Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

  

Sıkıntıyla Geçen Gün

 

Mahmut Yağmur

 

"Özverili köy öğretmenlerine"

Meşeli köyü öğretmeni Rıza Gülmez, belleğinden silinmeyecek bir gün yaşadı. İlk derse girer girmez, belindeki ve kasıklarındaki sancı azdı. Karnı, ateşe tutulan davul derisi gibi gerildi. Boynunun damarları, susuz kalan kamış gibi sertleşti. Bir neden uydurarak ayakyoluna gitti. Dişlerini sıkarak ıkındı. Ama, bir damla çiş yapamadı. Kasılmış bir yüzle dersliğe döndü. Çektiği acıyı gizledi. Zorla gülümseyerek, sıraların arasında gezinde. Öğrencilerin saçlarını okşadı. Sorularını yanıtladı. Ödevlerine göz gezdirdi ve yanlışlarını düzeltti. Karatahtaya, işlediği konuyla ilgili biçimler çizdi.

Birinci ders bitince, öğrencileri bahçeye saldı. Dersliği havalandırmak için, pencereleri açtı. Cebinden bir cığara çıkararak yaktı. Acı dumanı, derin derin içine çekti. Birden midesi bulandı. Belindeki ve kasıklarındaki sancı zonkladı. Kusmak ve çiş yapmak için, ayakyoluna seğirtti. Pantolonunun düğmelerini çabuk çabuk çözdü. Donunu aşağıya indirerek çömeldi. Önce, geriye kaykılarak ıkındı. Ikınması bir sonuç vermedi. Sonra, öne doğru eğilerek öğürdü. Bu çabası da sonuçsuz kaldı.

İkinci derse, ayaklarını sürüyerek girdi. Sandalyesine yavaşça oturdu. Bir öğrenciyi tahtaya kaldırdı. Çözmesi için, bir çözgü (problem) sordu. Öğrenci çözgüyü çözmeye çabalarken, gövdesini kemiren sancı yeğinleşti. Üstelik, iyice sıkıştı. Bir neden uydurarak derslikten çıktı. Kendini, ayakyoluna dar attı. Dizlerinin üzerine abanarak ıkındı. Gözlerini sonuna değin açarak, kasıklarına çöreklenen ağılı suyun dışarı fışkırmasını bekledi. Ama, beklediği olay gerçekleşmedi. Yüzünü buruşturarak ayağa kalktı. Elleri zangır zangır titreyerek, donunu ve pantolununu yukarı çekti. Sendeleyerek dersliğe döndü.

Üçüncü ve dördüncü derste, durumu daha da kötüleşti. Yürüyecek, oturacak, eğilip doğrulacak gücü kalmadı. Bir ara, okulu kapayıp evine dönmeyi düşündü. Okul tek öğretmenli olduğundan, bu düşüncesinden   caydı.

Güneş Karadağ'ın doruğuna inerken, beşinci dersi bitirdi. Öğrencileri, evlerine yolcu etti. Ders defterini, özenle masanın gözüme yerleştirdi. Masanın köşesine tutunarak dineldi. İki eliyle belini ve kasıklarını ovdu. Çektiği acıdan kurtulmak umuduyla, soluğu ayakyolunda aldı. Çömelerek, tüm gücüyle ıkındı. Ne yazık ki, yine düş kırıklığına uğradı.

Okulda daha fazla oyalanmadı. Ağır ağır evinin yolunu tuttu. Yolun yarısında iyice sıkıştı. Altını kirleteceğinden korktuğu için, adımlarını sıklaştırdı. Soluk soluğa, evinin avlusuna ulaştı. Ayakyolunun kapısını tekmeyle açtı. Pantolonunun düğmelerini çatır çatır söktü. Donunun lastiğini çekip kopardı. Hiç sürez (vakit) yitirmeden, donunu aşağı indirip çömeldi. Olanca gücüyle ıkınmaya başladı. Ikınırken, dişleri alt dudağına gömüldü. Tırnakları, avuçlarına saplandı. Alnında, boncuk boncuk ter toplandı. Buna karşın, bir damla çiş yapamadı. Alınyazısına söverek ayağa kalktı. Kendi kendine, "Yoksa gövdemdeki delikler tıkandı mı?" diye söylendi. Sağ elini, tıkanmasından korktuğu deliklerin üstünde gezdirdi. Pantolonunu ve donunu yukarı çekmeden evine girdi.

Karısı ocağın üstünden aldığı aş tenceresini sofraya koymak üzereydi. Kocasını çok kötü bir durumda görünce, "Uy anam!.." diye bir çığlık attı. Şaşkınlıktan, elindeki tencereyi yere düşürdü. Sıcak aş, kilimin üstüne yayıldı. Beşiğinde mışıl mışıl uyuyan bebeği, uyanarak viyaklamaya başladı. Rıza Gülmez, bu gurultu patırdı arasında kendi derdini unuttu. Karısını, "Korkacak bir şey yok^' diyerek yatıştırdı. Ayakta duracak gücü kalmadığından, soyunmadan sedirdeki döşeğe sırtüstü uzandı. Sırtüstü rahat edemeyince, yüzükoyun döndü. Yüzükoyun döner dönmez, bağırsaklarındaki gaz devinime geçti. Kasıkları, içi irin dolu bir yara gibi sızladı. Beline yüzlerce bıçak saplandı. Karısının yardımıyla ayağa kalktı. Ayaklarını sürüye sürüye ayakyoluna gitti. Duvara tutunarak, ayakyolu deliğinin üstüne çömeldi. Ellerini kapıya dayayarak ıkındı. Bağırsakları, yüksek sesle guruldadı. Gurultuyu duyunca, "Her halde çiş yapacağım" diye diye mırıldandı. Bu umudun verdiği güçle ıkınmayı sıklaştırdı. Her ıkınışında karnının içinde yüzlerce top patladı; binlerce makineli tüfek takırdadı. Dört gözle beklediği şeyi görmek için, eğilerek altına baktı. Altının kupkuru olduğunu görünce, boğazına koskocaman bir hıçkırık düğümlendi. Ağlamamak için, dişlerini birbirlerine kenetledi. Buna karşın, gözyaşlarının kavruk yüzüne akmasını önleyemedi.

Ayakyolundan, bitkin durumda çıktı. Eve girerken kol yeniyle gözyaşlarını kuruladı. Karısıyla konuşmadan döşeğe uzandı. Yorganı başına çektikten sonra, gövdesini incelemeye koyuldu. Ellerini, karnında ve takım taklavatının üzerinde dolaştırdı. Karnının ve sidik torbasının, tulum gibi şiştiğinin ayrımına vardı. Bununla yetinmedi. Sağ elini, yüreğinin üstüne koydu. Yüreğinin, yaralı bir serçe gibi çırpındığını algıladı. Bununla da yetinmedi. Sağ başparmağını, sol bileğinin iç kısmına dayadı. Nabzının vuruşunun çok cılız olduğunu saptadı.

Saptadığı bulgulardan şu sonucu çıkardı: Kasıklarını kemiren sancıdan kurtulması olanaksızdı. Yaşamı, bu gece ölümle noktalanacaktı. Bu yargıya varınca, Ağrı'nın bir köyünde yoksulluğun pençesinde çırpınarak yaşayan anasını ve babasını anımsadı. Duyguları akyelin etkisinde kalan denizler gibi kabardı. Gözlerinin muslukları sonuna değin açıldı. Çağıl çağıl akan gözyaşları, kıraç toprakları andıran yüzünü yıkadı. Ağlayınca, çektiği amansız sancı azalır gibi oldu. Oflayarak, görev süresini hesaplamaya koyuldu. Elde ettiği sonuç, sözcüğün tam anlamıyla korkunçtu. Bu gece ölürse, karısına ve kızına aylık bağlanmazdı. Karısına dul, kızına öksüz aylığı bağlanabilmesi için, on beş gün sonra ölmesi gerekirdi. Çünkü, ünlü "Memurin Kanunu"nun buyruğu kesinkes böyleydi (1).

Bir süre, derin konuların burgacında çırpındı. İnce eğirip sık dokudu. Doluya koydu almadı, boşa koydu dolmadı. Sonunda, işi oluruna bıraktı. Sırtüstü yatmaktan yorulduğu için, yana dönmek istedi. Yana dönerken, kasıklarındaki sancı depreşti. Kıvranarak, sancının dinmesini bekledi. Ne var ki, sancı gitgide yoğunlaştı. Umarsız kalınca, emekliyerek döşekten çıktı. Ellerinin ve dizlerinin üstünde, odanın ortasında dört dönmeye başladı. Elleri ve dizleri acıyınca, kilimin üstüne yüzükoyun uzandı. Yarasına kurt düşen teke gibi çırpınıyordu. Olanca gücüyle kilimi tırnakladı. Kafasını, duvarlara vurdu. Zordan, iki kez gaz çıkardı. Karısına, "Beni ayakyoluna götür!" diye bağırdı. Tüm çabalarına karşın, ayağa kalkmayı başaramadı. Karısının yardımıyla, odanın bir köşesinde duran plastik leğenin üstüne çömeldi. Utanarak ıkındı. İkinci ıkınışında, gürültülü biçimde yellendi. Karısının yüzüne, özür dileyen gözlerle baktı. Yaşamı boyunca, hiç kimsenin yanında öyle çirkin bir eylemde bulunmadığını anımsadı. Demek ki, durumu çok ağırdı. Güzelim acunda, son dakikalarını yaşıyordu. Birden, sinir dizgesinin durduraçları (frenleri) bozuldu. Ağlamaya ve zangır zangır titremeye başladı. "Tanrım, bana on beş gün daha yaşama olanağı ver!" diye inledi. Duyduğu korkunun etkisiyle, sesinin titremini (tonunu) ayarlayamadı. "Donuyorum! Ölüyorum!" diye haykırdı. Sesi, toprak damlı odanın duvarlarına çarparak yankılandı. Karısının yardımıyla, plastik leğenin üstünden kalktı. Donunun çekilmesini beklemeden, döşeğe boylu boyunca uzandı.

Karısı çok hamarattı. Çabucak sobayı kurdu. Sobaya doldurduğu kuru meşe odunlarını tutuşturdu. İyice ısıttığı höllüğü (elenmiş toprağı), kocasının altına özenle yaydı. Yine iyice ısıttığı bir tuğla paçasını da, bir beze sararak kasıklarının üstüne yerleştirdi. Harıl harıl yanan sobaya, bir kucak dolusu odun attı. Az sonra, toprak damlı küçük oda, ısı kusmaya başladı.

Aşırı sıcak, etkisini hemen gösterdi. Rıza Gülmez, sapır sapır ter döktü. Gövdesini kemiren ağrı ve sancı azıcık azaldı. Karnındaki ve kasıklarındaki gerginlik gevşedi. Yüzüne çöreklenen ölüm korkusu çözüldü. Soluk alıp vermesi düzeldi. Karısına, "iyileşiyorum" dercesine gülümsedi. Sırtı acıdığı ve vıcık vıcık ter içinde kaldığından yana dönmek için kımıldadı. Kımıldayınca, bağırsaklarındaki gaz dalgalandı. Kasıklarındaki sancı, acar bir tay gibi şahlandı. Zordan, dili dışarı sarktı. Karnı, hava basılan deniz yatağı gibi şişti. Hırıltılı bir sesle "Çişim geldi" diye inledi.

Karısı, Rıza Gülmez'i sürükleyerek götürüp plastik leğenin üstüne çömeltti. Düşmemesi için, omuzlarından sımsıkı tuttu. "Haydi, ıkın yiğidim!" diye yalvardı.

Rıza Gülmezin elinde, ıkınmaktan başka seçenek yoktu. Çektiği acıdan kurtulması, ıkınmasına bağlıydı. Bu yüzden, olanca gücüyle ıkındı. Ikınır ıkınmaz, karnının içinde bir kıyamet koptu. Ciğerleri, bağırsakları, midesi birbirine karıştı. Üreter kanalı cayır cayır yandı. Devinimlerini düzenleyen dizgin elinden kaçtı.  Ikınması ve öğürmesi sıklaştı. Ikındıkça gerisinden gaz çıktı. Öğürdükçe ağzından acı sular aktı.  İşemesini engelleyen nesne, üreter kanalını yırtarak yol aldı.

Sürezin akışı durmadı. Meşeli köyünün üstüne, koyu bir karanlık çullandı. Odayı aydınlatan lambanın gazı azaldı. Sürekli odun atılan sac saba, narçiçeği gibi kızardı. Kundağı çözülen, altı temizlenen, karnı doyurulan bebek, sere serpe yattığı yerde keyifli keyifli tepindi. Tombul elleriyle, boşluğa biçimler (figürler) çizdi. Arada bir anasının, "Ikın Rıza!" diye yalvarmasına, babasının ıhlamasına kulak kabarttı. Kendisiyle konuşulduğunu sanarak, kıkırdadı ve gülücükler yağdırdı.

Rıza Gülmez, kızının attığı sevinç çığlıklarını duymadı. Tombul elleriyle boşluğa çizdiği biçimleri görmedi. Plastik leğenin üstünde ölüm ile yaşam arasında mekik dokudu. Sonunda üreter kanalını tıkayan nesneyi, sidik torbasına düşürmeyi başardı. Bu işi başarınca, azıcık rahatladı. Karısının yardımıyla, plastik leğenin üstünden kalkarak döşeğe uzandı. Ne var ki, döşeğe uzanır uzanmaz sidik torbasına ve sidik kanalına amansız bir sızı saplandı. Sobanın harıl harıl yanmasına karşın, titremesi arttı. "Donuyorum!" diye kıvrandı. Umarsız kalan karısı, sobaya yeniden odun attı. Sobanın üstünde kaynayan suyu, iki kovaya boşalttı. Kocasını soyarak, sobanın yanına koyduğu büyük bakır leğenin içine oturttu. Sırtını, karnını, kasıklarını, bacaklarını ovalayarak yıkadı. Aşırı sıcak etkisini hemen gösterdi. Rıza Gülmez'in titremesi durdu. Gövdesinden tomur tomur ter boşaldı. Bağırsaklarındaki gaz, sidik torbasındaki ağılı su dışarı çıkmak için devinime geçti. "Çişim geldi!" diye kıvrandı. Karısının yardımıyla, bakır leğenin içinden çıktı. Plastik leğenin üstüne güçlükle çömeldi. Tüm gücüyle ıkınınca, leğenin içine birkaç damla kanlı sidik aktı. Odaya, sert bir amonyak kokusu yayıldı. Dört gözle beklediği olay gerçekleşince sevindi. Bu sevincin verdiği güçle, kaslarını gererek ıkındı. Ikınır ıkınmaz, elektrik akımına kapılmışcasına kasıldı. Sidik torbasının ve erkeklik organının bin parçaya bölündüğünü sandı. Tüyler ürperten bir çığlık attı. Attığı çığlığın hemen ardından, kanla karışık bir sidik fışkırdı. Plastik leğenin içine, "pıt" diye ses çıkaran bir nesne düştü. Bağırsaklarındaki gaz guruldayarak boşaldı.

Rıza Gülmez, plastik leğenin üstünden ıhlayarak doğruldu. Ölümün pençesinden kurtulduğu için, derin bir "oh!.." çekti. Alnından sızan terleri, elinin tersiyle sıyırarak yere savurdu. Odayı havalandırmak için pencereyi araladı. Oda yeterince havalanınca, pencereyi kapattı. Bir "cığara" yakarak, iskemleye oturdu. İskemleye otururken, çıplak olduğunun ayrımına vardı. Acı acı gülümseyerek, kızını emziren karısına baktı. Mırıldanarak, yunak (hamam) havlusunu beline doladı. Yeniden iskemleye oturdu.

Karısı, kızını uyutunca ayağa fırladı. Plastik ve bakır leğeni çabucak temizledi. Böbrek taşını, küçük bir kutuya sakladı. Sobanın üstünden, fokur fokur kaynayan su kazanını indirdi. Kaynar suyu, yüzünü buhardan koruyarak ılıttı. Kocasını, bakır leğenin içine oturtarak güzelce yıkadı. Sonra, kendisi yıkandı. Leğenden, gövdesinin tüm güzelliğini sergileyerek çıktı. Dolgun kalçalarını kıvırarak kurulandı. İnce beline havluyu sararak, sedirin kıyısına oturdu. At kuyruğu gibi uzun olan saçlarını taradı. Oyalı yemenisini, özenle başına bağladı. Göğsü iyice açık olan geceliğini giydi. Kendisine yutkunarak bakan kocasına, çapkınca göz kırptı. Zıplayarak sedirden indi. Kıvrak bir türkü mırıldanarak çay demledi. Sobanın üstünde, ekmek kızarttı. Nar gibi kızarmış ekmeğe, burcu burcu kokan ve tavşankanı çayı katık yaparak karınlarını doyurdular. Lambayı kısarak yattılar.

Rıza Gülmez, karısına sımsıkı sarıldı. Karısı, "Azgın!" diye kıkırdadı. Yapay bir öfkeyle, kocasının kollarından kurtuldu. Rıza Gülmez, homurdanarak arkasını döndü. Karısı, "Hemen küsme Tanrı'nın delisi" diye sızlandı. Kocasının ensesine öpücükler kondurdu. Duygu yüklü bir sesle, odanın ortasında dört ayak üstünde dönerken, acı çığlıklar atarken, kilimi tırnaklarken, Tanrı'dan on beş gün daha yaşama hakkı istemesinin nedenini sordu. Rıza Gülmez soruyu duyunca, yarasına tuz basılmışcasına kıvrandı. Kösnül duyguları kanatlanıp uçtu. Yavaşça yön değiştirdi. Etkili bir sesle, belli bir süre görev yapmadan ölen kamu görevlilerinin eşlerine ve çocuklarına aylık bağlanmadığını anlattı. Sözlerini, "Eğer bu gece ölseydim, dımdızlak ortada kalırdınız" diye noktaladı.

Genç kadın, akşamdan beri usuna takılan soruya yanıt alınca, duyguları yatağından taştı. Zeytin karası gözleri buğulandı. Boğazına kocaman bir hıçkırık düğümlendi.Ölümle pençeleşirken bile,kendisini ve yavrusunu düşünen özverili kocasına yeniden sarıldı. "Tanrım, ikimizi biryastıkta kocatsın!" diye doya doya ağladı


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006