|
Dil ve Yazım Sorunları
Kemal Bek
Önermek / Salık Vermek
Birkaç yıl
önce, bir üniversitenin düzenlediği dil konulu bir
toplantıya dinleyici olarak katılmıştım. Dilciler,
dilbilimciler, yazarlar yararlı sözler söylediler,
söylenenlerin kimilerine yalnızca öznel bakımdan farklı
düşündüğüm için katılmasam da, konuşmalardan yararlandım.
Ancak,
(yeni) Türk Dil Kurumu üyesi bir dilci, konuşmasında,
"Gençlere okumalarını öneriyorum," diye bir söz edince
tüylerim diken diken oldu. Toplantıdan sonraki ayaküstü
söyleşiye ben de katıldım ve bu dilcimizin yanına yanaştım,
"Konuşmanız sırasında, 'önermek' sözcüğünü hangi anlamda
kullandınız?" diye sordum.
Şaşırdı;
Türkçe bildiğimden ya da en azından "önermek" sözcüğünü
bildiğimden kuşkulanır gibi yüzüme baktı; "Tavsiye etmek'
anlamında kullandım," dedi.
"iyi de,"
dedim, "Tavsiye etmek' anlamına gelen sözcük, 'salık
vermek'tir; 'önermek'se, 'teklif etmek' anlamına gelir...
gerçi son zamanlarda kimileri, yanlış olarak 'önermek'i,
'tavsiye etmek' yerine kullanıyorlar ama... Bu da reklam
metni yazarlarının, dolaşıma soktuğu yanlış kullanımlardan
biri...1 Sonunda sizin dilinize değin
sızmış!"
Dil uzmanı
güldü, şakaya vurdu, "Gençler nasıl kullanıyorlarsa, öyle
kullanmak gerekir," dedi. Teşekkür ettim.
Eve
döndükten sonra, Türk Dil Kurumu yayını Türkçe Sözlük'e
baktım:
«Önermek:
Kabul edilsin diye bir şey öne sürmek, teklif etmek.»
«.Teklif:
Önerme, öneri. Teklif etmek: önermek.»
«(Bir şeyi)
Salık vermek: Elverişli diye bildirmek.»
«Tavsiye
etmek: 1. Öğütlemek, 2. Salık vermek.»
Özetle:
Teklif etmek = Önermek; ama Tavsiye etmek = Salık vermek.2
Peki, ben
"Gençler nasıl kullanıyorlarsa öyle kullanmak gerekir," diye
düşünen dilcimizin tümcesini gençler nasıl anlayacak, ben
nasıl anlayacağım? "Okumanızı teklif ederim" olarak mı,
"Okumanızı salık veririm" olarak mı? "Güvenilir bir kaynak"
olarak TDK sözlüğüne bakarsam, "Okumanızı teklif ederim,"
olarak; aynı kurumda görevli dilcimizin dediğine bakarsam,
"Okumanızı salık veririm," olarak anlamam gerekir.
Belki de o
gürültülü ortamda dil uzmanımız beni anlayamamış ve çok
bilmiş bir oturum dileyicisi olarak görmüş, başından
savmıştı.
Şunları
düşündüm: Gençliğin ve halkın yanlışlarını, "Gençler ve halk
yanılmaz," önyargısıyla olumlamaya başlarsanız, bunun sonu
gelmez; dil alanında, sözcükleri "sözlüğe göre anlamak" ve
"söyleyene göre anlamak" sorunları ortaya çıkar. Dilcimizin
dediği gibi, "gençler nasıl söylüyorsa öyle yap"arsak,
"imparatorluk dili"ni savunanların yıllardır katışıksız
Türkçe'yi savunan bizleri, "Nesiller arasında anlaşmazlık
yaratıyorlar," diye suçlamalarına benzer bir durum ortaya
çıkacak;3 bu kez gerçekten kuşakların
birbirini anlamaması sorununu biz kendimiz yaratacağız.
"Halkın her
yaptığı, her söylediği doğrudur; sözlükler, kılavuzlar,
dilbilim, dil bilginleri halkı izlesin, halktan kopmasın"
kolaycılığı ne zamandır zihnimi kurcalayıp duruyor. Bu
düşünce gerçekten doğru mudur; gerçekten dille, yazımla
ilgili konularda da halkın uygulaması aydına, yazara,
sanatçıya yol gösterici bir kaynak olarak alınabilir mi? Ben
bu konuda "popülist" olmaktansa, bir kısım "aydın"ların
tepkisini alacağımı bile bile, bu soruya "hayır" diyorum...
Nasıl tıp
alanında bilim insanları, hastalıklarla savaşımda tıp
dışındaki kimseleri işlerine karıştırmıyorlarsa, karışanları
şarlatanlıkla, insanları sömürmekle suçluyorlarsa; dilbilim
alanında çalışan bilim adamlarıyla yazarlar da, "halk"
etmenini temel olarak almamalıdırlar. Çünkü, "halk" adı
verilen, "biçimdeş"4, "her şeye gücü
yeten", "her şeyin en doğrusunu bilen ve yapan" bir varlık
yoktur. Var olduğunu düşünmek, bir "halk coşumculuğu"ndan,
"halk ülküselciliği"nden başka bir şey değildir.
İstanbul
Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümü öğrencisiyken,
şimdi rahmetli olmuş bir hocamız, konuşma ve yazılarında sık
sık, "Dil bir ağaç gibidir, kendi kendisine gelişir,
değişir; dile dışardan müdâhale edilmemelidir," derdi.
Hocamız, ağacın da dışardan müdâhaleyle daha gür
gelişeceğini, daha çok meyve vereceğini unutuyordu belki de
o zamanlar; ama biz biliyoruz ki, nasıl çocukların ve
gençlerin yetişmesi, olgunlaşması ve yetkinleşmesi kendi
hâline bırakılamazsa, hiçbir "yaşayan varlık" da kendi
gelişimine bırakılamaz. Hele özel bir "bahçıvanlık bilgisi"
gerektiren "dil ağacı", hiçbir zaman... Dilbilim, adı
üstünde, bir bilim dalıdır ve bilimde "kendiliğindenlik"lere,
"rastlantılara" yer yoktur.
Dildeki
değişimleri, "değişme" ve "gelişme" sözcüklerinin büyüsüne
kapılarak kutsallaştırmak; "dili halk konuşuyor, ülkenin
geleceği olan gençler konuşuyor; öyleyse biz dilbilimciler,
yazıncılar onları izleyelim, onlar nasıl söylerlerse, nasıl
yazarlarsa, biz de o söyleyiş ve yazış biçimlerini birer
kural olarak dilbilgisi kitaplarına, sözlüklere, kılavuzlara
alalım," demek; bu değişme ve gelişmenin her zaman ve
kesinlikle doğru, olumlu yönde olduğu önyargısıyla düşünmek,
bizi çıkmaza sürükleyecektir.
Dilde
değişme ve değişme, tıpkı bir ulusun gelişmesi ve değişmesi
gibi bin yıllar içinde olur; dahası, matematiksel kesinliği
olmayan, ancak genel nitelikteki kimi kurallara uyarak olur.
Bu değişmeler, insanın bir iki on yıl içinde fark etmesine
yol açacak hızlılıkta oluyorsa, o zaman gelişmede değişimden
değil, ancak yozlaşımdan, aynı dili konuşanların
birbirlerini anlamama dokuncası doğduğundan söz edilebilir
(kuşkusuz, son yıllarda yaşamımıza giren bilgisayar
terimlerinde olduğu gibi bilim, sanayi ve benzeri
alanlardaki terimleri ve sözcükleri dışta tutuyorum.)
Bu nedenle,
"Gençler nasıl söylüyorsa, hangi anlamı veriyorsa, biz de
öyle söyleyelim, o anlamı verelim," yolunda, genç oturum
dinleyicilerine "şirin görünme" kolaycılığına kapılınmasını
yanlış ve ürkünç buluyorum.
Türkçe'yi
biz gençlerden öğrenmeyeceğiz; gençler bizden öğrenecek.
Örneğin ben kırk yıldır "önermek"i, "teklif etmek"; "salık
vermek"!, "tavsiye etmek" anlamında kullanıyorsam,
öğrencilerim de, okurlarım da böyle kullanmak zorundadır.
Doğru ve bilimsel olan da budur!
---------------------------------------------
1 TRT’nin tek kanal olduğu
yıllarda, bir diş macunu reklamında, doktor önlüğü giymiş
oyuncu elindeki diş macunu tüpünü sallayarak, "Diş
hekimleri, filân diş macununu öneriyor," diyordu; sanırım,
"önerme" - "salık verme" karışıklığı, ilk kez bu reklamla
başladı.
2 Veled Çelebi (Izbudak) de,
Letâif-i Hoca Nasreddin kitabında bir fıkrada geçen bu
sözcüğü dipnotunda şöyle açıklıyor: «"Sağlık vermek"
yanlıştır Doğrusu, "salık"tır ki "haber vermek", "cevâb
göndermek" mânâsındadır. "Salmak" aslındandır. Hâlâ "haber
salmakla kullanılır.» (ikbâl Kütüphanesi Yayınları,
İstanbul, 1926, s. 37). Bu açıklamaya göre, "salık"
sözcüğünün yapısı sal-ı-k biçimindedir.
3 Örneğin, Nihâd Sami
Banarlı, Osmanlıca'nın imparatorluk dili olduğunu ileri
sürüyor; dilimizi istila eden Arapça, Farsça ve benzen
yabancı dillerden geçen Osmanlıca sözcükleri dilimizin
tarihsel zenginliği sayıyor; yeni türetilen "uydurma"
sözcüklerin "ahenksiz", "çağrışımdan yoksun" bulunduğunu, bu
sözcüklerin atılıp yerlerine uydurma sözcüklerin
kullanılmasının, "nesiller" arasında anlaşmazlık yarattığını
söylüyordu. Banarlı'yı izleyenler, yakın yıllara değin bu
görüşü yineleyip durdular. |