Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

 

Yapıtlar – Yazarlar

 

Ulviye Alpay'ın "Çalkantı”sı

 

Nevzad Sudi

Ulviye Alpay'ı Yunus Nadi öykü yarışmasında ödüle yaraşır bulunan "Mavi Bir Merhaba"(*) adlı yapıtıyla tanıdım.

Bu yapıtındaki öykülerin tümünde, bir romana konu olabilecek belirgin ve verimli bir tabanın, birkaç tümceye sığdırılan ayrıntıların varlığını, ilerde olgunlaşacak sürgünlerin ilk uzantıları olduğu gerçeğini görmek olanaklıydı.

Nitekim Ulviye Alpay'ın yeni yapıtı "Çalkantı" (") adlı romanı, bu gözlemimde yanılmadığımı göstermiş, ilk olmakla birlikte, Ulviye Alpay'ın roman yazarlığını öne çıkarmıştır. Aslında gençlik romanları dizisinden yayımlanan "Ben Sevilmeğe Değerim") adlı yapıtının da bu ilkin bir öncüsü olduğu söylenebilir.

"Çalkantı"nın ilginç bir konusu var. Denizi, denizcileri, gemi ve gemicilerin gerçek yüzünü, bu konuları çok iyi bilen bir kişi yaklaşımıyla anlatıyor bizlere.

"Çalkantı" adı, romanın gerçek yönüne ışık tutan bir ad. Denizin çalkantısıyla, geminin özdeksel ve devinimsel çalkantısı, denizcilerin bedensel ve tinsel çalkantıları özdeş ortam içerisinde gelişiyor ve kaynaşıyor.

Anlatım, çok yalın ve akıcı. Sürükleyici olmasının yanı sıra, okuru hep uyanık tutmaya, onu da çalkantıya katılmaya çağıran ezgisel bir içtenliği var.

Romanın bölümsel geçişlerindeki rahatlık, yazarın konuya egemenliğinin bir göstergesi.

Romanın görünümsel yapısının varsıllığı, sürekli yeni çağrışımlara ve çalkantılara sürüklüyor okuru. Aşağıdaki tümceler, romanın genel havasını yansıtması bakımından ilginç geldi bana.

"Tanrı, erkeklerin yazgısını böyle yazmış. Tanrısız ol, ama kadınsız olma!"

"Erkekler, kadınların yeşerip ışkın verip meyveye durmasından çekinirler nedense".

"Sevenin isteğidir sevilenle yok olmak".

"Aşkın keskin kılıcı, dilim dilim doğrar beni."

"Giz dolu bir aşk serüveninin trajik sonu". "Albatrosla gemi kaptanının örtüşen yazgısı".

"İsteklerimize kavuşunca daha fazlasını isteriz. İstekler bitince, yaşam da bitmiş demektir."

"Havada uçan her albatros, denizde yiten bir denizcinin ruhudur."

"Balinaların kuyruğunda gezinir / kocamış liman orospuları"

"Limanda günlük, saatlik koca bekleyen orospular, arpası çok gelmiş kısrak gibi yerlerinde kıpır kıpırdılar."

"Uyku çoğu kez duygularıma vurulan en iyi susturucu oluyor."

Ulviye Alpay'ın bu yapıtıyla yazınımızda roman alanında önemli bir yer aldığı yadsınamaz bir gerçek.

Vazgeçilmezliğini bu yapıtıyla kanıtlamış bulunan Ulviye Alpay'ın yeni romanlarını beklemek hakkımızdır sanırım.

(*) "Mavi Bir Merhaba", Cumhuriyet Yayınları, 1999.

(**) "Çalkantı", Altın Kitaplar 2005.

(***)    “Ben sevilmeye Değerim”, Epsilon Yayınevi 2003.

 

 

 

Nevra Bucak'tan

Hiç Eskimemiş Bir Roman

          "Kule"

"Uygarlığın bir niteliği de, uygar insanın uzak görüşlü olması, geleceği önceden

yaşamasıdır. " Aziz Nesin

 

Anais Martin

Genellikle gazetelerin yanı sıra edinegeldiğimiz kitap ekleri bizleri; güncel kitaplar / en çok okunanlar gibi konularda bilgilendirirler. Bu, sanırım yapılması alışılagelmiş ya da her gazetenin okuruna karşı yapmayı sürdürdüğü bir görev...

Oysa benim bugün, sizlere anlatmaya ve yeniden ulaştırmaya çalıştığım yapıt, günümüzden tam 7 yıl önce, yani 1999'da kaleme alınmış... Tam da 'Milenyum' beklentisi içinde olduğumuz bir yılda... Kitabın yazarı ve çok eski bir dostum olan Nevra Bucak, gerçekleşmesini asla dilemediği bir konuya cesaretle parmak basmış. Ülkenin üzerine inmekte olan çok ağır, çok karanlık perdeyi, belki de sıradan insanın duyumsayamayacağı bir önsezi ve duyarlılıkla farkedip (içi acıyarak da olsa) aralamış!

Doğal ki aydın ve laik olma görevi de onu kalemine yöneltmiş...

Kule; yazıldığı dönemde, içeriği açısından "hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir ütopya"   olarak   nitelendirildi. Ancak   bugün, ülkemizin geldiği noktaya bakınca Nevra Bucak'ın kitabının başına 'önsöz yerine' yazdığı şu birkaç tümcenin inanılmaz biçimde güncelliğini koruduğunu görüyoruz:

"Yetmiş beş yıllık Cumhuriyetimize karşın, ülkemin bir yazarı olarak laikliği ve hukuk devletini hâlâ korumaya çalışan bir roman ortaya çıkarmak düşündürücü, dahası acı vericidir."

Roman; Leyla, Anna, Nesrin, Ayşe ve Sahra'dan oluşan beş kadın arasında gelişen olaylar ve bu olaylarla bire bir bağlantısı olan genç bir diplomattan oluşan altı kişi üzerine kurgulanmış. Ancak bu bir grup insan aracılığıyla tüm ayrıntılar öyle ustaca verilmiş ki, kitap okurunu daha ilk sayfalardan başlayarak, içine alıyor ve roman bir solukta okunuyor.

Kitabın baş kişisi olan Sahra; bir yazardır, ancak onun ne denli aydın, özgürlükten yana, uygar ve yiğit olduğu, daha 15. sayfada şu paragrafla vurgulanıyor:

"Yetmiş beş yıldan bu yana, dünya insanları gibi uygar giyinen kadınlarımızın bir süre sonra o saçma siyah pelerini giymeyi reddedeceklerini, baş kaldıracaklarını göreceksiniz."

21 bölümden oluşan kitabın, her bir bölümü insanın yüzüne bir tokat gibi çarpıyor. Tıpkı aymazlık uykusundan uyandırmaya çalışır gibi...

Kitabın ilk bölümlerinde Viyana'da karşımıza çıkan yazar Sahra; İstanbul’dan gönderilen bir mektup aracılığıyla ülkesindeki olumsuzlukların ve idareyi ele geçiren yöneticilerin, ülkeyi geri dönülmesi çok zor bir karanlığa / uçuruma sürüklediklerinin ayırdına varır. Aydın olma sorumluluğu doğrultusunda derhal ülkesine geri dönme kararı alır ve aslında bir biçimde bile bile ölüme koşar...

19.  Bölümde sevgilisi Sinan'ın şu sözleri bile, onu aldığı karardan döndüremez:

"Hayır, Sahra yaşamalısın, sen benden gençsin, ben bile ölümü senin kadar düşünmüyorum."

Sahra'nın yanıtı ise açık ve kesindir; O, özgür ve Atatürk ilkelerine bağlıdır. Ulu önderinin; çağdaş uygarlıklar düzeyine çıkarmak için onca büyük çaba gösterdiği ve özveride bulunduğu ülkesini, böyle çağdışı bir durumda görmeye daha fazla sabrı yoktur!

20. Bölüme gelindiğinde ise Sahra'nın tam bir kararlılık içinde olduğu ve ilkelerinden hiç ödün vermeyeceği anlaşılır.

-Sahra bahçeye pelerinsiz çıktı!-

Aynı bölümde, romanın baş erkek karakteri diplomatla aralarında geçen bir diyaloga Sahra'nın verdiği şu yanıt, ülkesini seven tüm insanlara bir gönderme sanki: "Ben yazarım, ne, nasıl yazacağıma ancak ben karar verebilirim. Yazarın ilk işlevi düşünmektir. Ama siz ne yazarın, ne çocuğun, aslında halkın düşünmesini istemiyorsunuz. Çünkü düşünen halk hesap sorar. İşte bu yüzden düşünceden korkuyorsunuz."

Yıllar önce yazılan bu kitabı, asıl şimdi okumalı insanlar. İbretle, nereden nereye geldiğimizi görmenin onarılmaz acısını içlerinde duyarak...

Kule; güncelliğini hiç yitirmemiş bir kitap. Cumhuriyete ve özgürlüğe inancını yitirmemiş insanların mutlaka okuması gerekli bir başyapıt bana göre.

 

1)Nevra  Bucak,  Kule,  Roman, Cumhuriyet Yayınları, Birinci Basım, 1999.

 

 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006