Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Abdi'nin Dönme Dolabı

 

Turgut Acar

 

Bu bizim içkievi iyesi Abdi bir alemmiş doğrusu. Üzerine çok şey söylerlerdi de inanmazdım. "Olmaz öyle şey" der, savunurdum. Şimdi öyle değil. Oynadığı oyunlardan sonra bu yaptığı akla zarar bir şey. Bilip bellediğimiz ırasına uygun değil bu yaptığı şey. Hem de nasıl. Akla kara. Anlatayım.

Her zamanki saatimde gittim içkievine. Kimseler yoktu. Abdi, tezgahın arkasında, yıkanmış tabak, bardakları raflara yerleştiriyordu. Ona yakın olup konuşmak için tezgâhın önüne sandalyemi çektim, oturdum. Abdi bana bakmadan, tabaklara konuşur gibi:

"Ne bu surat oğlum?" dedi.

"Suratlık bir şey yok. Bak işine." dedim, aynen böyle. Konuşmak istemiyormuş havalarındayım. Dik dik baktı bana. Önüme iki dolu bardak şarap koydu. Gülümseyen yüzünde pire gibi tik dolaşıyordu. Önemli bir şey var belli, ama ne? Çözmeye çalışırken:

"Hele yuvarla şunları bir..." dedi.

"Niye   ki..." dedim.

"iç iç, uzatma" dedi, tabaklarına döndü.

Buyruğa uyup birinciyi bir dikişte bitirdim. İyi de gitti. Gözlerim açıldı. Kendime geldim. Ağzıma atacak bir şey, demeye kalmadı, piyaza yağ, sirke döküp sürdü tezgâha. Ekmeği de yanına koyarken elindeki bezle tezgâhı sildi. Bana bakmadan:

"İçsene oğlum, dedi, seninle mi uğraşacağız."

Bu söz beni dürtüledi. İkinciyi de bitirdim. Piyazdan da aldım. Bana bakmadan konuşmada direniyor...

"iyi dinle! Seninle konuşacaklarım var." dedi.

"Neymiş o?" dedim.

"Dur bir hele, sabırlı ol." dedi.

"Çatlatma insanı... konuşacaksan..."

Ses etmedi. Peki, der gibi baktı yalnızca. Sonra eğilip tezgah altından sarı bir zarf çıkardı. Abdiliğe yakışmayan bir sıkılganlıkla bana uzattı.

"Nedir bu?" dedim.

"Öykü", dedi.

"Öykü mü, dedin?"

"Evet, öykü... beğenmedin mi?" dedi.

"Yooo...sadece..."

"Sadece ne?" Sen mi yazarsın öykü, sadece?"

Sesi kırılgandı. Alttan aldım.

"Yok canım, sen de yazmışsın ya... öykü yazmak nedir ki..."

"Oku oku da, sonra bana de diyeceğini. El aleme kaşmer etmeden insanı... bana de önce..."

Birer ikişer gelenlerle içkievi doluyordu. Aldım zarfı. Eski bir korku... eski bir coşkuyla içim kabardı indi birden. Öyküyü okumak için bir köşeye çekildim. Orta ikiden kovulmuşların el yazısıyla yazılmıştı. Yazım kurallarına uyulmamış, ama okunaklıydı.

Adı da vardı...Dönme Dolap. Şöyle yazmış Abdi öyküsünü, okuyorum.

Öyküme başlarken. "Anadolu'nun bir ilçesinde, ama hangi ilçesinde olduğunu söylemeyeceğim" diye girersem "bak korkuyor" diyecekler... inanın böyle diyecekler. Oysa hiç ilgisi yok. Doğrudan gireyim öyleyse. Öykü şöyle:

Anadolu'nun bir ilçesinde olduğum doğru. Ama ondan ötesi, işte o biraz karışık. Karışık   da, anlatılmayacak gibi değil.

Her şey birdenbire oldu. Önce sokak lambaları işaretleşerek kendi aralarında konuşmaya başladılar. Sonra her sokak lambası kendi alanını etkisi altına aldı. Giderek bu güçlendi, yayıldı... korku saldı... kimse kimseyle gizli işler çeviremedi. En önemlisi, ki ilçelilerin belini büken de buydu, aşna-fişna da bunun içindeydi. Belki de en başındaydı.

Neyse, öykümüze girelim. Gizemli ilçede, gizemli olaylar çoğalınca, öğrenmeyi kafaya koydum, ilçeyi gezeceğim...

Çıktım yola...

Usum bulanık... usum, oyun bahçesine bakan Gülenay konut güzeli Sevilay'da. Öylecene benbensiz yürüyorum. Dirseği dönüp ana yola çıktığımda ne göreyim, arı kümbeltisi gibi üst üste insanlar, yerden bir şey avuçlayıp kaçıyorlar.

"Ay ışığı yağması var", dediler.

"Öyle mi?" dedim, sokuldum bir avuç da ben aldım.

Oldu mu sana ulu bir dert. Avucumda ay ışığı, usumda Sevilay, koşuyorum.

Uzun bir süreden beri kurarım; şöyle yüksek bir yere çıkıp insanların kaynaştığı sırada, örneğin öğlen olabilir, var gücümle aşağıya:

"Hey insanlar sizi çok seviyorum... sümüklünüzü seviyorum... temizinizi seviyorum... karanızı seviyorum... beyazınızı seviyorum... hırlınızı seviyorum... hırsızınızı seviyorum... seviyorum... seviyorum... seviyorum... duydunuz mu beni?" diye bağırayım. Öyle zarplı bağırayım ki, alın damarım oklavaleyin olsun. Boyun damarlarım parmak gibi şişsin, burnumdan kan açılsın. Damla damla düşsün... düşerken bin parça olup dağılsın. De bana, kaç kişi bakar yukarıya. Kaç kişi; "Biz de seni seviyoruz" diye yanıt verir? Bir mi, iki mi, üç mü, ha! kaç kişi? Bilmiyorsun. Ben de bilmiyorum. Ama bilmek de istiyorum. Hem de çok. O denli çok istiyorum ki, bildiğin gibi değil. Bir de istediğim, düş bu ya, kalabalığın içinde onun da olmasını. Bir tek de olsa onun bakmasını. Başını kaldırıp bana bakarken de yanağına bir damla kan düşmesini. Kanlı yanağını silmeden beni tanıyıp   ilk onun:

"Benim deli bu... ben de seni seviyorum" diye yanıtlamasını... birden dellenmesini...

İşte buna ölünür... ölünür ki ne ölünür.

Delisi olup 'O' dediğim bu düşündüğümden sonra çıktı ortaya. İlkin, yüksek bir yerden bağırmayı kurmuştum, uzun bir süre. Sonra, allandı pullandı bin bir biçime girdi. Kanımı zehirledi. Bir bu eksikti. Hiç usumda yokken, sevi tutkunu olmuştum. O'nu mu arıyordum, yok, yoksa bir yükseklik miydi aradığım? Ne yalan söyleyeyim, hangisiydi bilemiyorum.

Bilemediğim şeyin peşinde, kör bir direşenlikle koşmak...

Koş düşüm koş... bu uğurda... nereleri gezdim, pir aşkına... ne doruklara çıktım bağırmak için... tıkandım... yoruldum... nedenini, nasılını bilmiyorum...

Şimdi bir tepedeyim, bağırmak için...

Uzakta ilçenin evleri... evlerin pencereleri göz, kapıları ağız olmuş... bana bakıp bağırıyorlar. Korkuyorum. Bağırmak zor iş be gözüm.

"Ay ışığı yağması var", dediler.

"Öyle mi?" dedim, bir avuçta ben aldım.

Aldım ama...

Sonra batacak. O sular.

Akşam, ilçenin çukurlarını doldurarak yükselip bana gelecek. Tepedeyim ya, bekliyorum... yani akşam çukurda oluşuyor önce, olacağı gözlüyorum...

Gözlüyorum da, dur bir hele, kentin ışıkları yanmadı daha. Yanınca, bir gizi, ışık diliyle anlatacaklar tepeye... gözlerini kırpıştırarak anlatacaklar...

Bekliyorum...

Beni görmüyorlar, ama ben onları görüyor, dillerini anlıyorum.

İlkin, ona yakın olan, onu gören sokak lambası basar işareti. O lamba yanmadı daha bekliyor. Yanacak... parlak sarı... evet şimdi o da yandı... işaretini de verdi. Severim işaretçinin her çeşidini. Sokak lambasını da sevdim. İşaretini verdi... "Gidiyor, dedi, giyimi kuşamı oyun bahçesini gösteriyor. Oraya gidiyor gibi. Benden bu kadar." Eh, umduğum işareti aldım. Yeter bana.

Koca oyun bahçesinin allı yeşilli ışıkları yandı... ışıl ışıl oldu ortalık. Oyun bahçesindeki dönme dolap, yorgun bir uydu gibi ağır ağır döner şimdi ilçenin yöresinde. Buradan da geçecek... işte o zaman... o zaman geldi, bindim. Dönüyoruz.

Kent çapında bir tekerlek, çığrışan insanları yüklenmiş, bin bir düşünceyle ağırdan dönüyor... dönüyoruz. Çığrışan korkulu bir sessizlik... dönüyor...

İstediğim bu muydu? Doğaldır ki değildi. Kimsenin böyle bir sessizlikten haberi yoktu. Durmadan bağrışmaktan başka.

Bağrışarak dönüyoruz.

Onu arıyorum. Gözlerimi dolaplara yükledim. Dönüyorlar, dönüyoruz. 'O' yok. Nasıl olur? Var, demişti sokak lambası. Sokak lambası yalan söylemez. Ne demişse odur.

Bir döndük yok, iki döndük yok... yok yok... kent çapındaki tekerlek üzüntüyle, saygıyla dönüyor, dönüyorduk...

İşaret veren sokak lambasının altında rastlaşmıştık, geçmişte. Durmadan saçlarını tarıyordu.Kuşkuyla bakan gözlerini üzerimden aşırarak uzaklara bakmıştı. Utanıyordu. Tarağı tutan eline baktım ilkin. Beyaz derisinin altında mavi damarları görünüyordu. Öteki eli, durmadan taradığı saç yumağı içindeydi. Diri göğüsleri titriyordu. Sonra gözleri, iri gözlerinin derin yeşilinde usum yitmişti. Bakışlarını karşı evin pencere camında yakalamıştım. Bana bakıyordu, içime işleyen bir bakıştı... Yansıması sıcacıktı, içimde durur öylece. Onu arıyorum... bir daha... bir daha... bir çok daha. Bütün bunları sokak lambası çok iyi bilir, bilir  de, yardımı   da bundandır... çünkü...

Dönüyor... dönüyoruz.

Ben düşünüyor, düşlüyordum ki, bu ilçeden de büyük dönme dolapla, Sevilay'ı da alır kaçarız... ama 'O' yok... hiçbir dolapta yok... yok... yok... İki nefes evvel o çığrışan seslerden de ses yok. Yoksa, evet insanlar da yok. Dönme dolap bomboş. Bir ben varım kaçak dönen.

O buralarda yitti. Evet, evet buralarda...

Bugüne dek, düşlerimin dızmanlığı içinde onu bekledim hep. Durmadan taradığı saçlarının yumağı yuttu onu.

Dolap durdu, indim.

Avucumdaki ay ışığı tükenmişti...

 

Abdi'nin öyküsünü iki kez okuyup sarı zarfa koydum... ellerim titriyordu. Abdi'ye ne diyeceğimi düşünürken dudaklarımın da titrediğinin ayrımına vardım.

 


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006