Sözün Gizemi
Tahsin Şimşek
"Yaşamın
gizemi, hayatın sırrından güzeldir." demişti Tahsin Yücel,
Dil Derneği'nin 72. Dil Bayramı'nda yaptığı konuşmasını
bitirirken. Kuşkusuz Türkçenin varsıllığını ve güzelliğini
vurgulamak istemişti. Buna karşın bu tümce, bana daha
değişik çağrışımlar yaptırdı; sözcüklerin gizemine götürdü.
M. Proust'un o sözünü anımsadım birden: "Buna karşın'lar
daima gizli "çünkü"lerdir. Dil, siyahlar giyinenin karalar
bağlamasını hoş görür de karalar giyinenin siyahlar
bağlamasına kapılarını kapatır. Bazıları sanatı, sır
perdeleri önünde durmadan dolaşma ve aykırılıklara kapı açma
eylemi olarak görür; onları aykırı sanatlarıyla baş başa
bırakıyorum. Kuşkusuz o Alman atasözünde olduğu gibi "Eşeğin
keyfi yerindeyse buz üstünde de gider, bir ayağını da
kırar." Ben dil okyanusunda yelken açmayı yeğlerim, o
okyanusun koşullarında gizemin büyüsünü, sırrın kendini ele
vermezliğine yeğlerim.
Sır için
sözcük gerekmez; ama gizemi yaratan sözcüklerdir. Dudak
dişten önce geldiğine göre dişini sıkacağına konuş. Unutma
ki, "Ağulu aşı yağ ile bal ede(n) birsöz(dür). " Yunus'tan,
böylesi güzel dizelerden başka ne kaldı geriye; benden ne
kalacak: Söz. Sır olacak insanı, sır olmaktan ancak söz
kurtaracak. Gizemli kapıları o açacak. Bakın E. Dickinson ne
güzel somutluyor her şeyi: "Sır tutmaz gökler /
Anlatırlar her şeyi tepelere / Tepeler meyve bahçelerine
yetiştirir / Ve onlar da nergislere!" Nergis ki kendi
güzelliğinde ve sonsuzluğunda açan çiçek değil midir?
Zamanın aynasında kendimizi seyretmekten daha büyük bir zevk
var mıdır? İşte bu yüzdendir ki, söz insanın aynasıdır.
Dilin tadı
yaşamın damarlarındadır; yeter ki o damarlarda kan rahat
dolaşsın. Türkçeme ayak bağı olunmasın. Onun sevgisinden
uzak kalmayalım. Yaşam ve dil birbirini tamamlayan çok
uyumlu bir ikilidir. Bu nikâhta birbirinin ayağına basmak da
yoktur. Goethe'den el alarak diyorum ki, bizi sevdiğimiz
şeyler yoğurup biçimlendirdiğine göre, ben önce dille
yoğrulmayı yeğlerim. Dil ışığından yoksun kalmayı asla
istemem. "Işık, biraz daha ışık!"; Türkçe, biraz daha
Türkçe... Konuşmamak için dilimi, horlamamak için de küçük
dilimi asla kestirmem. Dilin ve yaşamın enginliğinden ve
güzelliğinden tat almayı bilenler için ikisi birbirinden
soyutlanamaz, o kendisine güvenemeyenlerin küçük dilini
yutma şaşkınlığı da yaşanmaz. Kuşkusuz ben, "öttüğü için
güneşin doğduğunu sanan" o horozlardan değilim; güneşe
sevdalılardanım: Türkçeye, düşüncenin aydınlık yüzüne. Dil
Derneği'nin amblemi de dil ve düşüncenin ayrılmazlığını bir
güzel simgelemiyor mu?
Her ölümden
sonra dökülen onca gözyaşı sadece söylenmemiş sözler
içindir. "Oyun bitti mi şah da piyon da aynı kutuya girer."
diyen İtalyanlara kulak vermeli, "şah" da "piyon" da onca at
kişnemesine aldırmadan, fillerin ayakları altında kalmaktan
korkmadan bu dünyada, eğer varsa, söyleyecekleri bütün
sözleri söylemelidirler; çünkü nasıl olsa eninde sonunda dil
denizine yelken açma ile gözyaşında boğulma arasında bir
seçim yapılacak. Bir başka "çünkü" Tevfik Fikret'in dediği
gibi bir insanın ilk işi kendisi olmaktır. Pek çok kişi
konuşmaktan korktuğu için ağır, oturaklı adam sınıfında yer
almaktadır. "Oturak" inmeli beyinlerin işine yarar; üstelik
kendi başına da oturamaz. Ah dil, yine hangi kapıyı açtın;
keşke çocukluğun kapısını açsaydın! O zaman her şey, her şey
bir oyuncağa, oyuna dönüşürdü.
"Gençliğimizde düşüncelerimizi oluşturan tüm konular
sevgiyle ilgilidir. Sonraları ise tüm sevgilerimiz
düşüncelerimiz olur. "der A. Einstein. Öyleyse tüm
sevgilerimiz, dilimiz olur. Benim sevgilerim, şiirlerimde,
yazılarımda. Sözcüklerdir beynimin dizini. Bir sözcük onca
sözcüğü takıp gelir koluna. Onlarca bağdaştırma, aktarma ve
çağrıştırımla; üstelik her biri farklı bir duygu değeriyle.
"Analık yapmak"la "analık olmak"; "yüzsüz olmak"la "suratsız
olmak" aynı şeyler midir? Bırakın eşanlamlılık labirentinde
dolaşmayı, farklı olun, sözcükleri farklı kullanın. Bir
sözcük başka bir kavramı çağrıştırmakla anlamından hiçbir
şey yitirmez; anlamına anlam katılır. "Deniz" sözcüğünü
alalım: Deniz, gençlere bikiniyi, bana gemiyi hatta Sessiz
Gemi'yi, evliliğin eşiğindekilere sınırsız mutluluğu,
çevrecilere İztuzu'nu çağrıştırır. Açılın açılabildiğiniz
denli, ama girdaba düşmeyin, rotanızı yitirmeyin. Öyleyse
denize taş atıp, denizde taş kaydırıp sözcük halkalarım
izlemeyi sürdürelim. Ne var ki denizle enginar arasında
ilişki kurmaya kalkanlar, bana da "harfi çağrıştırır. Hey o
ses de nereden geliyor, diye bakarım. Neden sonra anlarım ki
o ses, bir "bademgözlü"nün pop-arttıdır. Siz siz olun daha
ileriye gidip de popoyla ilişki kurmaya kalkmayın; gerçi hiç
değilse en azından o yıkanabilir.
Sözcüklerin gizeminden korkanlar, tarih
boyu yine sözcüklerle çıkmışlar karşımıza; ama sözcükleri,
hep sur içine hapsetmeyi öğütleyerek. Şu sözleri anımsayalım
ve kısaca irdeleyelim:
Bülbülün
çektiği dili belasıdır: Yoksa o bela aşk belası mıdır, keşke
her bela, aşk gibi olsa. Sevginin ve sözün üstüne
konabilecek bir şey var mı ki bu dünyada?
Ağzı var dili yok: Peki öyle bir gelin
ya da damat, aşkı bedeninden beynine nasıl taşıyacak; aşkı
mutluluğa nasıl dönüştürebilecek?
Söz gümüşse
sükût altındır. Bilin ki o altın kalptir. Susan adam, yere
bakan yürek yakan değil midir?
Dilin tut,
danayı güt: Danalığın sonu öküzlük değil mi? Yoksa hâlâ
bilmeyen mi var, siz bu dünyaya öküz çobanı olmak için mi
geldiniz?
Ha, şöyle
dense anlarım: Dil, ne düşünceden önce ne de düşünceden
sonra hareket etmeli; hep el ele yürümeli. Montaigne ne
güzel özetliyor her şeyi: "Düşünmekten utanmıyorsan
söylemekten de utanma." Öyleyse konuş. Hem o zevki bir kez
tadarsan, bir daha ondan vazgeçemezsin. Günahsa günah; hem
hangi günahta zevk yoktur ki! Keşke her günah, konuşma,
demokrasi günahı olsa.
Şimdi de
"Aman sözün aydın olsun, öz olsun. Işık saçsın, bakan köre
göz olsun " diyen Yusuf Has Hacib'e kulak verelim. Bakın,
sözün büyüsüne ve gizemine allı turnalar uçuruyor. Ama hep
kör kalmayı dileyenlere, o turnayla söz ülkesine uçmamakta
direnenlere ben ne diyebilirim ki? Türkçemde, "Söz vardır
gelir geçer, söz vardır deler geçer." O delip geçen sözün
hedefi, ufkun, hatta gökkuşağının ötesidir. "Bağdat'ı almaya
çalışmak; Bağdat'ın kendinden daha mı güzeldir ne!" diyen IV.
Murat, sadece bu sözüyle bile, bütün gaddarlığına karşın,
sözün gizemiyle o gökkuşağında yerini alıp hepimize renk ve
ışık saçmıyor mu? Öyleyse ben de yaşamımın her evresinde
konuşacağım ve yazacağım; çünkü düşünüyorum.,.. |