Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Geçip Giden Sürez

 

Ahmet Miskioğlu

 

İstanbul, 21 Haziran 1983

            Fazıl Hüsnü Dağlarca ile, bu sıcak haziran gününde, deniz kıyısı boyunca ağır ağır yürüdük. Sonra Kadıköy'ün iskele parkındaki sıralardan birine oturduk. Bana, yönetimi ele geçirenleri, Hükümeti eleştirdiğini, Atatürk'ün ağzından onlara bir şiir yazdığını açıkladı.

"Toprak Altındaki Ses" imiş şiirin adı.

Görmek istediğimi söyledim. Çıkardı, okudu.

Şiiri yayımlarsa, sıkıyönetimin mutlaka soruşturma açacağını anımsattım ona.

            Parkta uzun süre oturduk. Türkiye'nin iyi yönetilemediğinden yakındık durduk.

            Matematikçi Nabi Kutlu, geçerken, bana "Merhaba!" dedi. Kalktım ayağa. Elini sıktım. Atatürk Eğitim Fakültesi'nin ünlü, sevilen matematikçisi... Kardeşim Matematikçi Necdet Miskioğlu'nun İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik-Astronomi Bölümü'nden sınıf arkadaşı, Cahit Arf in öğrencisi...

Fazıl Hüsnü Dağlarca ile de onu, niteliklerini belirterek tanıştırdım. O da Türkiye'nin en büyük şairiyle tanıştığından dolayı çok mutlu olduğunu açıkladı. Çok durmayarak ayrıldı bizden...

Parkta uzun bir süre oturduk. Sonra, Hatay Restaurant sırasındaki bir lokantaya girdik. Kaldırımda rastladığımız İlker Akçay da bizimle gelmeye davranmıştı ama, Dağlarca, onun elini sıktı ve "Haydi güle güle!" dedi. İlker Akçay, bu yüzden bizimle gelmekten vazgeçti, ayrıldı yanımızdan.

Ben, Türkân'a telefon ederek bu akşam eve, yemeğe gelemeyeceğimi açıkladım.

Mezelerimizi, içkilerimizi ısmarladık... Kahveler, lokantalar, içkievleri, hepsi söyleşiler için bahaneden başka bir şey değildir.

Dağlarca'ya, Atatürk'ün ağzından yazdığı yeni şiirini yeniden okumasını rica ettim. Dinledim. "Çok güzel!" dedim. "Böyle bir şiirin yazılmasının tam zamanı!" dedim.

           Çantamdan bir kâğıt çıkardım. Not ettim:

Toprak Altındaki Ses

Kurduğum devlet katında
Masalara yerleştiniz
Yediniz içtiniz her gün
Aşa çevirdiniz beni

Döştür yüreği acının
Tanık bütün yaratıklar
Öyle sızlar ki yüreğim
Döşe çevirdiniz beni

Sıkıyönetim - Atatürk
Eşanlam kesildi üç yıl
Baskı ülkeyi çiğnerken
Dişe çevirdiniz beni

Özel çıkarınız için
Saptırdınız söylev demeç
Kırpıldı söylediklerim
Kuşa çevirdiniz beni

Özgürlüktüm yerden göğe
Siz yolumu bırakarak
Yontulara kapadınız
Taşa çevirdiniz beni

Gençler, işçiler ezilmiş
Mutsuz olmuş Türküm diyen
Adım var ya eylemim yok
Düşe çevirdiniz beni

Yüzüm kaldı paralarda
Yatarken on kalkınca beş
Para düşer ben düşerim
Boşa çevirdiniz beni

O çiçekler devrim idi
Akan güneşle yemyeşil
Ben ki ilkyaz idim orda
Kışa çevirdiniz beni

Amerika'ya kölelik
Kurumlarıma saldırı
Yurda mevlit Çankaya'dan
Leşe çevirdiniz beni

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

 

İdam edilen Başbakan'dı ilk kez laikliği yok etmeye çalışan. O, ilk kez devletimizi zedeleyen «radyoda Kur'an, Arapça ezan!» savsözüyle çıkmıştı ortaya. Gelişmelere duyduğu "Kin"ini uyguladı. Güzelim Türkçe ezanı Arapçaya çevirdi. Ondan sonra gelenler de ne yazık ki oy ve çıkar avcılığıyla, bilinçsizce Devletimizi yozlaştırmaya çalıştılar, şeriatçılığa kaydırdılar. Kenan Evren de bugün, şu 1983 yılında kötü gidişe tüy dikiyor.

Bütün bunları konuştuk Dağlarca ile. Geç vakitlere değin söyleştik.

«Amerika'ya kölelik / Kurumlarıma saldırı / Yurda mevlit Çankaya'dan / Leşe çevirdiniz beni» diyor Atatürk!

"Çoğaltalım bu şiiri!" dedim Dağlarca'ya.

"Çoğaltabilirsen çoğalt."

"Hiç olmazsa, yakın arkadaşlar görsün... Ancak, herkes, kim yazmış bu şiiri diye soracaktır." dedim.

Güldü Dağlarca:

"Bana sorarlarsa, kim yazmış diye, onlara Necip Fazıl yazmıştır derim" dedi.

Kahkahayı bastık ikimiz de.

 

İstanbul, 23 Temmuz 1983

Öğleden önce Necdet Miskioğlu'yla uzun bir Moda-Kadıköy turu yaptık.. Gezdik durduk.

Kadıköy iskelesi alanında Fazıl Hüsnü Dağlarca'yla söyleştik. Dağlarca'ya Matematikçi Nabi Kutlu'yu anımsattım. "İşte, dedim,   bu da   matematikçi,   bu   da Matematik-Astronomi Bölümü çıkışlı ve ünlü Cahit Arf’ın öğrencisi” dedim.

İskele alanından hep birlikte yürüyerek Panorama kahvesine geldik. Çaylarımızı söyledik, söyleşiye başladık.

Dağlarca, yeni yazdığı bir şiiri gösterdi. Adı, "BOYLAR"

Hep birlikte okuduk. Sonra, şiiri bana verdi. Ben de imzalamasını istedim, imzaladı. Şiiri aşağıya yazıyorum:

Boylar

Bir paşa kapısı var Ankara'da
Danışma üyesi yapar
Yönetici yapar
Bakan, başbakan yapar
Uzar adamın boyu

Bir Paşakapısı var Üsküdar'da
Yatarsın
Yatarsın
Yatarsın
Gözlerin kapanmaz geceler boyu

Fazıl Hüsnü Dağlarca

 

 

İstanbul, 12 Ekim 1983

Dağlarca, bir arkadaşıyla birlikte Moda'ya, bizim eve gelmiş. Beni bulamamış. Evimizin yanında bir pencerede kiralık ev duyurusu görmüş. O yakınlarda da satılık ev varmış; haber vermemişim kendisine; ne kiralık evi haber vermişim, ne de satılık evi...

"Sen beni hiç düşünmüyorsun!" dedi, kızgınlıkla.

Doğrusunu söylemek gerekirse, ben kiralık evi de görmüştüm, satılık evi de. Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın ev aradığını biliyorum. "İki milyon liram var, üçüncü milyonu da taksitle öderim." demişti. Ancak, bizim mahalledeki ev on iki milyon liraya. Kiralık ev de, altmış bin liraya...

Dağlarca, bu fiyatı istemiyor. Nitekim, Kızıltoprak'tan daha ucuza bir daire kiralamış. Selimiye'den de içinde kiracı bulunan bir daireyi üç milyon liraya satın almış. Söyledim bunları kendisine, yanıt olarak, daha doğrusu kendisinden öğrendiklerimi anımsattım. "Sen beni hiç düşünmüyorsun!" sözünü böylece yanıtladım. Yine de hırsla döndü bana:

"Bir şiir yazacağım, seni yereceğim!" dedi.  Ben de:

"Sende adalet duygusu yok, adalet fikri yok, demek ki!" diye karşılık verdim aynı hırslılıkla.

Panorama kahvesinde garsonlar çığlık çığlığa:

"Şekerli bir, sade bir, iki gazoz!" diye bağırıyorlar. Bir yandan tavla takırtıları geliyor. Girenler, çıkanlar... Her yan dolu.

Biz, boş bir masada karşı karşıya oturuyoruz. Dağlarca'ya saygılarından garsonlar bizi rahatsız etmiyorlar.  Bizim onları çağırmamızı bekliyorlar.

Bir süre ikimiz suskun kaldıktan sonra, Dağlarca bu kez kızgın tutumunu değiştirerek, kendi biçemiyle konuştu:

"Sende bir göz pusulası var!" dedi. Ben ne demektir göz pusulası diye sormadım. O, konuşmasını sürdürdü.

"Bende adalet fikri olmazsa, göz pusulası var der miyim?" dedi.

Garsonu çağırdık, tavla getirmesini söyledik.

Çaylarımızı içerken tavla oynamaya başladık. Bir süre sonra, başta şair Ercüment Uçarı olmak üzere bütün arkadaşlar çevremizi aldılar.

 


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006