|
İslam
Kalvenciliği ?!
Ertuğrul
Efeoğlu
Başbakan
Erdoğan'ın özel danışmanı C. Zapsu'nun eşi Beyza Zapsu,
içinde kendisi gibi birkaç bayan arkadaşının da bulunduğu
küçük bir toplulukla birlikte bir camide erkeklerle saf
tutup başı açık biçimde namaz kılıyormuş. 2006 yılının ilk
aylarında çeşitli gazeteler bunu yazdı, televizyonlar
gösterdi. Gazeteciler konuyu kendilerince işlediler. Gene
gazetelerin yazdığına göre, topluluğun üyelerine hangi
tarikata bağlı oldukları sorulduğunda, üyeler, hiçbir
tarikatın üyesi olmadıklarını, Atatürkçü oldukları için
böyle davrandıklarını söylemişler.
Çeşitli
gazetelerde bu konuya ilişkin yorumlar, görüşler yayımlandı.
Daha ilk yorumlar bile kesin birer yargı niteliğindeydi. Bu
yargı şuydu: Türkiye'de İslam Kalvenciliği başlamıştır!
Bu yargı,
biz Türklerin toplumsal ve ekinsel özelliklerini ne yapıp
edip kısa yoldan başka yerlere, özellikle de Avrupa'ya
yapıştırma güdüsünden kaynaklanıyor gibi görünüyor. Oysa
Avrupa'nın neresi olduğu bile tartışmalıdır. Örneğin, İsveç
de, İspanya da Avrupa anakarasında yer alan AB üyesi
ülkelerdendir. Bu ortaklıklarına karşın, bu iki ülkeyi
birbirinden ayıran yanlar birbirine benzeyen yanlarından
daha az değildir ve ayrımlar oldukça derindir. Benzer
karşılaştırmalar AB üyesi bütün ülkeler için kolayca
yapılabilir. Fransa, Almanya, İsviçre, İngiltere, Danimarka
ve Hollanda kendilerini Avrupalı (Batı Avrupalı) olarak
görürken, Avrupa anakarasının öbür ülkelerini -Rönesans'ın
beşiği olan İtalya'yı bile-Avrupalı saymazlar
Öte yandan,
Avrupalılığın ana bileşenlerinden birinin de Hıristiyanlık
olduğunu sanmak büyük yanlıştır. Çünkü çağdaş Avrupa, Reform
yoluyla Hıristiyanlığın zincirlerinden 16. yüzyılda kurtulup
bilim ile us üzerinde yükselerek oluşmuştur.
Eskil Yunan
uygarlığı 16. yüzyılda oluşmaya başlayan çağdaş Avrupa
değerleri için bir örnekçe oluşturmuştur. Buna karşın, Batı
Avrupalılar günümüz Yunanistanını Avrupalı olarak değil,
Doğunun kapısı olarak görürler. Bu yerleşmiş bir görüştür.
Yunanlıların pek çok alanda Avrupalı sayılamayacağına
ilişkin yerleşmiş imgeler tartışma konusu bile olamaz.
Örneğin kadınlara uygulanan olumsuz ayrımcılık konusunda
Yunanistan yalnızca Avrupa'nın değil, bütün dünyanın önde
gelen ülkelerindendir. Le Monde gazetesinde 9 Haziran
2006'da yayımlanan bir haber yorumda Yunanistan'da
gelenekçiliğin ve "maço" erkek egemenliğinin AB değerleri
içinde önemli bir sorun olduğu işlenmektedir. Bununla
birlikte, karılarını ya da sevgililerini döven erkekler
konusunda Fransa'nın alnının de hiç ak olmadığı bilinen bir
gerçektir. Fransa'da da pek çok kadın kocalarından ve / ya
da sevgililerinden bolca dayak yemektedir. Oysa Fransa
"gelişmiş" ülkeler arasında yer almaktadır; ama kadın
ayrımcılığı konusunda pek de parlak olmayan durumu
ortadadır. Bu da şunu göstermektedir: Gerçek anlamda
gelişmişlik, düşünsel tabana dayanan geniş kapsamlı
ilericiliğin toplumun bütün katmanlarınca özümsenmesiyle
sağlanabilir.
Bu
bakımdan, düşünsel bir tabana dayanan ilerici davranışları
anlayışla karşılamak gerekir. Toplumsal "zihin açıklığı" bu
tür çeşitlilikleri gereksinir. Bu açıdan, Bayan Zapsu'nun da
içinde bulunduğu küçük topluluğu serinkanlı bir biçimde
değerlendirmeye çalışmak yerinde olur. Bu konuda aşırı
genellemelerden kaçınılmalı, yapay yakıştırmalardan uzak
durulmalıdır.
Kalvencilik
Nedir?
Kalvencilik
(Calvinisme), Calvin (1509-1564) adlı bir Fransızın
oluşturduğu dinsel öğretidir. Bu öğretinin ilk kaynağı
Lutherciliktir. Luther (1483-1546) Reform'u Almanya'da
başlatan bir Almandır. Calvin, temel olarak Luthercilikten
etkilenmiş olmakla birlikte kimi ayrıntılarda Luther'in
görüşlerinden ayrılır. Batı Avrupalı bu iki din Reformcusu,
Rönesans döneminde yaşamışlardır. Rönesans'ın temel
güdümleyicisi "hümanizm"dir. Hümanist düşüncenin çıkış
noktası da insandır, varış noktası da insandır. Hümanizmin
ülküsü, insanı yüceltmektir. Bu yüceltme ülküsü, insanı
-başta göksel inaklar olmak üzere- bütün düşünsel
zincirlerden kurtarmayı erek edinir. Böylece insan
toplulukları dinsel paydaşlığa göre değil, tutumsal ve
akçasal ilişkilere göre yeniden yapılanır. İşte, bu dönem,
uluslaşma sürecinin başladığı dönemdir.
Uluslaşma
sürecinin itici toplumsal gücü daha çok "küçük burjuva" da
denilen kenter sınıfıdır. O dönemin kenterleri, kentlerde
yaşayan marangoz, demirci, saraç, sobacı, kunduracı gibi
zanaatkarlardan ve bakkal, tuhafiyeci, manifaturacı, manav
gibi tecimenlerden, dolayısıyla onların ailelerinden
oluşmaktaydı. Üretimleriyle ve alışverişleriyle topluma
varsıllık kazandıran bu sınıf, hiçbir şey üretmeyen soylular
sınıfının -saygınlık açısından- oldukça altındaydı. Çünkü
Vatikan (Katoliklik/Papalık), Hıristiyanlığı bu biçimde
yorumluyor, böyle bir toplumsal katmanlaşmayı yüzyıllardır
dayatıyordu. Ortaçağ boyunca ezilip sömürülmüş olan hiçbir
toplumsal sınıfın, hiçbir katmanın Vatikan'ın buyruklarına
karşı çıkacak gücü de yoktu, yeterli din bilgisi de yoktu.
Çünkü Kutsal Kitap, İncil, halktan hiç kimsenin bilmediği
bir dilde, Latince yazılmıştı. Kutsal Kitap'ın yorumunu da
böylece bir tek Papalık yapabilir, yukarıdan aşağıya doğru
örgütlenmiş Kilise kurumu, bu yorumu korkutmaca yöntemiyle
halk katında yürütürdü.
İlk kez
Almanya'da Luther, Kutsal Kitap'ı 1521 yılından başlayarak
Almanların anlayabileceği biçimde Latinceden Almancaya
çevirdi. Kutsal Kitap'ı anadilinde okuyacak olan Alman
halkının, Tanrı'yla ilişkisinde Kilise'nin aracılığına
gereksinmesi de artık kalmayacak, Kilisenin baskıcı
yönlendirmesine boyun da eğmeyecekti. Dolayısıyla Kilise,
toplumsal bir baskı ve sömürü kurumu olmaktan çıkacaktı.
Kutsal Kitap'ın ulusal dile çevrilmesi, soylular sınıfının
haksız egemenliğine içerleyen kenterler için bulunmaz bir
kurtuluş olmuştu.
Calvin de
Fransa'da 1536 yılında Latince bir kitap yazar. Bu kitabı
1560'ta bir kez de Fransızca kaleme alır. Kitabın adı çok
ilginçtir: Hıristiyan Din Kurumu (L'lnstitution de la
religion chretienne). Kitabın adındaki ilginçlik "kurum"
sözcüğündedir. Bu sözcük, Hıristiyanlığı göksel ve soyut bir
buyruk olmaktan çıkarmakta, ona yersel ve toplumsal bir
nitelik kazandırmaktadır. Dolayısıyla toplumsal piramidin
katmanları arasındaki öncelik sırası tartışmaya
açılmaktadır. Toplumun varsıllaşmış olan sınıfını oluşturan
kenter sınıfı, toplumun yönetimini de ele geçirmek
istemektedir. Başka bir deyişle, yasaları, dinsel yorumları,
toplumsal kurumları, iş yaşamını, gündelik yaşamı kendi
çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirmek istemektedir.
İşte bu büyük karşıtlık Batı Avrupa'da çok kan dökülmesine
yol açmıştır.
Kalvenci
öğretinin üç temel ilkesi vardır: 1) İsteyen herkes, hiçbir
aracının yorumuna gerek duymadan, Kutsal Kitap'ı kendi
dilinde okuyup anlamalıdır. 2) Âdem ile Havva'nın Şeytan'a
uyarak işlemiş oldukları "İlk Günah", insanın doğuştan
günahkâr olmasına yol açar. 3) İnsan, iyi işler yapmakla ve
sofuca yaşamakla günahtan arınıp kurtuluşa eremez; her insan
doğmadan önce alnına ne yazılmışsa yeryüzünde onu çeker.
Alnına cennet yazılmışsa öbür dünyada cennete gider,
cehennem yazılmışsa cehenneme gider. Cennete gidecek olanlar
Tanrı'ca önceden "seçilmiş" olan kişilerdir. Bu yazgıyı
hiçbir şey değiştiremez.
İnsanı
karamsarlığa iten üçüncü ilke (alınyazısının değişmezliği
ilkesi), gerçekte Katolik Kilisesi'nin sömürüsüne son
vermeye yönelik oldukça yürekli bir girişimdir. Çünkü
Katolik Kilisesi, Kiliseye para bağışında bulunan
Hıristiyanlara "bağışlanma belgesi" (Indulgence) vermekte;
çok bağışta bulunanlara Cennet'ten iyi bir yer ayırmaktadır.
Alınyazısının değişmezliği ilkesi, bin yıllık bu din
sömürüsünü sona erdirmeyi amaçlamaktadır.
Bu
girişimin kanlı biçimde bastırılmaya çalışılmasında
anlaşılmayacak yan yoktur. Egemen güçlere Tanrısal haklar
veren devlet dini Katoliklik, Hıristiyanlığın bu tür yeni
yorumlarını hoş görecek değildir. Kanlı çarpışmalar,
toplumun iş bilen, yaratıcı ve üretici kesiminin -özellikle
tecimen kenterlerin- Fransa'dan kaçıp Cenevre'ye,
Hollanda'ya, İngiltere'ye, Almanya'ya göç etmesine yol
açmıştır. Bu kesimden kimi topluluklar Osmanlı
İmparatorluğu'na da sığınmak istemişlerdir. Çünkü Osmanlı
imparatorluğu Kalvenciliğin ve Lutherciliğin Avrupa'daki
başlıca destekçilerinden olmuştur: "Katoliklere karşı
Lütercilerle Kalvencileri (Calvinist) desteklemek ve korumak
Avrupa'da Osmanlı politikasının temel taşlarından biri
olmuştur. (...) Osmanlı korumasındaki Macaristan,
Avrupalıları 'Kalventürkçülükten' söz etmeye başlatacak
kadar etkin Kalvencilik kalesi olacaktı" (Halil İnalcık,
Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ, YKY, 2003, s.42). Bu
konuda Niyazi Berkes'in Türkiye'de Çağdaşlaşma (Doğu-Batı
Yay., 1978) adlı yapıtı da değerli bilgilerle doludur.
Türkiye
Müslümanlığı
Türklerin
Müslümanlığı, Mevlâna (1207-1273), Hacı Bektaş Veli
(1210-1271), Yunus Emre (13.yy sonları-14.yy başları),
Kaygusuz Abdal (d. 1341), Hacı Bayram Veli (1352-1430), Pir
Sultan Abdal (16.yy ortaları) gibi hümanist Türk
gizemcilerinin yorumlarıyla olabildiğince yersel ve insancıl
nitelik kazanmış olan bir Müslümanlıktır. Öte yandan Anadolu
Türkleri, salt din adına örgütlenmiş herhangi bir dinsel
kurumun yaptırımlarla güçlendirilmiş baskısı altında
yaşamamışlardır. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu ulu önder
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk halkının bu tarihsel
birikimini bildiği için, Kuran'ın Türkçesini büyük bir
sorunla karşılaşmadan ulusuna armağan edebilmiştir.
Kimi köşe
yazarları Türkiye'deki sanayi ve tecimenlik alanlarındaki
gelişmelerin düşünsel kaynağının, adına İslam Kalvenciliği
dedikleri dinsel bir yapılanmada olduğunu ileri
sürebilmişler, dahası bu dinsel-düşünsel yapılanmanın beş
altı yıldır ABD'de yaşamakta olan Fethullah Gülen'e
dayandığını anıştırmışlardır.
Bu
yakıştırmanın aşırılığını görebilmek için Kalvenciliğin
yukarıda sıralanan üç ilkesini Türkiye Müslümanlığı
açısından gözden geçirelim:
1) Türk
halkı, Müslümanlığın Kutsal kitabı Kuran'ı Atatürk sayesinde
kendi dilinde okuyabilmektedir. 2) Müslümanlık "ilk günah"
diye bir kavramla insanları suçlamaz. Müslümanlığa göre, söz
konusu dinsel söylencede, Tanrı insanları değil, Şeytanı
suçlar. İnsanları, Şeytanın bu ilk aldatmasına benzer
durumlara düşmemeleri için uyarır. 3) Müslümanlıkta da
alınyazısı vardır. Ancak bu, Kalvenciliğin karamsar
alınyazısı ilkesinin tersine, iyimser bir alınyazısı
inancıdır. Bu inanca göre, inanan kişi, kötülükten kaçınıp
iyi işler yaparsa sonsuz, kurtuluşa kesinlikle erecektir.
Bu
karşılaştırma ışığında, Bayan Zapsu ile arkadaşlarının
davranışlarını Kalvencilikle bağdaştırabilir miyiz? Öte
yandan, bu girişimde F. Gülen'in işlevinin ne olduğu
anlaşılamamaktadır. Çünkü Gülen'in savunduğu Müslümanlık,
Türkiye Müslümanlığının tarihsel ve hümanist kazanımlarını
bir anlamda geriye çevirmeyi önermektedir. Örneğin, Kuran'ın
anadilde değil de Arapça okumasının salık veriliyor olması
Kalvenciliğin ilk ilkesiyle nasıl bağdaştırabilir?..
Her şey bir
yana, Hıristiyanlık ile Müslümanlık arasında benzeşimler ya
da yakınlıklar kurma çabaları açıkça vardır. Bu çabaların
öncüsü de Vatikan'a buyur edilmiş olan F. Gülendir. Bu
öncülük, Müslümanlığa bir dizi "yenilik" getirmiştir: Noel'e
öykünülerek birdenbire ortaya çıkarılan "kutlu doğum
haftası" kutlamaları, Hz İsa'nın "müjdeci" ["İncil" müjde
demektir] sıfatının Hz. Muhammet'e de verilmesi gibi
yenilikler...
Peki,
Cumhuriyetimizin tözünde laiklik yok mudur, "hümanizm" yok
mudur? |