Ikın
Rıza!" diye yalvarmasına, babasının ıhlamasına kulak
kabarttı. Kendisiyle konuşulduğunu sanarak, kıkırdadı ve
gülücükler yağdırdı.
Rıza
Gülmez, kızının attığı sevinç çığlıklarını duymadı. Tombul
elleriyle boşluğa çizdiği biçimleri görmedi. Plastik leğenin
üstünde ölüm ile yaşam arasında mekik dokudu. Sonunda üreter
kanalını tıkayan nesneyi, sidik torbasına düşürmeyi başardı.
Bu işi başarınca, azıcık rahatladı. Karısının yardımıyla,
plastik leğenin üstünden kalkarak döşeğe uzandı. Ne var ki,
döşeğe uzanır uzanmaz sidik torbasına ve sidik kanalına
amansız bir sızı saplandı. Sobanın harıl harıl yanmasına
karşın, titremesi arttı. "Donuyorum!" diye kıvrandı. Umarsız
kalan karısı, sobaya yeniden odun attı. Sobanın üstünde
kaynayan suyu, iki kovaya boşalttı. Kocasını soyarak,
sobanın yanına koyduğu büyük bakır leğenin içine oturttu.
Sırtını, karnını, kasıklarını, bacaklarını ovalayarak
yıkadı. Aşırı sıcak etkisini hemen gösterdi. Rıza Gülmez'in
titremesi durdu. Gövdesinden tomur tomur ter boşaldı.
Bağırsaklarındaki gaz, sidik torbasındaki ağılı su dışarı
çıkmak için devinime geçti. "Çişim geldi!" diye kıvrandı.
Karısının yardımıyla, bakır leğenin içinden çıktı. Plastik
leğenin üstüne güçlükle çömeldi. Tüm gücüyle ıkınınca,
leğenin içine birkaç damla kanlı sidik aktı. Odaya, sert bir
amonyak kokusu yayıldı. Dört gözle beklediği olay
gerçekleşince sevindi. Bu sevincin verdiği güçle, kaslarını
gererek ıkındı. Ikınır ıkınmaz, elektrik akımına
kapılmışcasına kasıldı. Sidik torbasının ve erkeklik
organının bin parçaya bölündüğünü sandı. Tüyler ürperten bir
çığlık attı. Attığı çığlığın hemen ardından, kanla karışık
bir sidik fışkırdı. Plastik leğenin içine, "pıt" diye ses
çıkaran bir nesne düştü. Bağırsaklarındaki gaz guruldayarak
boşaldı.
Rıza
Gülmez, plastik leğenin üstünden ıhlayarak doğruldu. Ölümün
pençesinden kurtulduğu için, derin bir "oh!.." çekti.
Alnından sızan terleri, elinin tersiyle sıyırarak yere
savurdu. Odayı havalandırmak için pencereyi araladı. Oda
yeterince havalanınca, pencereyi kapattı. Bir "cığara"
yakarak, iskemleye oturdu. İskemleye otururken, çıplak
olduğunun ayrımına vardı. Acı acı gülümseyerek, kızını
emziren karısına baktı. Mırıldanarak, yunak (hamam)
havlusunu beline doladı. Yeniden iskemleye oturdu.
Karısı, kızını uyutunca ayağa fırladı.
Plastik ve bakır leğeni çabucak temizledi. Böbrek taşını,
küçük bir kutuya sakladı. Sobanın üstünden, fokur fokur
kaynayan su kazanını indirdi. Kaynar suyu, yüzünü buhardan
koruyarak ılıttı. Kocasını, bakır leğenin içine oturtarak
güzelce yıkadı. Sonra, kendisi yıkandı. Leğenden, gövdesinin
tüm güzelliğini sergileyerek çıktı. Dolgun kalçalarını
kıvırarak kurulandı. İnce beline havluyu sararak, sedirin
kıyısına oturdu. At kuyruğu gibi uzun olan saçlarını taradı.
Oyalı yemenisini, özenle başına bağladı. Göğsü iyice açık
olan geceliğini giydi. Kendisine yutkunarak bakan kocasına,
çapkınca göz kırptı. Zıplayarak sedirden indi. Kıvrak bir
türkü mırıldanarak çay demledi. Sobanın üstünde, ekmek
kızarttı. Nar gibi kızarmış ekmeğe, burcu burcu kokan ve
tavşankanı çayı katık yaparak karınlarını doyurdular.
Lambayı kısarak yattılar.
Rıza
Gülmez, karısına sımsıkı sarıldı. Karısı, "Azgın!" diye
kıkırdadı. Yapay bir öfkeyle, kocasının kollarından
kurtuldu. Rıza Gülmez, homurdanarak arkasını döndü. Karısı,
"Hemen küsme Tanrı'nın delisi" diye sızlandı. Kocasının
ensesine öpücükler kondurdu. Duygu yüklü bir sesle, odanın
ortasında dört ayak üstünde dönerken, acı çığlıklar atarken,
kilimi tırnaklarken, Tanrı'dan on beş gün daha yaşama hakkı
istemesinin nedenini sordu. Rıza Gülmez soruyu duyunca,
yarasına tuz basılmışcasına kıvrandı. Kösnül duyguları
kanatlanıp uçtu. Yavaşça yön değiştirdi. Etkili bir sesle,
belli bir süre görev yapmadan ölen kamu görevlilerinin
eşlerine ve çocuklarına aylık bağlanmadığını anlattı.
Sözlerini, "Eğer bu gece ölseydim, dımdızlak ortada
kalırdınız" diye noktaladı.
Genç kadın,
akşamdan beri usuna takılan soruya yanıt alınca, duyguları
yatağından taştı. Zeytin karası gözleri buğulandı. Boğazına
kocaman bir hıçkırık düğümlendi.Ölümle pençeleşirken
bile,kendisini ve yavrusunu düşünen özverili kocasına
yeniden sarıldı. "Tanrım, ikimizi biryastıkta kocatsın!"
diye doya doya ağladı |