|
Yürekli Devrim Kadınlarımız
(Kahraman Kadınlarımız)
Ahmet Miskioğlu
Biz
erkekler, tarihin her döneminde yüzümüze kutsal din maskesi
takarak kadınlarımızın haklarını her zaman engellemişizdir.
Yüzümüze taktığımız din maskesiyle de her zaman haklı
olduğumuzu, savunmuş, güç de elimizde olduğu için davayı hep
kazanmışızdır. Özellikle ortaçağda... Ortaçağın izleri
günümüze değin ulaşmıştır.
Sözgelimi,
herkesin, daha doğrusu her okumuş kişinin bildiği bir
Afife Jale vardır.
Dr. Sait
Paşa'nın torunu Afife, 1902 yılında İstanbul'da doğmuş... "Darülbedayi"nin
(O günlerde Şehir Tiyatrosu'nun adıdır.) açtığı giriş
sınavını küçük yaşta kazanıp 10 Kasım 1918'de "stajyer"
oyuncu olarak Darülbedayi'ye girmiştir, içi oyunculuk
sevisiyle doludur. Coşku ile çalışmaktadır.
Güzel
Türkçesiyle her zaman baş rollerde oynayan Eliza
Binemeciyan'ın Paris'e gitmesiyle "Yamalar" adlı oyunda
" Emel" rolünü Afife'ye verdiler. 3 Nisan 1919'da
Jale takma adıyla sahneye çıktı. Kadıköy'de Apollon
Tiyatrosu'nda... 30 Kasım 1919'da "Tatlı Sır" adlı oyunda da
sahneye çıktı.
Bu,
Tiyatro tarihimizde büyük bir olay olmuştur.
Bütün
erkekler karşı çıktılar. "Müslüman kadın, sahneye çıkamaz,
dinimize aykırıdır!" dediler. Bütün erkekler...
Oysa dine
aykırı değildir, bizim ortaçağ kafalılığımıza aykırıdır.
Dini, kutsal din duygusunu, kendi bağnaz kafalılığımıza araç
olarak kullanmaktayız.
Afife Jale,
oyununu oynarken, onu tutuklamak için tiyatroyu polisler
bastılar. Arkadaşları, sanatçıyı arka kapıdan
kaçırmışlardır.
Afife Jale,
yürekli bir kızdır. Sevdiği oyunculuğu yürütmek
istemektedir. "Odalık" adlı oyunda oynarken, bu kez, polis,
tiyatroyu çepeçevre sardı. Afife Jale, bu kez de
arkadaşlarınca kaçırılabilmiştir.
Sahnede
yakalayamadılar ama, Afife'yi, sonradan sokakta tutuklayarak
karakola götürdüler, sorguladılar.
«Sen
Müslümansın, sana yakışır mı sahneye çıkmak, günah değil mi?
Utanmıyor musun?»
Genç
kızımızın böyle bir durumda, hele o yıllarda, sinirleri
altüst olmaz mı?
Bilindiği
gibi, sahneye çıkmak yürekliliği gösteren ilk Türk kızı,
Tiyatrolarımızın ilk Türk kadın sanatçısı Afife Jale,
dini yanlış yorumlayan "softa kafalı" insanlarımız yüzünden
24 Temmuz 1941 günü henüz otuz dokuz yaşındayken Bakırköy
Sinir Sayrılıkları Sayrıevi'nde öldü.
Bugün,
dünden kaç arpa boyu ilerideyiz acaba?
Gazeteleri,
gazete haberlerini herkes gördü.
Kadınlar,
Çamlıca'daki Subaşı Camisi'nde başları açık olarak
erkeklerle birlikte namaz kılmışlar!
Yine,
gazetelerden okuduk: Büyük olaymış bu!
İşte, Türk
tiyatrosunun ilk Türk kadın sanatçısı Afife Jale'yi
bu yüzden anımsadım.
Diyemez
miyiz ki, Afife Jale, direndi, çok acı çekti ama, davayı
kazandı; sahneye çıkacak bütün Türk kadınlarını da
kazandırdı; böylece adı tarihe geçti? Diyemez miyiz ki,
erkeklerin "din maskesiyle, müslümanlık maskesiyle"
kadınlara yasakladıkları bir sanatı Türk kadınlarına
kazandırdı? Ama gerçekten şunu belirlemek gerekir:
1923'te
artık Ankara'da "Türkiye Cumhuriyeti"nin kurulmasıdır
Türk kadın sanatçılarını kurtaran; Mustafa Kemal Atatürk'tür.
Afife Jale’cik, ne yapabilirdi ki tek başına? Doğal olarak
Afife Jale ve çektikleri de hiçbir zaman unutulmayacak.
ŞİMDİ BAŞKA BİR TARTIŞMA
1918'lerde,
1919'larda"Türk kadını, tiyatro sanatçısı olmalımı, olmamalı
mı" tartışması ve savaşımı görüldüğü gibi, bugün de,
-yazıklar olsun ki!- "Türk kadını erkeklerle namaz kılmalı
mı, namaz kılmamalı mı" tartışması yapılıyor. Ortaçağ
kafalılığımızla, "softa"lığımızla bugün 1918'den kaç arpa
boyu ilerideyiz acaba?
Yine, 25
Ocak 2006 günlü bütün gazetelerden okuduk:
Bilinen
erkek görevliler konuşmuş.
Birisi(1)
demiş ki: «İstanbul Müftüsü Prof. Dr. Mustafa Çağcı'nın
'Kadınlar başı açık namaz kılamaz. Bütün İslam bilginlerine
göre bu namaz geçersizdir.' yorumu doğrudur.»
Bir
başkası(2): "Kuran'da bu konuda ayrıntıya girilmemiş. Ama
İslam bilginlerinin tamamına yakını namazda başın örtülmesi
gerektiğini işaret etmişlerdir. Peygamberin uygulamaları da
bu yöndedir. Hadis kitaplarına ve peygamberin uygulamalarına
göre namaz başı kapalı kılınmalı. Başı açık namaz fotoğrafı
ise dini dejenere etmektedir. Kadın ile erkeğin aynı safta
namız kılması dinen uygun değildir."
Bir
ötekisi(3): "ABD'de bir kadın cuma namazı kıldırmış. Subaşı
Camisi'nde namaz kılanlar da, o sivriliği taklit etmek
isteyen bir grup olabilir. Kadınların erkeklerle yan yana ve
başı açık namaz kılarak ibadet düzenini bozmamaları lazım."
Sakallı bir
milletvekili(4) de: "Ben bugüne kadar böyle bir şey ne
gördüm ne duydum!" buyurmuş.
Üsküdar'da
Subaşı Camisi'nde başı açık ve erkeklerle birlikte namaz
kılmak yürekliliğini gösteren kadınlar için herkesin bildiği
tek bir erkek din adamı(5) Öğretim üyeliğinden emekli bir
Prof. doğruyu söylemek yürekliliğini göstermiş, onlar için
olumlu konuşmuştur. Şöyle demiştir:
"Kur'an'da
namazlarda kadın ve erkeklerin aynı safta mı, ayrı saflarda
mı ve kadınların başlarının açık mı kapalı mı olacağına dair
bir beyan yoktur. Tabii bu konuda herhangi bir yasaklama da
mevcut değildir."
ERKEKLER KADINLARA HAK TANIMIYOR
Afife
Jale'nin sahneye çıkması, 1918'lerde nasıl bir olay olduysa;
görüldüğü gibi bugün de kadınların baş açık namaz kılmaları,
öyle çarpıcı bir olay olmuştur.
Ortaçağ
kafalı erkeklerde hoşgörü kesinlikle yoktur. Sevgi
yoktur. Ortaçağ kafalılığımızla hiçbir gelişmeyi biz
erkekler içimize sindiremiyoruz. Nitekim kadınların
başları açık olarak erkeklerle birlikte namaz kılmalarının
ertesinde erkekler kadınlardan öç aldılar:
Ankara
Hacıbayram Camisi'ndeki "cuma namazı"na kadınları almadılar.
Kadınlara ayrılmış yerlere de hiçbir kadını yanaştırmadılar,
onları engellediler. Bir müftü(6), "Cami küçük, erkeklere
yer kalmıyor" diyerek bu davranışı savundu.
Bu haberi de
28 Ocak 2006 günü "CUMA REZALETİ" diye Sabah gazetesi
çok büyük puntolarla baş haber olarak bütün okurlara
duyurdu; bol resimler de bastı.
O günlerde
son yirmi yılın en soğuk, en karlı günleri yaşanıyordu.
Camiye alınmayarak erkeklerce cezalandırılan kadınlar, baskı
karşısında pısmadılar. Cami dışında, karlar üzerinde namaz
kıldılar.
ŞERİATÇI HÜKÜMET KADINLARDAN KORKUYOR
İşte
Şeriatçı Hükümetin korkusu buradan geliyor: Kadınlar
bilinçlenmektedirler! Şeriatçı Hükümet, kadınların
bilinçlenmesinden korkuyor. Şeriatçı Hükümet, türbanı
bu yüzden "siyasal simge" olarak kullanıyor.
Aldattığı kadınları bilinçlenen kadınlara karşı ve bütün
Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı kullanmaya çalışıyor.
Kadınların kapanmalarını, kadınların türban, burka, peçe
ya da kara çarşaflarla örtünmelerini, yani "ezikliklerini
- tutsaklıklarını" özgürlük diye nitelemeye kalkıyor. Bu
yalan, bu yutturmaca, ne zamana değin sürebilir? Hükümet
üyelerinin hal diliyle söyledikleri ve istedikleri "Harem
- Selamlık"tır; kadınların ezilmeleridir, kadınların yok
sayılmalarıdır. Türkiye Cumhuriyetinin başında bugün bir
yığın "gaile" varken, Şeriatçı Hükümet, bunlarla
zaman öldürüyor. Halkı uyutmak istiyor.
Ben, öteden
beri, şeriatçı hükümetin gerçek, sağlam bir inancı olduğunu
hiç düşünmedim. Yolsuzluk haberleri bu ölçüde yayılan bir
yönetimin bu haberleri ört-bas etmeye çalışması,
dokunulmazlıkları söz verdikleri halde kaldırmamaları, bence
inançsızlıklarının da kanıtıdır. Bunların şeriatçılıkları,
benim düşünceme göre, "Suudi Arabistan"a yaranmak içindir.
Onlara yarandıkça, müslümanlıklarının kanıtlanacağını
sanıyorlar. Bu yolla da, Türkiye'deki gerçek müslümanları
aldatacaklar!
Ancak, yeni
bir durum çıktı ortaya: Suudi Arabistan görevlilerinin
eşleri de Atatürk Türkiyesi'nin çağdaş kadınları gibi
başlarını açmaya başlayınca (8), şeriat hükümeti, kadınları
ezdiğini göstererek bu alanda kimlere yaranacak artık? Din,
iman gösterişte değildir; insan oğlunun yüreğinin içindedir!
GELECEK YÜZYILLAR KADINLARIMIZIN
OLACAKTIR
Biz, her
şeyi, her yeri, kadınlara, insanlık dışı karanlık
yöntemlerle yasaklasak da, -minarenin kılıfını hazırlayarak,
yüzlerimize maskeler takarak- ne ölçüde yasaklasak da, onlar
aydınlığa doğru yürümeyi başaracaklardır. Öyle görünüyor ki,
gelecek yüzyıllar kadınların olacaktır. Zaten bu
anlaşılıyor, ortaçağ kafalı bizler, işte bu durumdan
korkmaktayız. Ne demiş eskiler: Korkunun ecele yararı
yoktur! Din böyle istiyor diyerek kadınları çarşaflara da
soksak, Afganistan'da olduğu gibi başlarına burkalar da
giydirsek, torbalar da geçirsek sonuç değişmeyecektir.
Eşyanın doğasında bu vardır: Her geri çekilişin bir ileri
yürüyüşü gelir! Ortaçağ kafalılığımızla, iyice örümcek
ağıyla kaplanmış beyinlerimizle de olsa bunu algılayacağız
en sonunda...
Kadınlarımızın, kızlarımızın bütün yasal özgürlüklerini
ellerinden alıp başlarını sımsıkı bağlayarak, onları
sıkmabaşlı yaparak baskılar uygulamak, sonra da "kendileri
böyle istiyorlar, onların özgürlüklerine kimse karışmasın!"
diyerek yaptığımız haksız işlemlere kılıflar hazırlamak
nereye değin götürebilir bizi?
AÇIK KONUŞAN KADINLAR
Açık konuşmaktan çekinmeyen kadınlarımız, gerçeği her zaman
vurgulamaktadırlar. Sözgelimi, ünlenmiş bir genç bayan yazar
arkadaşımız, bana açıkça anlattı. (Adını şimdi veremiyorum,
çünkü kendisinden izin almış değilim.) Şunları söyledi:
«Beni babam,
ortaokuldaykenden örttü. Başımı kapattı. Ben, o küçük
yaşımda bunun haksızlığını düşündüm, uymak istemedim. Babam
bu yüzden dövdü de. Hep dövüyordu. Başka çıkar yol yok diye
düşünerek, başımı evden çıkarken örtüyordum. Ama, sokağın
köşesini döndükten sonra başörtüsünü çıkarıp çantama
koyuyordum.»
Bir de
gazetelerden okuduk. Herkes okudu. Televizyonlarda
görüntüsünü sık sık görmeye alıştığımız(7) başı iyice
sıkılmış, sıkmabaşlı kapalı bir bayan, gazete habercilerinin
soruları üzerine o da olduğu gibi söylemiş. Demiş ki:
«İlk
zamanlar benim de başım açıktı, ilk kez, ağabeyim bana
başörtüsü getirdi, bunu başına sar dedi. Bu öneriye önce
karşı çıktım, başımı örtmek istemedim. Ağladım da... Sonra
ağabeyimin çok üstelemesi nedeniyle başımı örttüm. Başörtüsü
kullanmaya başladım. Sonradan da bunun güzel bir şey
olduğunu anladım.»
Hiçbir özgür
kadın, çarşaf giymenin, peçe örtmenin,
burka giymenin, sıkmabaşla dolaşmanın, türban
sarmanın güzel olduğunu söylemiyor. Babalar, büyük
ağabeyler, küçük erkek kardeşler, dayılar, amcalar yüzlerine
din maskesi takarak "Bizim dinimiz böyle istiyor, Tanrı
böyle istiyor; güzel olan da budur!" diyerek baskı ile
kadınlara türban giydiriyorlar, kız çocuk da, küçük erkek
kardeşinin, büyük ağabeyinin, babasının ağır baskıları
karşısında "ne yapayım, dinimiz böyle istiyormuş! Tanrı
böyle istiyormuş!" diyerek boyun eğiyor. Kimi bilisiz ve
bilinçsiz babalar daha ileri giderek kızlara okumayı da
yasaklıyorlar. Kızın okuma yazma öğrenmesine ne gerek var,
kız çocuğu dinini öğrensin yeter diyorlar.
İLK İLERİ ADIM ATANLAR
1999'un Mart
ayında, Türk Dili Dergisi'nin perşembe toplantılarının en
bağlı üyesi Salâh Birsel'in cenazesindeydik. Erkenden
cenazeye gelmiştik. Namaz saatini bekliyorduk. Salâh
Birsel'in tabutu musalla taşının üzerinde duruyordu. Biz
tabutun başında duruyor, söyleşiyorduk. Nevra Bucak,
Mehrizat, Türkân Miskioğlu, Refika Bezirci, Uyguner ailesi
ve daha başka bayan ve bay arkadaşlar bir aradaydık. Eşi
Jale Birsel de oradaydı. Biz söyleşirken, namaz saati
gelmiş; duyuruldu. Hemen bayan arkadaşlar uzaklaşmaya
yeltenirken, birisi, "Niçin çekiliyorsunuz, kadınlara
yasaktır diye bir kayıt yok, hiçbir yerde yasak kaydı yok.
Yasak buyruğu yok!" deyince, bütün bayan arkadaşlar
erkeklerle birlikte ön safta başları açık olarak namaz
düzeninde durdular. Oradaki gazete fotoğrafçıları,
ışıldaklarını bizim üzerimize çevirdiler. Öyle sanıyorum ki,
Türkiye'de bu konuda ilk ileri adım o gün atıldı.
Sonradan o
fotoğraflar bir yerlerde yayımlandı mı bilmiyorum. Ama,
bayan arkadaşların rahatça aramızda bulunmaları bizim için
yadırganacak bir durum değildi artık. Sonradan, gazete
fotoğrafçıları, Behzat Ay'ın cenazesinde de aynı
görünümde yakalamıştı grubu.
Afife
Jale'nin sahneye çıkması gibi, kadınların başı açık olarak
erkeklerle birlikte namaz kılmaktan çekinmemeleri, önemli
olaydır diyor bütün gazeteler! Kadınlar, bu konuda bir
devrim yapmışlardır. Olay tarihe geçecektir. Kuşkusuz
kadınlarımız eksiksiz özgürlüğe ulaşıncaya değin daha pek
çok acılar çekeceklerdir; durum öyle görünüyor.
........................................................................................................
(1) Tayyar Altıkulaç, TBMM Milli Eğitim
Komisyonu Başkanı, Hürriyet gazetesi 25.01.2006.
(2) Mehmet Nuri Yılmaz, aynı gazete,
aynı gün.
(3) Prof. Dr. Hüseyin Hatemi, aynı
gazete, aynı gün.
(4) Samsun Milletvekili Musa Uzunkaya,
aynı gazete, aynı gün.
(5) Prof. Dr. Zekeriya Beyaz,
aynı gazete, aynı gün. Burada, aynı biçimde olumlu düşünen
bir bayanı anmamız gerekiyor. 25.02.2006'da Hürriyet
gazetesinde okuduk: Diyanet'in "kadının başı açık namaz
kılamayacağı" kararına şerh koyan Din işleri Yüksek
Kurulu'nun tek kadın üyesi Prof. Dr. Mualla Selçuk... Olay,
şunu düşündürüyor: Tek kadın olmasaydı, erkeklerce ezilmemiş
kadınlar çoğunlukta olsaydı, karar çok daha başka türlü
çıkacaktı! Bu da, tapınmayı kolaylaştırıcı reformlar
gerektiğini usumuza getiriyor. Baskılar, haksızlıklar,
erkeklerce uydurulan "Türban, özgürlüktür" yutturmacaları
son bulmalıdır denebiliyor.
(6) Altındağ Müftüsü Muammer Turan.
(7) Emine Hanım.
(8) Hürriyet gazetesi, 19.02.2006 günlü
"Suudi Elçiden içki Devrimi" adlı baş haber. Suudi Arabistan
elçisinin eşi, öcü gibi giyinmeyerek, Atatürk Türkiyesi'nin
çağdaş kadınları gibi giyinmiş, ayrıca elçilik yöneticileri,
her şeye günah demek gülünçlüğünden kurtularak konuklarına
alkollü içki de sunmuştur. |