|
Eskitilemeyen Bir Anı
Anais Martin
İşte
yeniden güz mevsimini muştulayan Eylül ve doğal olarak hemen
arkasından da okullar...
Bu yıl
okullar açıldığında İstanbul'daydım. Aradan onca yıl
geçmesine karşın, belleğim beni aldı taa gerilere götürdü...
Yıllar
önce, biz de tüm ana babalar gibi 'ortaokula giriş sınavı',
'sınava hazırlık dönemi' gibi sorunları yaşadık. Bütçem,
yarışın tüm evrelerini koşmaya uygun olmadığından, biz de
hazırlıklarımızı bir özel öğretmen denetiminde yaptık. Neyse
ki çok büyük sıkıntı yaşamadan, oğlum; bir özel Fransız
Lisesine girmeye hak kazandı, kaydını yaptırdık ve okullar
açıldı...
Açıldı
açılmasına da... benim bütçemde de onarılmaz gedikler
oluşmaya başladı. Artık yalnızca okul taksitlerini düşünerek
yaşamımızı sürdürmeye çalışıyorduk. Üç aylık taksit süreleri
göz açıp kapayıncaya değin geçiyor, ben ise umutsuzluğa
düşüp altından nasıl kalkacağımı düşünüyordum...
Böyle ç alkalana yuvarlana
iki yıl hazırlık ve üç yıl orta eğitimden oluşan beş yılı
geride bıraktık.
Yıl 1994'tü
ve ben minicik maaşımla, çoktan enflasyonun gerisine
düşmüştüm. Daha maaşımı aldığım gün, iki el boğazımı
sıkıyormuş gibi duyumsuyordum.
İşte o yıl,
Fransa'da yaşayan yeğenimin çağrısına uyarak, kısa bir gezi
yapmak için, oğlumla birlikte Fransa'ya uçtuk. Aylardan
Ağustos’tu; yani okullar kapalıydı ve okullarda yapılan her
türden sınav çoktan bitmişti.
Ancak biz
yine de 'bir deneyelim' deyip, bize önerilen devlet lisesine
başvurduk. Yanıt kısa ve netti:
"Doğal
olarak deneyebilir! Madem oğlunuz böyle bir sınava istekli,
ona hemen bu olanağı sağlarız..."
Sözü edilen
sınav; Fransa'da ortaokul bitirmek için girilen Brevet
(bröve) sınavıydı. (Türkiye'de böyle bir sınav yok, doğrudan
not ortalaması ile liseye geçildiği biliniyor.)
Hiç
duraksamadık, kısa bir hazırlık aşamasından sonra oğlum, bu
sınava girdi ve üstün başarı ile hem Brevet'yi hem de
katıldığı ikinci bir sınavla liseyi burslu okuma hakkını
elde etti...
Eh, ne
diyebilirim ki: "Yaşasın kurtulduk!" diye bağırmışım. Bu
çığlık; belki de bir biçimde, önü açık gençlere ve insan
yetiştirme sanatına destek verilişe teşekkürdü. Ancak bu
mutluluğu, Fransa'da değil de kendi ülkemde yaşamak için
neler vermezdim...
Derken
Eylül ayı geldi çattı... Okullar açılacaktı. Ben de oğlumu;
yeni okuluna başlama aşamasında yalnız bırakmamak için,
Fransa'da kalış süremi uzattım...
Böylece Eylül’ün ikinci haftası okul
açıldı. Oğlum; hiç tanımadığı bir ülkenin,
nasıl olabileceğini usundan bile
geçiremiyeceği lisesine başladı. O gün ben, bütün gün
boyunca, evin içinde dört dönüyor, bir yandan da 'müthiş'
bir ön yargıyla, oğlumun okuldan bozuk moralle geri
döneceğini sanıyordum nedense...
Olsun,
'deneme, denemedir değil mi ya?'
Çocuğumun
mutluluğunu dünya yüzündeki hiç bir şeye yeğlemeyeceğime
göre, kendi kendime: "Sakin ol ve okul çıkışını bekle
bakalım. Olmazsa üç gün sonra geriye dönerken, alır oğlunu
birlikte gidersin ülkene" diyordum...
Zaman
durmuştu sanki. Kendimi; duvardaki saate odaklamış, öyle eli
kolu bağlı otururken yakaladım...
Birden;
kapı çılgın gibi çalmaya başladı, oğlum basamakları üçer
beşer çıktı ve: "Anne, anneciğim harika bir okul, hele
öğretmenler çok şeker." diyerek heyecanla anlatmaya başladı.
Sözlerini
şöyle bitirdi:
"Türkiye'den geldiğimi söyleyince de herkes beni soru
yağmuruna tuttu."
Ben, ağzım
bir karış açık dinliyorum. Başka ne yapabilirim ki.
Saatlerdir gergin bekleyişin ardından böylesine güzel bir
çözülme. Sonra biraz toparlanmaya çalışıp, üç-beş soru da
ben yönelteyim derken o ivedi davrandı:
"Anne,
yarın edebiyat öğretmeni seni görmek istiyor"
Oğlum Ran,
nedenini bilmiyormuş... Yalnızca yarın sabah erken, dersler
başlamadan okulda olmalıymışım.
"Tamam
gidelim bakalım" derken engelleyemediğim ön yargılar yeniden
usumdan geçmeye başladılar:
"Türkiye'den geldik ya, bakalım yazın konusunda ne
yaklaşımlarda bulunacaklar!"
Al sana bir uykusuz gece daha! Sabahı
zor edip, takılıyorum oğlumun ardına ve doğru okula...
Okutacağı
öğrencinin velisini görmek isteyen oğlumun yazın öğretmeni
kumral, kocaman, mavi gözlü Monsieur Chapel, güzel, mutlu
edici sözler söyledi. Bize gerçekten güven verdi. Sabahın
ilk dersi başlamadan, neler, neler konuştuk! Türkiye'yi
tanıyordu.
Şu sözünü hiç unutmadım:
"Siz,
Atatürk gibi bir önder, Nazım Hikmet gibi bir şair
yetiştiren bir ulusun çocuğusunuz!" dedi bana...
|