Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

            Gönül Yorgunluğu

 

            Osman Bolulu

 

13 Ağustos 2005'te 76'ya ayak bastım. 12 yaşında -içimde ve hep benimle birlikte- okumak için gurbete çıkan çocuğun heyecanı tükenmemiş: Ne yaşama sevincim azalmış, ne isteklerim körelmiş, ne de aşk yoksunuyum. Düşünüşüm devitken. Yüreğim sağlam, gümbür gümbür çalışıyor. Duygusallığımla değil duyarlığımla bakıyorum dünyaya, insana. Bilincimin, terazisine vuruyorum olayları, olguları. Koşuşturup duruyorum; doğrunun, iyinin, güzelin ardından; elimle ayağımla, beynimle. Kalemimi, ulusal ve evrensel insanlık değerlerine, Türk Devrim ve Aydınlanmasına adamışım. Çünkü beynimin ışıklanmasını ve insanlaşmamı, insanlık değerlerini, Türk Aydınlanmasına borçluyum. O borcu ödemekten başka derdim yok. Ulusuma, insanlığa borcumu ödeme sorumluluğuyla koşturup duruyorum

Çalışmaktan sıkılmadım hiç. Kısıtlı da olsa, yaşamın tadı damağımdan eksilmedi. Doğduğum yerden, bugünkü yaşantıma bakınca özdeksel varsıllığımı azımsamıyorum. Özdeksel tutkum olmadı, insanlığın genel yörüngesi içinden bakıyorum kendime, başkalarından fazla pay aparma eğimine girmemişim. Neden ki? 16 yıl medrese öğrenimi görmüş babam 'inşallah' diyenlere: "Allah, sizin babanızın hizmetkârı mı? Siz yatacaksınız, o, verecek öyle mi?" derdi. Derviş tabiatlı, ama derviş değildi, çalışırdı, emeğinin getirisiyle mutlanırdı. Yaşamından yakındığını görmedim. Vericiydi, acımıklıydı, insana kıyamazdı. "İnsan şarap gibidir, vurulduğu küpün tadını taşır derler." Babamın küpünde mayalanmışım, belli. Derviş değilim, (de rind meşrebim) gönül evime yaraşmayacakları dışlarım. İçinden sürdüğüm sosyal katmananın acısından kurtulamamış olmaktan ötürü mü, olanımla yetinmeyi ilke edinmişim? Yakalayabildiğim güzelliklerle esenleniyorum. Gayriyi sevdim. İnsana sevgim eksilmedi. Kinden, bencillikten uzak durmaya çalıştım. Dostluk çemberimin çapı kısa değil. Kendimce verimliyim, yararlıyım. Ne zihnim ne elim ayağım hızını kesmiş. Yorgun değilim. Gönül ongunluğuna hak kazandığımı sanıyorum. Böylesi bir insan, neden gönül yorgunu olsun, niçin yaşamdan tat almasın? 'Gönül yorgunluğu' sözü, kendisiyle barışık olan, gayrıyla küsüşük olmayan bir adamın diline yakışır mı? Yoksa başarısızlık mıdır, 'gönül yorgunluğu' sözünü dilime ağdıran? Çıkış çizgimden ulaştığım noktaya varmak kolay değildi: Çok çaba, çok sabır ve direnç gerektiriyordu. Yaşamım zorlukların çetelesi, bir dram. Ama yapıp ettiğim bana çok az geliyorsa da, yaşam serüvenimin terazisine vurulursa hiç azımsanamaz.

Kişi olarak 'gönül yorgunu' değilim de, nereden düştü kalemimin ucuna, gönül yorgunluğu? Hem benim gönül yorgunluğumdan kime ne, kimi etkiler? Voltaire'in Candide'i (Saf Oğlan) miyim ben, kendimdeki yorgunluğu, genele mi yansıtıyorum? Yoksa, birevi olmaktan onurlandığım ulusumdan yüreğime sızan bir acı mı, gönül yorgunluğu? Hani, sigara içmeyen adam, kahveden eve döndüğünde, eşi; 'sigara içmişsin'der ya onun gibi, genele, topluma sinen, o günün acısı batıyor içime?

Tütün tarlasında toprağa düştüğüm yerden günümüze ve ulusal serüvenimizin öncesine doğru göz atıyorum: 1699'dan bu yana Batı'dan geriye sürülmüşüz, Doğu'dan Anadolu'ya itelenmişiz. Afrika'ya uzanan kanadımızdan kırılmışız. 'Kavm-i neciptir' diye beslediklerimizin kızgın çöllerinde yanarak ateşte denenmişiz. Balkan Savaşları, bizi hırpalayarak, sarsarak ulusal bilince uyandırmış. Öldü ölecek derlerken Çanakkale'de üstümüze çullanan emperyalizmi yüz geri etmiş; tarihin bir cilvesi olarak, Cumhuriyetin doğumuna ön zaman hazırlamışız. Sovyet İhtilalini, güney karnından güvene almışız. Birinci Dünya Savaşında, bütün olanaksızlıklara karşın, dünyanın ilk bağımsızlık savaşını vermiş, mazlum milletlere kurtuluş örneği yaratmışız. Osmanlıdan kalan, ancak %9'u kayden okur yazar köylü toplumundan, -ekinsel / sosyal / sanatsal ve bilinçsel tabanı hazırlanmamış olmasına karşın- çağdaş bir toplum, laik, bilimi kılavuz edinmiş, sosyal adaletçi bir düzen kurmaya girişmişiz.

Yaratmak istediğimiz devletin, kurmak istediğimiz düzenin -ulaşmak isteyip de elinin varmadığı- ulaşmadığı köylü katında yaşadığım çocukluğumda; uluslaşma/ ekinleşme sürecimizi tamamlayamadığımız yeniyetmelik günlerimde, niçin gönül yorgunluğu görmedim, o yoksul, yoksun halkta? Duvar diplerinde gazilerin anlattıkları Kurtuluş Savaşı öykülerini dinlerdik; barut yanığı, şehit türküleri söylerdik biz, o halkın çocukları.

O yokluk, yorgunluk, bitkinlik içinde, dünyanın ilk bağımsızlık savaşını veren Türkiye halkı; etnik, din, vb. değerlerden çok, coğrafyamızın potasında pişmiş sosyokültürel bir alaşımdır Bu karışım / uzlaşım, yaşam koşullarının zorlamasıyla girişik bir yapıya dönüşmüştür. (*) Yaşamın eytişimi (diyalektiği), onu ortak bir davranışa götürmüştür. Mustafa Kemal'in, işte bu yaşamsal kanatlarından yakalayarak ölüm kalım savaşma kattığı halk, kendisi olabileceğinin onurunu duyrumsuyordu, umuyordu.

Koca imparatorluğun küllerinden ulusal bir devlet çıkarmaya, çağdaş düzen kurmaya çalışan Türkiye halkı, gerçekte yorgunluğunu atamamıştı, bitkinliğinden yekinememişti, yakılıp yıkılmış yurdunu bayındırlaştıramamıştı, sıfırlanmış maliyesinin açıklarını kapatamamıştı, dıştan kuşatılmıştı, içteki hayınlığın kökleri kazınamamıştı. Ama umudu vardı, önderine inanıyor, güveniyordu, kendi kaynaklarını işleterek, köylü toplumu olmaktan kurtulacağından, dünyadaki saygın yerini alacağından kuşku duymuyordu. Geleceğinden umutluydu, güvenliydi. Gönül yorgunluğu denen toplumsal mikrop giremezdi, onun kanına.

O günlerden bugüne bakarsak: Bayındırlık, uygulayımbilim (teknik), yetişmiş insan, dil, düşünüş, edebiyat ve sanatımızdaki kazanımlarımızla övünebiliriz. Coğrafi konumumuzun, salt bir ülke değil: Balkanlardan Kafkas ötesine, Orta Doğu'ya, kocaman bir anakara (kıta) oluşundan ve tarihsel birikimlerimizden güvence duyar, kuşkuya düşmeyebiliriz. Ancak değindiğimiz gelişimler, salt dikeyine mi, yatayına mı, suyunun başı dışta mı bırakılmış? Ulusal bağımsızlığımız kağşatılıyor mu? Kendimize güvenimiz epriyor, esenliğimiz başkasına odaklı mı? Coğrafyasal konumumuzun, tarihsel birikimlerimizin gereklerini yapabiliyor muyuz? Böylesi sorular, kaçımızın beynini tırmalıyor, yönetenlerimizin yüreğini yalazlıyor mu? Siyasal çevrensizliğe mi (ufuksuzluğa) düştük? Yaşam düzenimizi esenliğe alacak kurumlarımızın uyum / eşgüdüm bağlarımı koparılıyor? Kazanılmış değerlerimiz mi kemiriliyor?

Nereden çıktı, bu gönül yorgunluğu? Çalışma, beden ve zihni yorgunlaşmasından mı? İnsanımızın tinsel, bedensel etkinlikler açısından verimlilik düzeyinin düşmesinden mi? Kendi öz değerlerine inanmamaktan mı? Güve vermeyen bir siyasanın yönetimine düşmekten mi? Toplumsal yaşamamıza değgin düzenlemelerin kamusalı ıskalamasından mı?

'Güvenç, huzur, baysallık, rahat, dokunulmazlık, içi rahat etmek, sırtın

yasal güvenceye dayamak, bel bağlamak'la dolu güven kavramının içi mi

boşaltıldı? İçimizi sevgi, düşünüşle dolduran gönül kalelerimiz mi yıkıldı? Umut

kuşlarımızın kanatları mı yolundu? Bundan böyle, bir şeylerin doğru gideceğine

inanamıyor muyuz? Halka bakarsanız, dünden az çalışmıyor, ekmeğini taştan

çıkarmak için? Türk aydınlanmasından gelen bilim adamlarımıza, yazarlarımıza,

çeşitli konulardaki yeteneklerimize bakarsanız, önü açıldığında, şimdi olduğundan

daha çoğunu yapıp edebileceği, kuşku götürmez. Öyleyse, geriye ne kaldı?

Siyasal düzenleme ve siyasanın halktan yalıtık olmasından mı? Üstüne üstlük,

yüzünü uluslaşma, kültürleşme sürecimizden geriye çevirmesinden mi?

Değişim, dönüşüm gibi kavramların dış yüzüne aldanıvermişiz. Bu kavramların uçları hem ileriye, hem geriye açıktır. Değişme'nin ters ucu uygulamaya konularak karşı devrim mi başlatılmış? Takiyyenin kara boyasıyla gözümüzün önü mü kapatılmış? Dönüşme derseniz, o ta ana kucağında başlayan dil sezgisiyle, adım atar beyninize. İlköğretimden başlayarak okuyageldiğiniz yazınsal ürünlerle, içinizden onararak ileriye taşır sizi. Daha üst insanlaşmaya... İnakçı kitaplardan başkasına eli değmemiş, belletileni hafızlamayı sürdüregidenlerde, doğrusuna dönüşüm olabilir mi? Siyasasını, çağdaşlaşmaya kan davası üzerine kuranların, belli bir yaştan sonra değişmesinin zor olduğunun, ayrımına varmamak aldanışında mıyız? Bu karşıt uçlardan, inadına asılışların gerginliğindeki yaşam iplerimizin kopmasıyla, alttaki çukura düşme ürküşünde miyiz?

Dünkü, o köylü toplumu, neden o dönemde umutsuz değildi? Neye güveniyor, neye inanıyordu? Hangi ülküye bağlıydı? Dünyanın ilk bağımsızlık savaşı olan Kurtuluş Savaşı imecesinin üstüne biçimlenmeye çalışan Türkiye Cumhuriyeti'nin felsefesine mi umut bağlamıştı?.. O bağlanış, o güven mi kağşatılıyor?

Sevr'in ikinci oyununa (rövanşına) çağrılıyız. En az, elli yıldır içten / dıştan, Cumhuriyetli kazanımlarımız tüketiliyor. Kurtuluş imecesini yaratan halkın dokusunu mu bozmaya, birliktelik bağlarımızı koparmaya mı çalışıyorlar? Bir ülkedeki bir ulusal yapıdaki doku erimesidir, gönül yorgunluğu, zaman zaman, tek tek kişilerde görülebilir. Ama toplumsal yapıya bulaşırsa, toplum gönül yorgunluğuyla sayrılanırsa; bizi bir arada tutan ortak değerlerimizi koruyabilir miyiz? Birbirimize katlanabilir, hoşgörüyle bakabilir miyiz?

Gönül yorgunluğu denilen toplumsal sayrılığın, amansız mikrobu; halkın birliktelik bağlarını çözer, ortak değerlerini yer, bitirir. Toplumda birbirine güven azalır, umutsuzluk yürekleri karartır, kimse, kimseye katlanamaz, ulusal bağlar çözülür: Karmaşayı, çözülmeyi getirir, gönül yorgunluğu.

Ulusların dirimi gönül birliğindense, yıkımı gönül yorgunluğundandır.

 

*İnsan İnsana Eklene Eklene: Osman Bolulu, Güldikeni Y Ankara 2001. s.64


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006