Yapıtlar - Yazarlar
Birkaç Tanıtım Yazısı
Hasan Akarsu
SEMİH GÜMÜŞ'ÜN DENEMELERİ "PUSLU ADA"(1)
Eleştirmen-Yazar Semih Gümüş 1956 Ankara doğumlu. Ankara
Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirir.
Çeşitli basın kuruluşlarında çalışır. Adam Öykü
Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmenliğini yapar. Başlıca
yapıtları: Roman Kitabı, Türk Yazınından Seçilmiş Kısa
Öyküler, Türk Yazınından Seçilmiş Aşk Öyküleri, Yazının
ve Tarihin Bilinci, Başkaldırı ve Roman, Öykücünün
Bahçesi, Adalet Ağaoğlu'nun Romancılığı vb. Denemelerini
topladığı Puslu Ada son yapıtıdır.
Puslu Ada'da, denemeler üç bölümde toplanıyor, toplam
yirmi dört deneme yer alıyor. Yazar, önsözde "yaratma
eyleminin yalnızlığına değiniyor. Son yıllardaki
"yükselen değerler" içinde, yazarı ene çıkaran "yeni
değerler"den kaygılanırken, yazar ve yapıt bolluğunu
eleştiriyor. "Asıl olan, edebiyatın kendi iç
değerlerinden ve insanın yarattığı dünyadan
kopmaması..." diyor. Yazar ve yazı ilişkisini
irdelerken, yazar olabilmenin koşullarını açıklıyor:
"...Doğrusu ben, yaratıcı yazarlık için ilkin acıya
dönüklüğü neredeyse bir zorunluluk olarak görüyorum, iyi
huyluluk, masumluk, duyarlılık sonra geliyor. Acıya
duyarlı olmak, yaşadığımızı acının ateştopu olarak
tutmayı göze almak...insan, başka nerede yazarlığa
kalkışır ki?..." (s.17) Semih Gümüş, yazarlığa ilk
adımını nasıl attığını anlatırken, yazın türleri
konusunda seçim yapılmasının önemine değiniyor. Yazar
olmak isteyen genç yazar adaylarının "yaratıcı yazının
çilesini çekmesini" istiyor. Yazar olmak için "kendini
bilmek" gerektiğini, genç yazarın kendini sorgulamasının
önemini vurguluyor. Yazarlar için yazdıklarının
yayımlanmasının da önemli olduğunu belirtirken izlenecek
yolları da gösteriyor. Yazarın, neyi, niçin yazması
gerektiğini irdelerken birçok ünlü yazarın görüşlerine
yer veriyor. "Yazı, toplumu iyileştirme ödevini
yüklenerek çıkmaz yola. Doğrudan katkılar yapamaz.
Toplumsal sorumluluklar gibi sözler ciladır aslında.
.."(s.33) derken, Borges'in bile "edebiyatın siyasal ve
toplumsal sorunlara eğilmekten kaçınamayacağını
savunduğunu" anımsatıyor. Yazar kimliğiyle, yazar
kişiliğiyle yaşamanın özelliklerine değinirken, bugünün
yazıp da okumayan yazarlarını eleştiriyor. "Yazar
ahlakı, yazının ahlakı" üzerinde dururken, yazar ile
yayınevleri arasındaki ilişkileri sorguluyor.
"...Yazarın bir tanıtım ve pazarlama uzmanı gibi
davranabileceğini bizim kuşağın gençlik dönemlerinde hiç
kimse aklına getirmiyordu..." dedikten sonra günümüzde
yazarın kitaplarıyla para kazanmasının yollarının
bulunduğunu, bunun da kimlik yitimine neden olduğunu
vurguluyor. Yaratıcı yazıda, insanın durduğunu söylerken
Dostoyevski'nin yapıtlarını örnek gösteriyor. Türk ve
dünya edebiyatının konularını inceleyip ortak yönlerini
saptıyor ve sorunların yazıya yaratıcılık kazandırdığını
vurguluyor: "...Edebiyat niçin güçlülerin değil de
güçsüz insanların sanatı olmuştur? Dahası, mutluluktan
değil de mutsuzluktan; sorunsuzluktan değil de
sorunlardan; sevinçlerden değil de acılardan çoğalmamış
mıdır edebiyat?...(s.54) ...Bizim
romanımızda...günahkarlık, yoksulluk, baskı, yarılma,
ölüm, cinayet başlıca izlekler olarak seçilmiştir ve
anlatı edebiyatımızın dokusu yoksunluk ve acıyla
örülmüştür. Çünkü sorunlar yazıya yaratıcılık
kazandırırken sorunsuzluk daha çok tekdüzelik
üretiyor..." (s.55)
Semih Gümüş, genç yazarlara "kitapların yarattığı bir
dünya kurmalarım" öneriyor Türkçe'yi titizlikle
kullanmaları gerektiğini vurgularken, yabancı sözcük
kullananları da eleştiriyor. Dili kirletmenin "marifet"
olmadığını anımsatırken Yunus Emre'nin,Nazım Hikmet'in,
Yaşar Kemal'in dilini örnek gösteriyor. Edebiyatımızda
değerleri abartılan ya da bilinmeyen yazarları
incelerken gerçek değerleri savunuyor. Eleştirmenin
işinin güç olduğunu yeri geldikçe belirtirken,
edebiyatın eleştiriyle gelişeceğini savunuyor,
eleştirmeni şöyle değerlendiriyor: "...Öteden beri
eleştirmenin aslında bir okur, okurun da bir eleştirmen
olduğunu savunuyorum. Okumak da elbette,
eleştiri...Eleştirmenlerin bu tanım içinden çıkıp
tepeden bakmaları demek ki olanaksız. Okurla aynı
düzeyde bulunuyorlar çünkü. En azından ben eleştiriyle
okumayı, eleştirmenle de okuru aynı bağlamda
görüyorum...." (s.66) Eleştiri anlayışını açıklarken,
üniversitelerimizdeki edebiyat eğitiminin yaratıcılıktan
uzak olduğunu da belirtiyor yazar. Çözümlemeye dayalı
eleştiri anlayışının oluşturulmasını istiyor.
Semih Gümüş, yazınımızdaki "siyasal romanın önemli
örnekleri" üzerinde duruyor. Kaan Arslanoğlu'nun
romanlarını ve özellikle, Devrimciler adlı romanını öne
çıkarıyor. Yazarın sorumluluklarını irdeliyor.
Tanpınar'ın Huzur romanını çözümlüyor, Orhan Kemal'in
yazınımızdaki yerini saptarken, aynı çizgideki öbür
öykücü ve romancılarımızı da tanıtıyor. Ozan, yazar
"Sabahattin Kudret Aksal'ın Suskusundan Gelen Gücü"nü
irdeliyor: "...Değeri yeterince bilinmeyen şairler olup
olmadığı sorulur ya bazen, ilk aklıma gelenlerdendir
Sabahattin Kudret Aksal. Öne çıkmak isteseydi, şiiri
gözden bunca kaçabilir miydi? Zaman ile ödeşmeyi göze
almış bir bilgeliğin ürünüydü kişiliği... (s.100)
...Kendi yapıtı karşısında öğrenci, yapıtı okul olan bir
yazar Sabahattin Kudret Aksal." (s. 102) Yazar, Orhan
Pamuk'un Benim Adım Kırmızı adlı romanıyla, Ahmet
Karcılılar'ın Gülden Kale Düştü ve Yağmur Hüznü
romanlarını da eleştiriyor.
Semih Gümüş, "Puslu Ada"daki yazılarını "denemenin
kıyısında" yazılar olarak düşünüyor, onları "yazının
onuru için" yazdığını vurguluyor. Önyargısız,
alçakgönüllü, onurlu bir yazarın "Puslu Ada"sı gezilmeye
değmez mi?
GEZİ İZLENİMLERİ, ANILAR "GİZDÜŞÜMLER"(2)
Ozan-Yazar Tekin Gönenç, "Gizdüşümler"de gezi
izlenimlerini, anılarını anlatıyor. Daha önce, Gönlü
Güvercinli Kadın ve Aşk Konuşur Bütün Dilleri adlı iki
şiir kitabı yayımlanan Gönenç, bu yeni kitabında gezdiği
yerleri, insanlarıyla, tarihsel ve ekinsel yönleriyle
yansıtıyor. Kitapta sekiz ayrı yazı yer alıyor: Çerçeve,
Fahriye Abla, Çoksatanlar, ihtilali Nasıl Yaptık, Remzi,
Kenya, Küba ve Amerika.
Gönenç, "Çerçeve" adlı yazısında, Bodrum'da tanık olduğu
bir olaya yer veriyor. Kendi şiirinin Murat Canocak
imzasıyla çerçevelenmiş olarak bir barın duvarında asılı
olduğunu öğreniyor. Oraya gidip şiirini sahiplenen genci
buluyor, onun aşk öyküsünü dinliyor ve şiirini okuyarak
dolaşıyor Bodrum'un daracık sokaklarında: "nerde
yitirsem/ hep sende buluyorum/ başlangıçlarımı/ sense/
hiç bitmez gibi / bende oynuyorsun / tüm
saklambaçlarını" (s.16)
Yazar, "Fahriye Abla" adlı yazısında, Caddebostan Kültür
Merkezi'nde Asım Bezirci'nin anıldığı bir etkinlikteki
izlenimlerini anlatıyor. Daha sonraki bir izlencede,
sahneye Ahmet Muhip Dranas'ın Fahriye Ablası
çıkarılıyor. Doksan yaşlarındaki Fahriye Abla'yla
yapılan söyleşi ilgi çekiyor, o yılların aşklarını
dinliyorlar.
"Çok Satanlar" adlı yazıda, Yalıkavak'ta yeni açılan bir
kitapçıda geçen olay anlatılıyor. Kitapçı Barış, en çok
satan kitapları soran bayana kabaca bir yanıt veriyor.
Sonra onun yazar Ayşe Kulin olduğunu öğrenince üzülüyor
ve özür diliyor. Gönenç, anılara yer verirken yaşadığı
çevreyi de çok güzel anlatıyor:"... O bahçeye benim gibi
sürekli gelenler de olur. Daha çok Yalıkavak'ın
yaşlılarıdır gelenler. Sevimlidirler, canayakındırlar.
Yöre halkıyla birlikte olmak, sohbetlerine katılmak,
anlattıklarıyla geçmiş günlere doğru yolculuklara çıkmak
doğallığın bir parçası gibidir. Garson elinde tepsiyle
kahvemi getirirken, Barış yine göründü. Yine telaş
içinde el kol sallıyor, bir an önce dükkânına gelmemi
istiyordu..." (s.23-24)
Yazar, "ihtilali Nasıl yaptık" yazısında, 12 Martlı
yıllardan kesitler sunuyor. Kadıköy Vapurunda yolculuk
sırasında, ülkenin durumunu sorguluyor: "...Sehpada
sallandırılacak genç bedenler geliyor gözümün önüne.
Hayatı, kendimi ve ülkenin karmakarışık durumunu yeniden
yeniden sorguluyorum, insanların faşizm, komünizm,
Nazizm, dincilik söylemleriyle örgütlenip marşlarla,
yürüyüşlerle, nutuklarla kışkırtıldığı bizim gibi geri
bırakılmış ülkelerde kaçınılmaz sonuç hep ölüm, savaş,
cinayet ve işkence mi olacak?..." (s.29) Sivil polisler
yazarı tutukluyor, çantasındaki kitaplardan birinde Aziz
Nesin'in ünlü öyküsü suçlu sayılıp yazar karakola
götürülüyor. Sudan nedenlerle insanların tutuklanıp
sorgulandığı yılları bir daha anımsıyor yaşayanlar.
"Remzi" adlı yazı, anı-öykü özelliğini taşıyor. Sınıf
arkadaşı Remzi'nin Anadolu'nun küçük bir kasabasındaki
acıklı öyküsünü anlatıyor yazar. Tren geçerken istasyona
koşup su satarak ekmek parası kazanan Remzi, karlar
içine düşürdüğü beş kuruşu bulamıyor. Onu ararken yanına
gelen kasap Osman'ın verdiği beş kuruşu borç alıp eve
ekmek götürüyor. Karlar eridiğinde beş kuruşu paslanmış
olarak buluyor. Kasap Osman'a borcunu ödemek için
gittiğinde, onun öldüğünü öğreniyor ve beş kuruşu da
gizlice mezarına gömüyor. Remzi, babası ilçenin
ortasında vurularak öldürüldüğü için ailenin geçimini
üstlenen çocuk olarak belleklerden silinmiyor.
Yazar, Kenya, Küba ve Amerika adlı yazılarında, çeşitli
nedenlerle gittiği bu yerleri tanıtıyor bize. Kenya'nın
başkenti Nairobi'de, önce beş yıldızlı bir otelde
kalıyor, sonra halkın arasına karışıyor, halkın
yaşantısına tanıklık ediyor, kara derili insanlar
arasında yadırganıyor. Kenya'nın önemli müzelerini,
Büyük Uçurum Vadisi'ni, Turkano Gölü'nü ve Klimanjaro'yu
geziyor.
Küba'ya ise, Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliği'nden
gelen çağrı üzerine gidiyor yazar. (Ocak 1999)
Karaipler'de bir timsahı andıran Küba'yı, gezip gören
birinden öğrenmek çok güzel. Esenyurt Belediyesi ile
anlaşılarak Küba'ya Atatürk anıtının dikilmesi,
İstanbul’a da Kübalı ozan Jose Marti'nin anıtının
dikilmesi de ayrı bir güzellik. Yazar, tanıştığı
üniversiteli gençlerden Küba ile ilgili bilgiler alıyor.
Fidel Castro'yu, Che'yi daha iyi tanıyor ve onların
fotoğraflarını çekmekle ün yapan sanatçı Alberto
Korda'nın da konuğu oluyor.
Yazar, Amerika'ya ise, bir Amerikan kuruluşunun burs
sınavını kazanarak gidiyor. Ann Arbor'daki üniversitede
okuyor, İngilizcesini ilerletiyor. Kaldığı öğrenci
yurdunda ve pansiyonda yaşadığı olayları anlatıyor.
Zencilerin beyaz Amerikalı öğrencilere saldırısına tanık
oluyor, kendisi de yanlışlıkla zenci dayağı yiyor. Türk
olduğunu anlayan öğrenciler daha sonra ondan özür
diliyorlar.
Tekin Gönenç, "Gizdüşümler"le yaşadığı ilginç olayları
okura ulaştırıyor. Acı-tatlı anılarını okurlarıyla
paylaşıyor. Gezip gördüğü yerleri anlatırken iyi bir
gözlemci olduğunu da kanıtlıyor. Anlatılarına şiirin
tadını da katıyor.
ŞİİRE TEĞET YAZILAR (DENEMELER) (3)
Ozan, yazar Ramazan Teknikel, 1955 Besni doğumlu. Birçok
ilde öğretmenlik yaptıktan sonra emekli oldu. Şiirini ve
şiir üzerine düşüncelerini sürdürerek bugüne değin Türk
Dili Dergisi, Yeditepe, Oluşum, Hakimiyet Sanat, Saçak,
Milliyet Sanat, İçel Kültürü, Çağdaş Türk Dili, Dünya
Kitap, Varlık, Damla, Mavi Dergi, Kiraz vb. dergilerde
yayımladı. "Göçebe Bir Eylül" adlı şiir dosyasıyla 2000
yılı Adana Altın Koza Şiir Başarı Ödülü’nü aldı. "Şiire
Teğet Yazılar" ilk kitabı.
Ramazan Teknikel, göçebe türkülerinin ozanı. Ay'a sinen
gecenin yalnızlığını söyleyebilmek için sözcük aramaya
çıkıyor. Güz kuşlarında göçebeliğini duyumsuyor. "Geyik
yavrularıyla uyandık güne" diyen ozanın ceylanlardan yol
sorduğunu düşünün bir de. Dağ kuytularında büyüyen
ceylan gözlü çocukların sonra, "onulmaz sevdalara"
tutulması, "taşra dokunaklığı"yla yontulmaları,
çileleri, dize dize yansıyor bugünlere. Ya, oltasına
güneş takılan Anamurlu çocuklara ne demeli? Oraların
yeli kekik, yavşan, harnup kokularını getirirken,
kadınları da pazara mantar, yoğurt getirmez mi? Çoban
ıslıklarının ardında takılıp gitmedinizse okuyamazsınız
bu şiirleri. Gecenin bittiğini, "kuşların kanat
çırpmasından" anlayan ozan, takvimlerden bir haziranın
nasıl eksildiğini duyumsuyor "adressiz dağların yaban
çocuğu" olarak. Sevgilisine seslenişi ne güzel:
"...Yosunlu gecelerden geç de gel/ Geç de gel bir nice
umutlar arasından /Yeşeren umudum benim / Sana olan
tutkunluğumdur vurgunluğum anlaşana / Anlaşana bir
temmuz sıcağıyla tutuşan yüreğimi..."
Şiir nedir ozana göre: "Yaşlı bir çınara yaslanmaktır
şiir / Uyuklamaktır bir tren garında/ Zifiri bir geceden
uyanmaktır/ Uçuklamış bir dudakla". Ozan, kırsal kesimde
yaşamını sürdürdüğü için doğanın tüm özellikleri
yansıyor şiirlerine. Kimi bir su değirmeni, kimi yaz,
kimi güz, kimi kış vb. Yaz ve yosun iki dost oluyor.
Yaz, anılar kırıntısı. Geceyi bir hışırtı bölüyor
ortasından. O, ucu ucuna yaşamaya bakarken, insanlardan
bir güzelliğin kalmasını ve kuşların dağlara salınmasını
istiyor. Geceleri, "mor bir imbikten" geçiriyor.
Portakal buğusuna bulanan gökyüzünü anlatırken, göçebe
bir eylülü yaşıyor: "Göçebe bir eylüldür hüzün/ Kendi
kıyılarında/ Kendine sığınan/ Kendinden kaçan".
Kırlangıçların geldiğini, kırlangıç fırtınasından
anladığı çocukluk yıllarını anımsıyor. Güz mevsimini,
"suya düşen taşın büyüyen halkaları" olarak duyumsuyor,
her şey güz kokuyor.
Ramazan Teknikel, şiirlerini yalın bir dille, içtenlikle
yazıyor. Akan suların şırıltısını duyumsatıyor
dizelerinde. Şiir üzerine, şiir kitapları üzerine
denemelerini topladığı "Şiire Teğet Yazılar" adlı
kitabında, önsöz dışında yirmi beş yazısı yer alıyor.
Amacı, "şiirin o gizli tarihine bir sözcük"
ekleyebilmek. Bir ozanın bitmemiş şiirlerinin ölümünden
sonra yayımlanmasını doğru bulmadığını belirtiyor.
Özellikle Yahya Kemal'in bitmemiş şiirlerinin
yayımlanmasını örnek gösteriyor: "...Yahya Kemal Beyatlı
gibi kılı kırk yaran, bir dize için on beş yıl düşündüğü
bilinen bir şairin bitmemiş şiirlerini yayımlamak her ne
kadar iyi niyetli bir atılım ise de, eleştiriye açıklığı
da o derece doğaldır." (s.11) Kayserili bir dergi olan
Ozanca'yı ve ondan sonra çıkan Hakimiyet Sanat'ı
tanıtırken birçok ozana da yer veriyor. Leyla Şahin'in
"Acı Toplayan ipekli Çardak Kuşu" kitabını tanıtıyor:
"Bugünlerde hemen her evin saçağında Leyla şahin'in Acı
Toplayan ipekli Çardak Kuşu'nu arıyorum. Dönüp dönüp
bakıyorum saçaklara. Bir kuşun acı toplamak için
saçaklarda gezmesi. Bu ne şair duyarlığı..." (s.13)
Teknikel, şiirlerinde olduğu gibi tanıtma yazılarında,
denemelerinde de içtenlikli. Aşık Veysel'e değinirken,
bugünkü saz şairlerinin kalıcı olmaları için şunları
öneriyor:"...Günümüz saz şairleri kendi şiirlerine,
kendilerine özgü bir kimlik kazandırdıkları, sadece
kendilerine özgü bir yorumla çalıp söyledikleri an, bu
zincire ekleneceklerdir. Hem o zaman daha bir durulacak,
daha bir zenginleşecektir halk şiirimiz." (s.14) "Hasan
Akarsu'nun Şiirleri" başlıklı yazısı epeyce uzun. Onun
beş şiir kitabını tanıtırken şiirindeki etkilenmeleri de
belirtiyor. Sözgelimi; Güle/Durmuş Zaman kitabında,
"Ahmet Arif izleri seziliyor." (s.17); Güz Suları için:
"Birinci kitapta yer yer hissedilen Ahmet Arif etkisi bu
kitapta hiç yok. Ancak bu sefer de derinden bir
Necatigil burukluğu. Bu iz, kitabın hemen ilk şiirinden
itibaren seziliyor..." (s.18); Şiir Boyları Güvercin
için: "...Ancak şu var ki Güz Suları'nda hissedilen
Necatigil etkisi bu kitapta hiç yok, ya da çok az..."
(s.19); Ölümsüzlük Toprağında için: "...Şiirlerde yer
yer Necatigil söyleyişi, bir kesik söyleyişi hissedilir
olsa da, bir Hasan Akarsu şiiri var artık geçmiş
zamanlarda anlatılan..." (s.21)
Ramazan Teknikel, "iyi şiiri" her zaman savunan bir ozan
ve yazar: "Silkinen ağaçta tek bir yaprak kalırmış.
Şairlerin 'mısra-ı berceste' dedikleri. Her şiir değil,
iyi şiir." (s.23) iyi şiir yayımlamayan dergileri
kınıyor, şiirin onurunu korumaya çalışıyor ve
dergicilere sesleniyor: "...İyi şiir bulamıyorsanız, o
zaman hiç şiir yayınlamayın dergiciler, n'olur?" (s.24)
Edirne ilimizde, 1990'h yıllarda çıkan Damla Sanat
Dergisi'nin yerelliğe düşmediğini vurgulayarak sevincini
belirtiyor. "Şiir yama tutmaz" diyen Hasan Akarsu'yu
anımsayarak, şiir yazarken Behçet Necatigil gibi, dize
ve sözcük çıkarmaktan kaçınmamayı öneriyor. Çeviri şiir
sorununa değinerek, Güneydoğu'da kullanılan "kirvem"
sözcüğünü örnek gösteriyor ve çevirinin güç olduğunu
söylüyor. "Taşrada Şairlik Zor" adlı yazısında, 1976'da
Besni'deyken, sanat dergilerinin tanışmamıza nasıl
yardımcı olduğunu anlatırken yüreğimizi burkuyor bir kez
daha. Şiir yazmakla övünen, şiir okumadan şiir yazan
düzeysiz ozanları yeriyor Çevresindeki gerçek sanat
insanlarına kol kanat gererek tanınmalarına yardımcı
oluyor. "Selim veya Sanat-Edebiyat Dergileri" yazısında
önemli bir anısına yer veriyor, insanın içini acıtan bir
anı bu. Köy öğretmenliği yıllarında, yaz-kış demeden
köylere posta taşıyan Selim'i unutamıyor. Yirmi beş yıl
sonra o köye gittiğinde değirmenciye onu soruyor ve bir
karlı kış gününde eli koynundaki mektupların üstünde
donmuş olarak bulunduğunu öğreniyor: "...Değirmenci
devam etti: Yıllar oldu Selim'i kaybedeli. Herkes üzüldü
ölümüne... Birkaç gün sonra buldular donmuş cesedini.
Bulduklarında bir eliyle ceketinin iç cebine koyduğu
mektupları tutuyormuş. Şimdi postacının getirdiği her
dergide Selim'i görür gibi oluyorum. Sanki dergilerin
üzerinde hep Selim yazıyor...Seni unutamam Selim!"
(s.42)
Ozan, yazar Ramazan Teknikel, şiiri bilerek yazıyor,
şiir üzerine düşüncelerini açıklıyor. Çevresine ışık
saçıyor.
BİR YALNIZ ADAM (")
Ozan ilhan Karaman 1948 Artvin doğumlu. 1972-1973'te
I.Ü.T.I.A. Gazetecilik Yüksek Okulu'nu bitirir. 1995'e
değin Karabük Demir ve Çelik Fabrikalan'nın değişik
ünitelerinde uzman memur olarak görev yapar. Buradan
özelleştirme nedeniyle ayrıldıktan sonra Kültür
Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü'nde memur olarak
çalışır ve 1999'da emekli olur. 1967'den bu yana
şiirleri çeşitli yazın dergilerinde yayımlanmaktadır,
ilk kitabı "Ne Varsa Yüreğimizde" için yazdığım yazıda:
"Karaman, kimi şiirlerinde biçim denemelerine de
girişiyor. Soluklu şiirler yazıyor. Dostluğu erdem
bilen, yurdunu ölesiye seven ve umutla yazan bir ozan"
demiştim. (Şiirler Değdi Sevdaya, Gerçek Sanat
Yayınları, Kasım 2000)
İlhan Karaman ikinci kitabı "Bir Yalnız Adam"da, ilk
kitabı için söylediklerimi doğruluyor. Sarayevo'da
yaşanan acılara tanık oluyor ve duygularını şiirlere
döküyor: "Yaşamın gerekliliğindendir biliriz/ Ağlamak
kardeşidir gülmenin/...Sarayevo'da/ Uyanırken top
sesleriyle / Savaşın kuralsızlıkları gereği / Her
sabahın seherinde ağır uykusuz /Yaşamak için su
kuyruğunda / Ölmek var ya bir de susuz / ...Ölüm nedir
ki Sarayevo'da / Bir bardak suyu/ Dudaklarına
götürebileceğin kadar/Uzunca bir zaman/ Ve her şeyin
ateş pahasına / Satıldığı yerde sudan ucuz da ucuz
insan." (s.5-6) ilhan Karaman'ın şiirini okurken Ataol
Behramoğlu'nu anımsıyor insan. Ozanların sesleri
birbirine karışıyor sanki: "...Coşkunla katıl halaylara/
Özünü özümse arı türkülerinin /...Köreltmek isteseler de
duygularınla sen i/ Zorluklarıdır yaşamın insanı diri
kılan..." (s.7) Ozan, yaşamın zorluklarıyla savaşım
verilmesini vurgularken günümüz insanının nasıl olması
gerektiğini de belirtiyor. "Tarihin her sayfasında /
Zulüm ve kan" (s.8) olduğunu biliyor. Özgürlük uğruna
savaşan, ölen insanları tanıyor: "...Nice insanlar
bilirim/ Ölümün ucunda özgürlük demiş / ...Hoyratça
tüketmiş ömrünü / Yüzyıllarca inememiş dağlardan."
(s.10) Onun şiirinde toplumcu öz öne çıkıyor. Kaldırım
taşına oturup düşünen "Bir Yalnız Adam" yoksul hanesine
giderken ozanın dizelerine de giriyor. Ozan, ölenlerin
dünyasına uzanıyor, orada bulunan Nâzım'ın, Rıfat
Ilgaz’ın Asım Bezirci'nin, Aziz Nesin'in, İbrahim
Yıldız'ın vb. durumunu öğrenmek istiyor. Şarap gibi
yıllanan anılarını, akşam dostluklarını anımsıyor
gençliğinin. "Madımakça" şiirinde, Sivas'ta yakılan
ozanları anıyor, Madımakça yanan bir temmuz ayını
duyumsatıyor bize:"... Ağarır Sivas tepelerinde sabah /
Bu dava dostlar divana kalır/ insan insanca yaşadıkça /
Dostun gülü yakmamalıdır ateşi/ Beyinler ışımadıkça bu
ateş sönmez" (s.20) Ozan, ulusların kardeşliğini de
savunuyor ve barış içinde yaşamalarını istiyor: "...Zor
mu geliyor kardeşlik/ Mavi bir barışı / Neden
kazımıyoruz yüreklerimize / Beyinlerimize söyleyebilir
misiniz?" (s.22) İnsanın insanlaşması içindir dizeleri.
Bunun içindir ki: "Yürüdüm karanlık üstüne / Yürüdüm
ışıksızlığa..." (s.26) demektedir. Halkın, gözlerini
sonsuz ufuklara açmasını istemektedir. İlhan Karaman,
bireysel sevdasını, halk sevdasıyla özdeş tutuyor.
Karanfillerin kapısını çaldığında, gönlünde açan
tomurcuklarda sevgilisini gördüğü gibi türkülere gebe
dağları da düşlüyor. Sınıfsallığın en hızlı koşularına
katılıyor: "...Sildim lekelenen maviyi/ Bütün
güzellikler uğruna / Yorulmadım hiç seni
sevmekten/Sevgiye kurşun sıkanlar varken..." (s.31)
insanlık için yapılan kavgayı, insan olmanın özelliğine
bağlıyor, üretimin sevincini duyumsuyor: "...işliklerde
işçiler canlanır / Çoğalır işler/ Umut şarkıları
eşliğinde / Doğar emeğin üretimin sevinci/Senden benden
birçok anı/ Canlılığını korur belleğimde /...Yükselir
haykırışlarım yarınlara doğru..." (s.36-37)
Bağımsızlıkları için Filistin'de, tanklara karşı taş
atan çocukları gördüğünde, duyumsadıklarına siz de
katılıyorsunuz: "Utancı yoksa sana taş attıranların /
Sen o taşları atmaya / Devam et çocuğum /...Sen taş
atmaya devam et çocuğum / O taş yüceltecek seni /
Utanacak elbet bir gün Toprağını satanlar ve/Yeryüzünü
kendinin sananlar" (s.38) Yeryüzündeki yayılmacılığın
getirdiği savaşlarda canlarını yitirenleri, direnenleri
desteklemek herkesin görevi değil mi?
Kitabın ikinci bölümü olan "Bana Candır Annegref'teki
şiirde, insanlığın barışa özlemi, sevgili özlemiyle
özdeş tutuluyor: "...Bir güzel bir insan bu Annegret /
Beni yüreğine mıhlamış / Bir on bir haziran sabahı /
Yolunda yoldaş / Düşünde yoldaş / Sevdanda yoldaş /
Ülkünde yoldaş olayım demiştir bana / Özü sözü bir
yoldaştır ha / Bana candır / Bir insandır Annegret"
(s.53) Ozan, rüzgarda uçuşan güzelin saçlarını, yaşamın
sürüp giden sürek avlarını, elli altı yaşının
duygularını, eytişime olan güçlü inancını, paramparça
yüreğini, yalnızlığını, yokluklar içinde geçen
çocukluğunu, aşklarını, halkların yüceliğini anlatıyor
ve insan olmanın verdiği onurla yazıyor: "...Işıyacak
yeryüzü / Işıyacak gökyüzü / Ben diyebilecek o dil /
Bendedir yüceliğe eş / İnsan olmanın verdiği onur/
İnsanlığa kardeş" (s.78)
Ozan ilhan Karaman, düş'ün gücünü, imgelerin önemini
biliyor. Kişisellikten toplumsala ulaşan çizgide,
aşkları, kavgaları, insan ilişkilerini, barış özlemini,
insanlığı yansıtıyor şiirlerine.
(1) Puslu Ada - Semih Gümüş, Deneme, Türkiye iş
Bankası Kültür Yayınları, Ekim 2002.
(2) Gizdüşümler-Tekin Gönenç, Cep Varlık Yayınları A.Ş.
2005
(3) Şiire Teğet Yazılar (Denemeler) -Ramazan Teknikel,
Gerçek Sanat Yayınları, Haziran 2005
(") Bir Yalnız Adam, İlhan Karaman, Tay dergisi
yayınları, Aralık 2004