Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Gülizar Hanımın Bir Günü

İnci Ponat

 

Banka şubesine girince, yönünü kestirebilmek için bir an durup çevresine bakındı. Çalışanlar ortada görünmüyordu. Ayakuçlarında yükselince cam bölmelerin ardına sıralanmış birkaç kişinin tepesini görebildi ancak. Olası bir saldırıya karşı yüksek kale duvarları arkasına siper almış kurnaz savaşçıları andırıyorlardı. Her birinin başucuna yerleştirilmiş arada bir yanıp sönen şu kırmızı ışıklı tabelalar da neyin nesiydi?

Bankonun dışındaki bölüm ise, tam bir sinema salonu gibi düzenlenmişti. Koltuklarda oturanlar, beyaz perde yerine, dikkatle ve derin bir sessizlik içinde ışıklı tabelalardaki değişen sayıları izliyorlardı.

Önceleri yoktu böyle ışıklı tabelalar. Ne çabuk değişiyordu her şey. O yaştaki bir kadın için kolay mıydı bu denli hızlı bir değişime ayak uydurmak?

En arka sıradaki boş koltuğa doğru seğirtti. Yıllardır sağ diz kapağını kemirip duran o sinsi ağrıdan çok, tüm gövdesine dalga dalga yayılan bir ürpertiydi duyumsadığı.

-Numara almayı unuttunuz galiba?

Usulca dokunulmuştu omzuna. Yaşlıca bir adam, elindeki küçük kağıt parçasını ona doğru uzatıyordu.

-Sıranız gelene değin bunu saklayın.

Derinden bir aah çekerek bıraktı kendini koltuğa. Çantasından yakın gözlüğünü çıkarıp taktı. Kâğıdın üzerinde 352 yazılıydı.

"Ee, Cemal Bey sağ olsaydı böyle mi olurdu?" diye geçirdi içinden. "Buralara yolum düşer miydi hiç? Nurlarda yatsın, dışardaki hiçbir işi bana bırakmazdı ki. Evinin sultanı sevgili Gülizar'ın ne hallerde şimdi... Kalk da gör Cemal Bey, kalk da gör..."

Yirmi yıl olmuş muydu, belki de yirmi beş. Anadolu'ya çıkmamışlardı daha. Tam da bu koltukların bulunduğu yerdeydi Müdiranımın odası. Ne şeker kadındı ama... Güldü mü yüzünde güller açardı. Kapılarda karşılamıştı onları. Ee, koskoca ağır ceza yargıcı, kuyruklara girip sıra bekleyecek değildi ya. Kuşkusuz Müdiranımın odasında gördürecekti işini. 'Hakim Bey, çoktandır görünmediniz, özlettiniz kendinizi... Bir şey ikram etmeden vallahi bırakmam.' diyerek kocasının kolundan tutup odaya bir sürükleyişi vardı kadının... İşte o zaman sinsi bir kıskançlıkla sıkışmıştı yüreği.

Kadın kendinden en az on yaş gençti, güzeldi. Kuşlar gibi cıvıltılıydı üstelik.

Çay mı içmişlerdi, kahve mi, unutmuştu; ama yolunu bulup kadının ağzından laf alışını dün gibi anımsıyordu. Boşanmıştı kadın. 'Başından beri istemedi çalışmamı' demişti. 'Evimin kadını olmalıymışım. Alışır diye bekledim, olmadı, ayrıldık. Onca eğitim, onca emek... Kolay mı hepsinden bir anda vazgeçmek?'

Şaşırmıştı Gülizar. Çünkü kendisi tam da benzer bir nedenden ötürü derin bir tutkuyla bağlanmıştı kocasına 40'lı yıllarda, ortaokul bitirmiş olmak da az şey değildi hani. Üç ay boyunca öğretmen vekilliği bile yapmıştı da, Cemal daha sözlüyken çekip almıştı onu işinden. 'Ben Sultanıma kıyamam, evimin kadını ol, bana yeter' derkenki o sevgi dolu bakışlar... ilk kıvılcım... ilk vurgun...

Üç ay olmuştu sevgili Cemal'ini yitireli. Şimdi de ondan bağlanan ilk emekli aylığıyla hazine bonosu almak için buradaydı. İki damla yaş düştü elindeki kâğıda...

Mekanik bir gonk sesiyle kendine geldi. Kırmızı ışıklar yanıp sönmeye başlamıştı yine. Tabeladaki sayılar bir bir değişiyordu. Yirmi numara sonra sıra kendisine gelecekti. Gerçi rahattı bu koltuklar, beklerdi beklemesine. İtiş kakış yoktu, kimse kimsenin sırasını almıyordu, ama yine de bir yabancılık duygusu sarmıştı yüreğini. 'Gülizar Hanım hoş

geldiniz, başınız sağ olsun' desinler isterdi. 'Çay mı içersiniz, kahve mi?' diye sorsunlar isterdi. Nebilsindi işte. Gülen bir yüz... tatlı bir çift söz... Yıllar önceki Müdüranım gibi birileri. Yine anıların sıcacık kollarına bırakmıştı kendini. Dakikaların su gibi akıp gidişini ayrımsamadı bile.

-Üçyüzelliikiii!

O dingin ortamı yırta yırta çoğalıyordu ses.

-Üçyüzelliikiii!

Başına tokmak yemiş gibi sıçrayarak kalktı yerinden. Sağ dizindeki ağrının izin verdiği ölçüde çevik davranmaya çalıştı. Bu çelimsiz, torunu yaşındaki kızdan mı çıkmıştı onca ses.

-Sıranızı biz mi izleyeceğiz?

Bir de kafa tutuyordu bacaksız!

İşlemi yapılırken, içinde kabaran öfkesini, sessiz söylenmelerle yatıştırmaya çabalıyordu. 'Yediği naneye bak şunun... üç yüz elli ikiymiş. Yetmiş beş yıllık Gülizar'ım ben a kızım, Cemal'in Gülizar'ı... Ya sen kimin nesisin, numaran kaç senin? Sıfır bile etmezsin, sıfır... Evvelden böyle cezaevi mahkûmları gibi numaralamazlardı insanı, adıyla çağrılırdı herkes...'

Güvenlik görevlisini görünce duraksadı.

-Müdiranımın odası nerede?

'Müdür Bey' diye düzeltti görevli. 'İkinci katta. Bir sorununuz mu vardı?'

Bir ileri bir geri gidip geldi ayakları. Bir kat merdiven çıkmayı göze alamayınca:

-Yok, dedi. Hiçbir sorunum yok. Yalnızca sordumdu...

Dışarı çıktı. İki küçük kar tanesi, oynaşa oynaşa gelip kondular omzuna... Anında eriyip yittiler.

Kar tanecikleriyle Gülizar... Bir bakıma nasıl da benzeşiyorlardı. Bir başlarına ürkek ve güçsüzdüler, dokunsan eriyecek. Oysa uyumlu birlikteliklerle beyaza boyayabilirlerdi dünyayı.

Akşama oğlu için kuracağı sofranın düşüyle ısındı birden. Adımlarını olabildiğince hızlandırdı.

Onuncu kattaki dairenin ıssızlığı, pencereleri döven rüzgârın uğultusuyla bozulmuştu. Ne çocuk cıvıltıları ulaşırdı bu kata, ne satıcı sesleri, ne de araba kornaları. Bir rüzgâr vardı sesini duyurabilen. Ölümcül bir dinginlikte usulca akıyordu zaman. Ona kalsa, bahçe katında, küçük bir daireyi yeğlerdi. Şöyle birkaç adımda sokakla buluşabileceği, ağaç dallarının ara sıra penceresini tıklatabileceği, geleni geçeni kolaylıkla izleyebileceği bir evi olsun isterdi. Ne var ki, kooperatif yapılarında adçekmeyle belirleniyordu kimin nerede oturacağı.

Konsolun üzerinde yığılı duran ödeme belgelerine ilişti gözü. Telefon faturasındaki tutara akıl erdiremedi bir türlü. Kimle konuşmuştu ki bu denli? Her birinin kıvrımlarını açıp okşar gibi düzeltti. Oğluyla arasında canlı bir bağ oluşturuyordu bu belgeler. Eksik olmasın, yarım saatliğine de olsa, arada bir uğrar alırdı hepsini. O da olmasa kapısını çalan yoktu.

Neden hep, bir yerlere yetişmek zorundaydı ki bu çocuk? İşini anlıyordu da... Müşteri yemekleri, toplantılar, çocukların okulları, karısının sürücü kursu... İstekleri bitmezdi ki karısının... Ya o futbol maçları? Altı üstü bir toptu işte. Yağmur çamur demeden koş babam koş. Son zamanlarda bir de borsaya merak sarmıştı oğlu. Ne menem şeyse o borsa, aksırsan yükselir, tıksırsan inişe geçerdi.

Ama bu kez, onun hızını kesmenin bir yolunu bulmuştu Gülizar. Zeytinyağlı biber dolmalarını düşünüp kıs kıs gülümsedi. Bir de kaymaklı ekmek kadayıfına dayanamazdı genç adam.

Kocası öleli mutfak dolabının bir köşesinde işlevsiz duran el emeği ak dantel örtüyü çıkarıp özenle masaya serdi. İngiliz yapımı ince porselen tabakları, gümüş kaplama çatal bıçak takımlarını çıkardı. Yarım ay biçiminde zar gibi doğradığı limon dilimleriyle resim gibi süsledi dolma tabağını. Bir genç kız çevikliğiyle oradan oraya sekerken, dizindeki ağrıyı duyumsamıyordu Gülizar, öf bile demiyordu.

Kadayıfın şerbetini kaynatacağı sırada ayrımsadı şekerin yokluğunu. Megafona koşup, '32 numaraya bir kilo şeker' diye seslendi.

-Anlamadım, dedi kapıcı, kaç numara demiştiniz?

Bankadaki çelimsiz kızdan öç alır gibi yükseltti sesini.

-Otuzikiii!

Bunun kulakları da benimkiler gibi ağır işitiyor, diye söylendi. Oysa önceki kapıcı, şıp diye sesinden anlardı otuz iki numarada oturduğunu.

Cemal'in kolunda, telli duvaklı bir gelin olarak girdiği Erenköy'deki ahşap köşkü anımsadı. Sahi, numarası kaçtı o evin? Bunca işin arasında sırası mıydı şimdi, kaçtıysa kaçtı; ama olmuyordu işte. Aklına düşmüştü bir kez. Yüze dek saydı. Hiçbir sayı, evin numarasını çağrıştırmıyordu. Konsolun alt gözünü açtı. Köşede, solmuş bir kurdeleyle sıkıca bağlanmış bir tomar mektup duruyordu. Tırnağının yetmediği yerde, dişlerinin yardımıyla çözdü düğümü. Zarfları bir bir çevirdi. Mavi mürekkep, ardında sararmış izler bırakarak çoktan uçup gitmişti.

Sonunda aramaktan vazgeçti. Ne önemi vardı ki numaranın. Ağır ceza yargıcı Cemal Bey denildi mi, beş yaşındaki çocuklar bile bilirlerdi evini.

Ne olmuştu o koskoca bahçeye? Dört mevsim goncalanan yediveren gülleri, şebboylar, menekşeler... Fıskiyeli küçük havuzu sevgiyle kucaklayan söğüt ağacı... Mor salkımlar, erguvanlar... Hangi yaban topraklarda boy veriyorlardı şimdi?..

Ya o güler yüzlü komşular!.. Evlere habersizce girip çıkmalar... Pişirilen her yemekten birbirlerine tattırmalar... Kahve, fal söyleşileri... Yaz akşamları çardak altında kadınlı erkekli toplanmalar... Semaverde demlenen çaylar eşliğinde kahkahalı söyleşmeler... Nereye gitmişti o güzel insanlar? Hangi uzak iklimlerde sürgündeydiler, kim bilir?

On sekiz yıl aradan sonra Anadolu'dan döndüklerinde yolları düşmüştü de, sokağını bile tanıyamamışlardı o güzelim köşkün. Öylesine betonlaşmıştı her yer.

Elli yılda tam beş ev... ama hiçbiri Erenköy'deki o köşk denli yer tutmamıştı gönlünde. Çardak altındaki kahkahalı yaz akşamlarından, bu onuncu kattaki dairenin ıssız odalarına, hangi karşı konulmaz güç fırlatıp atmıştı onu? Varlığını bütünleyen onca renk, onca tat, onca koku... Hangi acımasız dokunuşla savrulmuştu dört bir yana? Ağır ceza yargıcı Cemal Bey'in karısı Gülizar'dan, azala azala bir o kalmıştı geriye... 32 numaradaki kadın...

İyi ki oğlu vardı.

Sofrayı son kez gözden geçirdi. Pembe şeritli kesme bardaklara su doldururken çaldı telefon.

............

-Sofrayı hazırladım oğlum, dedi. Ödemeler de seni bekliyor.

-Sen onları merak etme, dedi adam. Ben o işi çoktan çözümledim.

-Nasıl? diye sordu Gülizar. Hepsi konsolun üzerinde, gözümün içine bakıyorlar.

-Otomatik ödeme anacığım, otomatik ödeme. Günü gelince şıp diye ödeyecek bilgisayarlar...

Anlamadı Gülizar; ama okumuş adamdı oğlu, bir bildiği vardı kuşkusuz.

-Zeytinyağlı dolma yaptım, dedi gülerek. Yanında bil bakalım ne var?

-Kaymaklı ekmek kadayıfı, dedi adam.

Şen bir kahkaha çınladı kulaklarında.

-Onları da İnternet adresime gönderiver bir zahmet.

Bir kahkaha daha attı genç adam.

-Eee, teknolojiyi kullanmazsak, nasıl baş ederiz bu hayatla?

 

Avucunun arasından kayıp giderken tuttu almacı. Bir süre devinimsiz kaldı. Oğlunun son sözleri, öznesi değişmiş bir biçimde, uğuldayıp duruyordu beyninde... 'Nasıl baş edeceğim bu hayatla?

 

 
 

 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006