‘Öyküsü-devrik’
tümce
Prof. Dr. Ömer Demircan
Zaman zaman
herkes bir işe yönelir ya, ben de tutuldum devrik tümceye.
Bu konuda Ataç’ın: “devrik tümceye yükseldim” sözü
belleğime takılıverdi. Kendikendime: “Acaba ne demek
istiyor?” diye, sordum durdum. Bu kullanımda herkesi
önceleyen Nâzım Hikmet (1930-) bir güçlükten söz etmezken,
Nurullah Ataç’ın 1954’te o sözü söylemesi, Tanpınar’ın ise,
“bir türlü akıl erdiremediğim devrik cümle meselesi”
(1957) demesinin bir nedeni olmalıydı. İncelemelerim sonunda
Eyüboğlu (1956, 1957) görüşlerinde haklı çıktı. Meğer devrik
tümce yalın bir devirme işlemi değilmiş.
İlk tanımıyla
devrik tümce, “ögelerinden en az biri yüklem ardın-da
bulunan tümce” demektir. Ancak bu tanım yalnızca eksik
değil, yanıltıcıdır da. Örneğin “Beni bağlamaz o
kurallar!” sözünde özne “o kurallar”, yüklem
ardında olduğu için tümce devriktir. Buna karşılık “Çocuklar
eve dönmüş bile” tümcesindeki “bile”,
yüklemi odak seçen bir art-odaklayıcıdır. Tanıma uysa da,
öyle tümceler devrik sayılmaz. Öte yandan “Çimento
fabrikası
¬
Kartal’ın toz
içinde(dir)”
yüklemson bir tümce ise de, öznel öbek-teki iyelikli
niteleyici “Kartal’ın” yeri değişmiştir.
Cevdet Kudret (1935)’e göre bu tür dizimler de devrik
sayılmalıdır. Öyleyse, geleneksel terimin anlamını bozmadan
ama (Çimento fabrikası Kartal’ın...) gibi
devrik öbekleri de içermek üzere bu işlem: “öbek,
tümcecik, tümce” olarak belirlenebilecek
dizimsel-alan dışına bir konumlamadır. O durumda,
ikinci örnekteki “bile”, dizimsel alan içinde kalır.
“Devrik tümceye
yükselmek”. Bir
konumlama işlemi olarak görülen devrik dizime yüklenen
ayrımları bulmak için 2003 yılında yeniden konuya döndüm.
Tümcede yeni-bilgi’nin seçimi, yani ‘odaklama’
işlemini anladıktan sonra (Demircan, 2000) önümde pek engel
kalmadığını düşündüm. Bu amaçla dört yazardan: şair ve oyun
yazarı Aksal ile Anday’dan birer o-yun,
kendilerine danışarak Uygur’dan bir felsefe metni,
Tahsin Yücel’den bir roman seçerek inceledim. O
süreçte, devrik işlem türleri ile art/ön
odaklayıcı öge geçiş oranlarını ve anlam ayrımlarını
aradım. Sonunda, “devrik tümce”-nin eksik bir terim
olduğu, işlemin tümünü kapsayacaksa buna “dizimsel alan
dışına konumlama” demek gerektiği; bunun altında:
devrik, onarım, açıklama adı verilebilecek üç ayrı
işlem bulunduğu, devrik ile açıklama
işlemleri üretim öncesi seçilirken, onarım’ın üretim
sırasında belirlendiğini gördüm. Nâzım Hikmet Yılında
(2002) onun düzyazılarında “devrik tümce” kullanımını
araştırdım. Bu incelemelerden şu verileri elde ettim.
1.
Devrik tümcenin düzyazıya girişi 1943’te Ataçla başlamıyor.
Nâzım, özellikle öykü ve masallarında ondan en az on yıl
önce (1930-), her üç türü de kullanıyor. Ancak, devrik
tümcenin yazarlar arasında benimsenmesine öncülük eden Ataç
olmuş.
2.
1954 yılında Ataç, “devrik tümceye yükseldim” diyor.
Oysa, çağdaşı Tan-pınar, bu değişimi (1957) “bilhassa
hiçbir zaman akıl erdiremediğim devrik cümle meselesi”
olarak anıyor.
3. Devrik tümceye 1930’larda şiir tümcesi
deniyor. Nâzım, bu ayrımı Kemal Tahir'e şöyle iletmiş "Bizde
"Merhaba, dedi Kemal şapkasını çıkarıp" diye
cümleyi düzdün mü bu (hele serbest vezin şuarasında) mısra
oluyor. "Kemal şapkasını çıkarıp merhaba, dedi"
dersen bu nesir satırı oluyor. ... Mısra ile satır bir de
cümle kuruluşu bakımından ayrılıyor. Başka dilde böyle bir
rezalet yoktur".
Üstelik İstanbul Türkolojide öğrencilere bu görüşe uyan bir
alıştırma da yaptırılıyor: şiir tümcesini yüklemson tümceye
çevirmek. Eyüboğlu (1956:76) şöyle tanıklık ediyor:
‘Bize Türkçe derslerinde garip bir alıştırma
yaptırırlardı, şair dilini nesir diline
çevirme. Bütün yaptığımız da fiilleri cümlelerin sonuna
getirmek olurdu. ... Meğer tam tersi doğruymuş bu aldığımız
dersin’. O tür alıştırmayı 1970’li yıllarda İ.Ü. EF
Türkoloji eğitimli Türkçe öğretmeni rahmetli İrfan Kantarcı
da, İzmir Eğitim Enstitüsü Türkçe öğretmenliği bölümünde
uygulardı.
Demek ki, aruz ile ya da hece ölçüsü kullanarak
yazılan şiirlerde devrik konumlamaya yeniden bakmak gerek.
Öncülleri birer sözlü kültür dönemi ürünü olan ölçülü şiirde
devrik dizim şiirsel işlemlerden bağımsız mı? Öyleyse,
devrik konumlamanın ölçülü şiirdeki işlevi neler olabilir?
1. Dizeler arasında başta,
içte, sonda uyak sağlamak,
2. Kısa, uzun hece dizimi
açısından ölçüyü tutturmak,
3. Vurgulu, vurgusuz
hecelerle dizenin ritmini uyarlamak,
4. Dizenin ezgisel akışını
sağlamak,
5. Dize-içi dizeler-arası
durak yerleştirmek,
6. Belli duygusal
çağrışımları yüklemek için seçilen sesleri dizeler
içinde yinelemek.
7. Sözü, kolayca belleğe
alınmasını sağlamak.
Doğrusu, uyak
sağlamak, ölçü tutturmak için başvurulan alandışı konumlama
ile (1-6) oluşan dizeler, bunca kısıtlamalardan sonra “devrik
tümce” sayılmaz. Şairin, uyak ve ölçü kaygısı, devrik
tümcenin anlamlama ayrımlarını örter. Serbest şiirde ise,
ilk dört ayrım önceliğini yitirir. Dizenin ritmi yerine
ancak şiirin bütünündeki ezgiden söz edilebilir, tıpkı
Nâzım’ın “Bahri Hazer” şiirindeki gibi.
Türkolog, anlamlamada devrik
dizimi bağımsız bir seçim olarak görmüyor. Sözlü anlatımda
geçmesine ise, karışmıyor. Öyle sözler düzyazıya
değiştirilmeden yansırsa, devrik işlemi konuşma dilinden
sayıyor. Öyleyse, Nâzım (1965:468):
"Şiirin ayrı dili, nesrin
ayrı dili vardır diye bir şey kabul etmiyorum”
dese de dil açısından değil ama, “şiir tümcesi”
yerinde bir saptama mı? “Serbest şiir” için öyle bir
ayrım doğru sayılabilir mi! Sözdizimi ne zaman sorgulanıyor?
Dil Devrimiyle.
O zaman, devrik tümceyi
metnin konuşma-dışı bölümlerinde aramak, işlemi oralarda
uygulamak gerek. Tanpınar’a bakılırsa, duygu yüklü olan “Nurullah
Ataç için” (1957) yazısında bile, bir tek devrik tümce
yer almıyor. Ataç’ın (1954:186) ileri sürdüğü “devrik
tümceye yükselmek”, demek ki büyük çaba harcamayı
gerektiriyor. Nâzım serbest şiir yazdığı için, devrik dizimi
düzyazıya kolayca aktarıyor. Üstelik Ataç’tan en az oniki
yıl önce. Ne diyor? “Yalnız
konuştuğumuz dili yazmayacağız, konuşmamızı esas olarak
alacağız,
fakat bu temelin üstüne biz yeniden bir dil yarata-cağız”
(1965:468, 1986: 188).
O dil gerçekten yaratılmıştır artık.
Okuyalı yirmi yılı geçmiş
ama Ataç’ın: “devrik tümceye yükseldim”
sözü hiç aklımdan çıkmadı.
Tanpınar’ın
(1957) yazısında: "... bilhassa hiç-bir zaman akıl
erdiremediğim devrik cümle meselesi...” demesi ise beni
çok şaşırttı. O sözlerin
neden söylediğini düne kadar anlayamadım. Çünkü,
düzyazıda öteki işlemlerden bağımsız devrik işlem uygulamak,
kolay kolay üstesinden gelinemiyecek bir anlatım sorunu.
Nitekim Türkologlar da konuyu anlayamadıkları için, işin
kolayına kaçarak onu ne incelemişler ne de sorgulamışlar. “Türkçede
devrik tümce yoktur” diye kestirip atmışlar.
Ataç ise, (1938):
“Ben mektepler için yazılmış hiçbir Türkçe
gramer kitabın-da dilimizde cümle unsurlarının yeri
değişmekle mânâda hâsıl olan değişiklikleri gösteren bir
bahse tesadüf etmedim....;(1939): Hani fiili
ortaya alıp yazanlar var; onların yaptıklarına
yanlış diyemiyoruz, ...ancak çirkin diye, kulağımıza
aykırı geliyor diye tereddüt gösteriyoruz....”
görüşlerinden sonra,
1942 yılına gelindiğinde, kendi deyimiyle 22 yıldır
kullanageldiği uzun tümcelerle anlatımı eleştirerek: "ama
uzun tümcelerle yazmak elimden gelmedi, baktım ki hem akıcı
olmuyor, hem de her yanı karanlık içinde kalıyor. Bıraktım
...”. 1943 yılında ise, geçmişteki yazılarını
artık beğenmez: "... günden güne konuşma diline doğru
gittim," diye ekler. Eyüboğlu
(1956/ 74:75) da ona destek
verir:
“Hep fiille biten, yani ağırlık merkezi
değiştirilmeyen cümle, tabiiliğine ne kadar özenirse
özensin, konuşma rahatlığına ulaşamıyor, dır dır, yor yor,
du du, mış mış’larla sıralanıyor, düğümleniyor, birkaç şema
içinde kalıyordu yazarın düşüncesi”.
Kısacası, devrik tümcenin
kendine özgü metinsel bir yapılanması var. O dizimsel
esnekliği mısra mısra ölçülü şiir yazan şairler
benimsemiyor. Tanpınar gibi (1955/69:562), eğer şiirlerini
mısra mısra / cümle cümle yazmışsa, öyle bir metinde
yalnızca “onarım” olarak nitelenebilecek duygusal devrik
tümceler yer alabilir. Öteki türler dışarda kalır. Serbest
şiir yazan şa-irler bu zorluğu daha kolay aşabilirler.
Yüklemson tümceyle metin örmek başka, %25-30 oranda devrik
tümce ile düz-anlatım başka. Sabahattin Eyü-boğlu’nun devrik
tümceyi o kadar başarılı kullanması, Erol Güney’in
tanıklığına göre,
onun gizli bir şair olmasından ileri geliyor. Yunus
Emre’de bile varken,
bugün birçok şair, yazar “açıklama” türü devrik
tümceyi kullanmıyor. Demek ki işlem kolay değil, bütün
ayrımları bilseniz bile, okulda öğretilmeden olmuyor.
Göndermeler:
Ataç,
Nurullah (1938) “Gramer”,
Haber, 30. XlI. 1939 V / (1942) "Sözden Söze",
Cumhuriyet, 3.10.1942, Söyleşiler TDK 1964, ss..I6-25.
/ (1943) "Yazı Tomarı", Cumhuriyet, 18.2.1943,
Söyleşiler TDK 1964, s. 26-31. / (1953b) “Ataç'ın
Güncesi: Türkçe'de devrik tümce var mıdır?” / (1954) “Günce:
Onüç devrik cümle” Son Havadis, 1.10.1954 s.2. /
(1956b)“Ataç'ın Güncesi: Devrik-Devrik tümce”,Ulus,
5.8.1956 s.2. // Demircan, Ö. (2001) Türkçenin
Ezgisi, Yıldız T.Ü. Vakfı y. / (2004) “Devrik tümce neyin
nesi”, T.D.Derg. Kas.-Aralık 2004, 10-15. //
Ediskun,
Haydar (1960) "Devrik Cümle Üzerine Bir Araştırma",
Türk Dili IX/100, s. 193-97, Dilbilgisi Sorunları
1967, s. 130-138, TDK. //
Ergin,
Muharrem (1973), Orhun Abideleri, Boğaziçi y. //
Eyüboğlu, S. “Dil Üstüne”, Eyüboğlu, 1973,
s.105-108. (1956) / “Yazı Dilimiz Üstüne”, 1974, s.
74-78. / (1957) “Yine Devrik Cümle”, 1974, s. 79-83.
// Kemal Tahir (1989), "Devrik Cümle", Dil
Dosyası içinde, Bağlam y. // Nâzım Hikmet (1986)
Bursa Cezaevinden (1938-50) Vâ-Nû'lara
Mektuplar, NH Kültür ve Sanat Vakfı y. // Oral,
Haluk; Özsoy, M. Şeref (2005): Erol Güney’in Ke(n)disi,
YKY. // Tanpınar, Ahmet Hamdi (1957) “Nurullah
Ataç İçin”, Cumhuriyet, 4 Haz. 1957; / (1969:467)
Edebiyat Üzerine Makaleler (Hz. Z. Kerman), MEB y. İstanbul.
// Tekin,
Talât (1968), A GRAMMAR OF ORKHON TURKIC, Indiana U. Publ.
UA series no.69. (1988), ORHON YAZITLARI, TTK y. no: 540. //
Vâ-Nû
(1965) Bu Dünyadan Nâzım Geçti, Remzi y.
Bu kısa
görsel-ussal açıklamadan sonra, beni “devrik
tümce”ye koşan süreci anlatayım. Türkçe
incele-melerim ilk başta “taklit” yerine
ayrımları öğrenerek İngilizcemi düzeltme isteğine
bağlanabilir. İşin özü-nü anlamak için iki dili
karşılaştırmaya sesdiziminden (Cardiff, 1962)
girdim. Ondan sonra ezgilemeye geçtim (Reading,
1967). Bu yolla İngilizce sesletimi ve ezgilemeyi
düzelttim ama, Türkçe ezgide yeterince ilerleme
olmadı. Perde değişimlerini tanımanın, birkaç ayrımı
anlamanın ötesine geçemedim. İngiliz dili üzerine
bilim yapma ortamı Türkiyede yoktu. O yüzden,
1970’ten sonra araştırma nesnesi olarak Türkçeyi
seçtim.
“Vurgu”yu anlamadan
“ezgi”ye girilir mi! O dönemde her sözel birimde
vurgu aradım. Sözlüksel bileştirme, pekiştirme,
ikileme işlemlerinde anlamlamayı ve vurguyu
çözmek yıllar aldı. O sırada, yüklem ardında
düzlenme ile “devrik tümce” çıktı
karşıma. Bir de ne göreyim: Dil Devrimi kavgasında
iki konu öncelenmiş: türkçeleştirme anlamında
sözlüksel özleştirme, sözel üretimde
doğal anlatımın bir parçası olan devrik tümce.
1975’e kadar kadar
kim ne yapmış, ne söylemişse okudum. Bir yazıda
görülebilen kuralları, bir başka yazıda da,
1932-1990 arasında geçen tartışmaları özetledim. Bu
dizimin eskiliğini bulmak için, ilk yazılı kaynak
sayılan Orhun Yazıtları (732-) metinlerine
baktım. İstanbul'da dersi veren öğretim üyesi ile
aramızda şöyle bir konuşma geçti: - ..., Orhun
metinlerinde devrik tümce var mı? - Hayır, yok. -Ediskun
birkaç örnek veriyor. - Onlar yanlış. Tekin’in
(1968) dilbilgisini okudum. Orada da öyle bir konu
yer almıyordu. Ben de Ergin ve Tekin
çeviriyazımlarını karşılıklı olarak kendim
inceledim. 12 ayrı örnek 43 kez kullanılmıştı. Ne
kadar sevindim!
|