Sayi 111

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Yapıtlar - Yazarlar

 

İki Yapıt, İki Yazar Üzerine

 

Hasan Akarsu

 

"BATIK ZAMANLAR”IN ŞİİRLERİ(1)

 

Ozan, yazar Nuray Gök Aksamaz, 1963 İstanbul doğumlu. Kimya mühendisi olup öğretmenlik yapmaktadır. Şiirleri ve yazıları bugüne değin Alaşara, Gerçek Sanat, Kybele, Şiir Ülkesi, Mum, Sevi, Bertin Bahar, insancıl, Şiir Oku, Tarih ve Toplum, Türk Dili Dergisi vb. yayın organlarında yayımlandı. Batık Zamanlar ilk şiir kitabı. Yazarın ayrıca, Nartlardan Beri adlı kitabından başka, İsmail Hardal, Kemal Gök, Sabrı Kuşkonmaz ve Eşref Yılmaz'la birlikte çıkardıkları, "Savaşın Şairin Kimliğin Sorgulanışı" kitabı da bulunmaktadır.

Ozan, cana sızan kederlerin yüzlerinin göğün özlemine tutuştuğunu duyumsuyor. Bir şeylere değinme özlemiyle tutuşurken, "eylül bakışlı kuşlar"ın geçtiğini gözlüyor. Batıkların karanlığında, yürekleri çözebilme uğraşı veriyor:"...Daldık karanlığına batıkların/ Alabildiğine yüreğimizi/ Çözebildiğimizde/ Eriyebilirdik artık/ Neye ağlamalıydık/ Bir uçurtmaydı çocukların göğünde eylül..." (s.8) Yüreği türküsüzken suların hırçın aktığını biliyor. Eylül uzarken, tüm suların kaynağına geri aktığını düşünüyor. Herkesin sevgisini paylaştığı duyarlı bir tapınağın olmasını istiyor. Benek kızın masalını yazarken, "payına soğuk düşen beneklerin" üşüyeceğini belirtiyor. Ozan, "hesapsız sevmelerin" yandaşı: "Hesapsız sevebilir/ Devrilebilirdik korkusuzca/ Küçülmesi karşısında kuşların/...Nereye gidiyordu tükenmeyen/ Yüksek umutların düşüncenin yolu" (s.14).

Ozan, şiirlerini imgelerle zenginleştiriyor: "...Yatağımızı bilmeden/ Aktık bir zaman/ ...Ertelenen yarınların sancısıyla/ Tarihler düşürdük ara sokaklara/...Sevdamız da vardı/ Çiçekli biryemeni gibi boynumuzda/... Ceplerine doldurup gitti/ Kanatsız kuşları çocuklar" (s.18 - 19). Dizelerde, "keman sesli çocuklar" rüzgâra doğru yürüyor. Ozan, umarsızlığı kovalamaya kararlı ve "keman sesli gün" derliyor giden zamandan, içindeki kuşlardan habersiz insanları, "ille de karanlığı " yazan, duyarlı sevgilisini anlatıyor. Dilek adlı şiirinde, barışın yüzümüzde açmasını istiyor: "Kuşlar unuttu uçmayı / Kanatları saklı cebimizde / Şiirler unuttu okunmayı /Asılı kaldılar gökyüzünde / Savaşa tutuştu balıklar/ Barış yüzümüzde açsın." (s.27) Yaşanan acılı günlerden sonra ozan, bilge yüzünü arıyor: "...Acıyı not düştük / Can gider/ Bir can kalır / Yüzümü ararım / Asırlarca uzak/ Bilge yüzümü." (s.28) Gitmenin, ayrılığın hüznü de yansıyor dizelerine: "...Gitmek sonra /...Birçok zamanın ve sevilenlerin seslerini/ Duyamamanın renginde tırmanmak yamaçları /...Bir düş ki/ Evrenin göbeğinde atıyor yüreğin/... Giderken neleri almak istemişsen yanına/Uzaklarda /...Tazele ateşi sürekli / Zamanı koyulaştır/ Su devinsin/ Ne güzel şimdi buharın gücü / Su dönüşse de uygarlık yaşasın." (s.34-35)

Aşklar, ölümler yazılmayan sonsuz mu yaşamda? Uzakta olan soyutlanır mı? Öyleyse ayrılıklara son vermeli mi? : "...Uzanıyor sevgilimi getiriyorum/ Düşüncemin saçları dolaşıyor düşlere /...Deliyim bir ayrılık bundan çok yaşanamaz /...Canlı sevdalı İstanbul içimde atıyor / incecik bir yol oluyorum/ Deniz ile göğün değişiyor yerleri..." (s.38) Ozan, şiirinin, sevgisinin doruğunda geziniyor. "Damıtılmış günün özsuyu" canların köklerine yürürken, yıldızlarla ışıldıyor. Bilincin ışığı uzasın diye, sesini de uzatıyor insanlığa ve "ayaklanmış özlem"lerle gitmek istiyor. Bulutlarla giden çocukları, insanın emekle bağlandığı İstanbul’u seviyor. Güneşe sevdalanıyor doğumundan önceki zamanlarda, şimdi "sağılmamış güzelliğe" sevdalı. Sevgide sınırlama tanımıyor. Sevdalara, şiirlere tutkun: "...Bilsem bir tek dize var buluşulan / Suların sessizliğinde yazılmamış" (s.55) Ozan, o dizeyi bulmaya gidecek Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi. Yıllarca "derin şiirler" ardında koşuyor, Behçet Necatigil'i andırırcasına: "...Dışarıdan içe doğru / Yüreğin açıksa soluklu/ Yıllarca derin şiirler / Ulaşıyor seviyorsun / Dışınızı yaşamaya çıkıyorsunuz / Yollara insanlara / Dışınızda kalıyorlar" (s.58) Ozan, yağmalanmamış umutların ardında, toz olup yollara savrulmak ve çiçek olup açmak için uğraşı veriyor. Sevgilerin büyütülünce yüzlerde ağaracağına inanıyor. Her gün yeniden bilinci ve sevgiyi doğurmaya zorunlu duyumsuyor kendini.

Ozan, yazar Nuray Gök Aksamaz, yüreği saran derin şiirlerin, yağmalanmamış umutların, "Batık Zamanlardaki haklı kavgaların, büyütülüp açılmış sevgilerin ozanı.

 

"SÖYLEŞMENİN BÖYLESİ" (2)

Eğitimci yazar O. Nuri Poyrazoğlu yazın yaşamında üretkenliğini sürdürüyor. 1934 doğumlu olan yazarın bugüne değin, deneme, görüşme, inceleme, gezi, değini vb. türlerde dokuz yapıtı yayımlandı. "Söyleşmenin Böylesi"nde, sofrabaşı söyleşmeler, salon toplantılarına ilişkin anlatılar yer alıyor.

Sofrabaşı toplantılarındaki konuşmalar 1995-2005 yıllarını kapsıyor. Yazar, arkadaşlıklarına, dostluklarına önem verdiği kişilerin görüşlerini yansıtıyor. Yazarlar için eş seçiminin önemini vurguluyor ve özellikle kitaptan zevk alan eşlerin seçimini önemsiyor. Gençlerin kitap okumayışlarından yakınıyor. 19401ı yıllarda yetişen eğitimcilerimizin sıkıntılarına değiniyor ve yaşamlarından kesitler sunuyor. Kendisinin küçük bir kâğıdı bile atmadığı, onların arkasını bile kullandığı söylenince şunları belirtiyor: "...Bir bakıma Cumhuriyet kuşağının davranış biçimiydi bu. Kuldan birey, ümmetten ulus oluşturma çabalarının yoğun olduğu günlerde doğmuştuk. Yerli malı kullanmanın, tasarrufa uymanın erdem sayıldığı günlerin çocuğuyduk..." (s.13) Ankara'da sanat ortamının güzelliğinde yaşanıyor her şey. Ahmet Özer, Vedat Yazıcı, Adem Sarıyüce, O. Nuri Poyrazoğlu güzel ortamlarda buluşup söyleşiyorlar. Ahmet Özer, Kıyı Dergisi kapandıktan sonra gerekli ilginin gösterilmeyişinden yakmıyor haklı olarak.

Ankara Kalesi'nde bulunan Kınacılarevi'ndeki etkinlikte yaşananlara tanıklık ediyor yazar. Yurt dışındaki bir üniversitenin Türkiye şubesinin sertifika töreninde bulunuyor. Ankara Kalesi ve Ankara kentiyle ilgili tarihsel bilgiler sunuyor.

Yazar, MEB Özlük işleri Genel Müdürlüğünde çalışan arkadaşlarla yapılan toplantılara yer veriyor. Eşlerin de katıldığı toplantılarda "erdeme dayanan bir dostluk"la sürdürülen ilişkileri anlatıyor. Fethi Esendal, Arif Canpolat, Fevzi Özkan vb. arkadaşların görüşlerini, çalışmalarını öğreniyoruz. Sayrılıklar, torunlar, yaşın getirdiği sorumluluklar öne çıkıyor söyleşilerde, "inci Babalı..." söyleşilerde, Adana Yapı Sanat Enstitüsü'nde çalıştığı yılların anıları yer alıyor. Öğrencilerin yoksulluğu, ezikliği yanında, okuldaki uygulamanın Köy Enstitülerini andırdığını da vurguluyor. Okul öğrencilerinden Mehmet Nabi inciler, mafya babası oluyor sonraki yıllarda ve "inci Baba" adıyla ünleniyor. Yazar, okulun 1975'te futbolda nasıl Türkiye ve Dünya birincisi olduklarını anlatırken futbol konusundaki görüşlerine de yer veriyor: "Bilirsiniz; spor gösterilerinin en yaygını olan futbolu, kitleleri uyutma aracı olarak yorumlayan bir anlayış da var. Pek de yabana atılır bir görüş değildir bu. Sırasıdır, Portekiz Diktatörü Salazar'ın hemen herkesin bildiği, ünlü sözünü de ekleyelim sözümüze: "Portekiz'i kırk yıl 'üç F'yle yönettim: Fiesta, fadma (örgütlü din), futbol." (s.61)

O. Nuri Poyrazoğlu, masal anlatır gibi başlıyor yazısına ve güncelleştiriyor. Bir kamu kuruluşunun dinlenme yerinde, eğlenceli bir yemekte üç dört arkadaşıyla gözlemlerine yer veriyor. Kadın üzerine yapılan yorumları, kadın-erkek eşitliğini ve feminizmi anlatıyor. "Düşsel Buluşma"da, Ankara'da bir biracıda yapılan söyleşileri yansıtıyor. 1960'lı yıllarda Güney illerinden birinde, aynı okulda öğretmenlik yapan dört arkadaş yıllar sonra buluşup dertleşiyorlar. 2002 Seçimini tartışıyorlar, AKP'nin yüzde otuz dört oyla iktidar oluşundaki haksızlığı dile getiriyorlar. Hiçbir ülkede yüzde on barajının olmadığını, ABD"in oyunuyla "Ilımlı İslam" ve "Yeşil Kuşak" tasarımlarının devreye sokulduğunu belirtiyorlar. "Cumhuriyetçi Kuşaklar" yetiştiremediğimiz gerçeğinde birleşiyorlar. Yazar, yeri geldiğinde güzel fıkralar da anlatıyor, söyleşiler böylece ayrı bir çekicilik kazanıyor. 1970'li yıllarda, "ülkücü tosuncukların" yaptıkları da yer alıyor söyleşilerde. Fevzi Özkan'ın ders kitabı yazarlığı, anıları, dinci yapılanmalar vb.

Yazar, Öğretmen Dünyası dergisinin 21. Yaş Günü Kutlamalarını da anlatıyor. İlk sayısı Ocak 1980'de çıkan derginin öyküsünü, derginin mutfağından tanıtıyor bize. Yazı Kurulunun toplantıları, ekonomik sıkıntılar, Ayhan Sarıhan'ın "sarsılmaz ciddiyeti", Zeki Sarıhan'ın en sonra söyleyeceğini ilk önce söyleme özelliği, Satı Erişen'in laik eğitimi yaşam felsefesi olarak belirlemesi, Özden Yılmaz Bilgin'in güzel sesli olup güzel türküler söylemesi, Nazım Mutlu'nun eşinin "sorunlara pratik çözümler bulma" başarısı vb. Yazar, görevi gereği birçok ilimizin üniversitelerinde, konukevlerinde kalıyor ve orada yaşananlara tanıklık ediyor. Üniversitelerin "dinsel boyutlu etkinliklerini" kınıyor. Çünkü üniversiteler bilim yuvalarıdır ve öğretim görevlilerinin tespihli oluşları haklı olarak kınanmalıdır. Ne yazık ki dinci yapılanma her yeri sarmış durumda. Yazar, Haziran 200ü"de Manisa Öğretmenevi'nde, ildeşi ve okuldaşı olan Mehmet Bey'le yıllar sonra karşılaşıyor. Manisa'nın tarihi, mesir macunu, Ağlayan Kaya (Niobe) vb. konularda bilgiler veriyor. Öğretmenevinde Türkçe sözcüklere yer verilmeyişini kınıyor. Sözgelimi; "fiks menü", "şelf servis", "alakart" vb.

Yazar, salon toplantılarındaki etkinliklere katılıyor. ÖSYM'nin kurucularından Altan Günalp'ı tanıtıyor, ondaki hayvan sevgisini, klasik müzik tutkusunu vurguluyor ve 06 Haziran 1988'de, 55 yaşında akciğer kanserine yenik düşmesine üzülüyor. ATO (Ankara Ticaret Odası) Meclis Salonu'nda 2003'te yapılan bir toplantıdan izlenimlerini yansıtıyor. Kendisi de konuyla ilgili görüşlerini anlatıyor. Kooperatiflerle ilgili bilgiler sunuyor. Bir başka etkinlikte, Ulusal Eğitim Derneği'nin Haziran 2005'te yapılan kurultayında bulunuyor ve izlenimlerini aktarıyor. Müzikle yunup yıkanmanın mutluluğunu tadıyor.

"Şaşırtan, duraksatan açıklamalara değiniyor. Ulusal eğitimimiz üzerinde oynanan oyunları değerlendiriyor. Bir başka zaman da Eğitimciler Derneği'nde konuşmacı olarak bulunuyor. Çağdaş eğitimin içeriğiyle ilgili bilgiler veriyor.

O. Nuri Poyrazoğlu, "Söyleşmenin Böylesi"nde, eğitimci olarak yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını us süzgecinden geçirerek sunuyor. Anlatılarında, söyleşilerinde derin bir kültür birikimiyle karşılaşıyoruz. Her konuyu araştırıp aktarıyor, anlatılarını fıkralarla süslüyor, insan olmanın mutluluğunu duyumsatıyor. Köy Enstitüsü'nden yetişen bir aydın yazar, eğitimci olarak yüzümüzü ağartıyor. Her eğitimcinin, her aydının bilmesi gereken bilgileri, söyleşi havasında tatlı tatlı anlatıyor, insanın dünyasını zenginleştiriyor.

(') Batık Zamanlar - Nuray Gök Aksamaz, Kurye Yayınlan, 1997.

(2) Söyleşmenin Böylesi- O. Nuri Poyrazoğlu, Ürün Yayınları, 2005.

 

 

"Amatör Tamircisi Kalbinin"(*)

 

Sabahattin Kömürcüoğlu

 

Bu kitapta Sevil Avşar'ın yetmiş dört şiir çalışması var. Bunların içinde on altısı şiir, hem de ince duygu ve imgelerle örülü, güzel şiirler... Bu güzel şiirlerden kimi alıntılar:

"Hurdaya çıktı platonik aşklarım", "Bu yüzden kambur duruyor her sevinç bende" (Masaldaki Yerim Ne, s.9); "İnatla direniyordu gökyüzü penceremde" (Sonra Nisandı, s. 14); "Demek anne kokarmış bütün kırmızı güller" (Aşkla Yüzyüze, s. 31); "Kederini üfleyip neyzen elinden bıraktı neyi" (Neyzen'in Vazgeçtiği, s. 32); "Ağaçlara takılı kalıyor uçarı tazeliğin / Ellerin ellerimde kalıyor" (Bir Gölge Daha Olsa, s. 54). Son iki dizedeki iki tane "kalıyor" sözcüklerinden birini kaldırmak gerek.

Ayrıca kimi çalışmalarda şair; birbiriyle pek ilgisi olmayan sözcükleri zorlayarak, imge yaratmak istemişse de çok soyut kalınmış ve imge de başarısız olmuştur. "Kendiliğini silkeleyip astı / Mehtapta kurusun diye" (Yankısını Arayan, s.18) dizelerindeki gibi...

Avşar'ın şiirlerinde ince bir duyarlık, bir üzünç, bir üzüntü ve arayış sezilmektedir. Özellikle 9. sayfadaki "Masaldaki Yerim Ne" şiirini çok başarılı buldum. Dili oldukça arı, akıcı ve güzel... Yine de titizlik ve çaba ister.

 

Kimi öneri ve saptamalar:

 

* Şair, şiirinde, ben merkezli, kendi dışına pek çıkmamış. Bir sanatçı kendisini asıp evrensele ulaşmaya çalışmalıdır.

*  Titiz bir elemeden sonra  şiirler seçilip kitaplaşmalıdır. (O zaman bu manzumeler de kitapta yer almazdı.)

*  Şiir bir yoğunlaşma, az sözle çok şey anlatma sanatıdır. Gereksiz söz kaldırmaz. Şiirin bir biçimi, bir de içeriği vardır. Tüm çaba, tüm ustalık, bu içeriği en iyi ve en güzel biçimde ortaya çıkarmaktır. En çarpıcı ve en etkileyici biçimde... Şiir fazlalık kaldırmadığı gibi eksiklik de kaldırmaz. Aynı zamanda   bir hesap, bir mantık işidir de... Güç bir iştir. Bu bakımdan Sevil Avşar kimi şiirlerinde daha titiz davranıp fazla    sözcüklere   yer   vererek   dizeyi uzatmamalıdır. Gereksiz ve fazla söz dile dokunur, akıcılığı önler.

Sevil Avşar'da şairlik yeteneği var. Birçok çalışmasında şiiri yakalayabilmiş, inanıyorum ki ileride ufak defek eksikliklerini de giderecektir. Bir kitapta on altı güzel şiir, bu iyi bir başarıdır. Kendisini kutlamak gerekir.

 

(*) Sevil Avşar, Amatör Tamircisi Kalbimin, Şiirler, Sanat Kitapları Yayınları, Birinci Baskı, Ekim 2005, 84 sayfa.

 

 

 

 

 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2006