|
Düş Oyunu
Sevim Yazar
Yokuşu yavaş yavaş çıkarken güçsüzlüğünü duyumsadı. Artık
yoruluyordu. Ellerindeki torbaların ağırlığı parmaklarını
acıtıyordu. Çarşıdan alınması gerekli şeylerdi bunlar. Hafta
sonu sınıf arkadaşları gelecekti, çayın yanına tuzlu ve
tatlı bir şeyler yapmak istiyordu. Mutfakta oyalanmak da
hoşuna gidiyordu. Mutfak beyaz rengin egemen olduğu,
sevimli, temiz bir köşeydi. Penceresinden yeşil bir top
alanım görüyor; kimi kez orada çocuklar top oynuyor sevinç
çığlıkları atıyorlardı. Küçük serçecikler cıvıl cıvıl
ötüşüyor, kargalar aralarında dolaşıyorlardı. Çok sevdiği
kediler ise av ardında koşuyorlardı.
"Bu çocuklardan biri torunum olabilirdi", diye düşünürdü.
Onları izlerken bir yuvanın özlemini duyardı.
Kocaman yıllar arkasında kalmıştı. Dün yetmiş yaşını
arkadaşları ile kutlamıştı. Çok kez başkalarının yaşamında
koşmuştu, kendi yaşamında yapması gerekenleri bir kıyıya
itmiş, en güzel olabilecek anlarını ertelemişti.
O gün de elindeki ağırlıkla apartmanından içeri girerken,
başının içinde yine başkalarının sorunları vardı. Dairesinin
kapısını açtığında, apak tüylü kedisi sesini hemen duyurdu.
Onun can dostuydu Kartopu. Onunla aynı çatı altında olması,
mutluluğunun bir parçası gibiydi. Ayaklarının yanına sokulan
kedisinin başını sevgiyle okşadı. "Kartopum benim, sakın
uzaklara kaçma," dedi.
Elindekileri yerleştirdi. Kedisini doyurdu. Ev giysilerini
üzerine geçirip, salondaki divana sırt üstü uzandı. Tüm
sırtı, el parmaklan, ayakları, boynu ağrıyordu.
Son günler epeyce kilo da almıştı. Yemek yemek en büyük
mutluluğuydu, tansiyonu olduğunu biliyordu. Kartopu halının
üzerinde kıvrılıp uyumuştu. Ona gülümseyerek baktı.
Birisinin sırtını ovmasını nasıl istiyordu. Bir zamanlar
annesine, ablasına yürekten yardımcı olmuştu. Onlar için çok
koşuşturmuştu. Sevgilerini, üzüntülerini paylaşmıştı. Yazık
ki onlar onu bırakıp gitmişlerdi. Şimdi kendisi bakım
istiyordu.
Bir bardak su için uzandığı yerden kalkması, mutfağa gitmesi
gerekiyordu. Yakınındaki sürahiyi doldurmayı unutmuştu. Çok
da uykusu vardı. Kartopu mışıl mışıl uyuyordu. Kalktı,
suyunu doldurdu. Gözü pencereye takıldı. Sanki yeşil top
alanında bir değişiklik vardı. Birileri bir şeyleri ölçüyor,
çiziyor ve yazıyordu. "Yoksa bu yeşil alan ve çevresindeki
ağaçlar da mı yok edilecek?" diye düşünüp canının
sıkıldığını duyumsadı. Oraya apartmanlar yapılırsa, tüm
güzellik yok olacaktı. Çocukların sesini duyamayacaktı.
Onlarla düş kurmak çok güzeldi.
Elinde su dolu bardakla geri dönüp koltuğa oturdu. Ne
yapsalar düşüncelerinde yaşadığı "düş oyunu" diye
adlandırdığı dünyasını ölçüp biçip yıkamazlardı. Onlar
onundu, tüm duygusallığı ile sürüyorlardı. Bu düşüncelerini
çok seviyordu. Onlarla yaşıyor, güçleniyordu.
Yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. Başını koltuğun
arkasına dayadı. Penceredeki çiçeklerine baktı, iyice
gelişmişlerdi. Cam güzelleri, menekşeleri, begonyaları,
içini açıyordu. Gözlerini Kartopu'na çevirdi, hâlâ mutlu
uykusundaydı. Evini de seviyordu; duvarları siyah beyaz aile
fotoğraflarıyla süslenmişti. Fotoğraflardakiler kendisine
pırıl pırıl bakıyorlardı. Tüm bu güzellikler birdenbire yok
olmuştu.
Yeniden kendi düşüncelerine daldı. Güzel, gösterişli bir
gençkızdı, giyimi düzenliydi. Üniversite yıllarında evlerine
yakın, orta yoldaki ağaçlıklı yoldan dimdik
yürürdü.Çocukluğu deniz yellerinin estiği bir kıyı köyünde
geçmişti. Karadeniz'in çay kokan dağlarında büyümüştü.
Güleç, çevik ve akıllıydı. Okulundaki yaşıtlarına hep yardım
etmek isterdi. Bir gün öğretmen olmayı isterdi. Yıllar sonra
değerli bir öğretim görevlisi olmayı başardı.
Üniversite yıllarında sevdiği genç adamı tanımış, içindeki
her şeyi sevince dönüşmüştü. Temiz yüzlü, iyi giyimli, uzun
boylu, yakışıklı bir gençti. İkisi de aynı saatlerde
üniversiteye gidiyorlardı. Her sabah ona rastlıyordu.
Sonuçta genç adam yanına sokularak "Merhaba, hangi
bölümdesiniz?" diye sormuştu. Yüzü kızararak "İktisat"
diyebilmiş ve yan yana yürümeye başlamışlardı. O da Tıp
beşinci yıl öğrencisiymiş. Dostça sabah söyleşileri sürmüş,
ona alışmıştı. Bir gün genç adam ona Cahit Sıtkı Tarancı'dan
şiir okumuştu Sevsen beni çocuğum! / Geçen güne yazıktır /
Bugün var yarın yoğum, / İşim bir şarkılıktır./
Öylesine etkili bir sesti ki, içi sıcacık olmuştu. Bu
alışkanlık sevgiye dönüşmüştü. Elini tuttuğunda, hoş bir
duygu içini kaplamıştı. El ele sessizce ağaçlı yolu
bitirmişlerdi. Bakışlarında dingin bir mutluluk vardı.
Üniversite kantininde buluşmaları sıklaştı. Sevinç, üzünç ve
hayal karışımı söyleşileri her ikisine de can veriyordu.
Böyle mutlu bir buluşmanın akşamında, babasını yürek
durmasından yitirmişti. Üç, dört gün okuldan uzak kaldı.
Acıyı ve özlemi yaşamıştı. Onun sevgisiyle güçleniyordu.
Evini öğrenip başsağlığına gelmişti. Annesinin, ablasının,
elini öpüp içtenlikle acılarını paylaşması çok hoşuna
gitmişti. Ertesi gün buluştular. Her ikisinin de bitirme
sınavları başarıyla sonuçlanmıştı. Kendisi okulda araştırıcı
alınmayı başarmıştı. Genç adam da doktor olma hakkını
kazanmıştı.
Buluştukları bir gün ilk kez Adalara gitmeye karar verdiler.
Burgaz'da indiler. Çam kokan yollarda uzun uzun yürüdüler.
Bir kır kahvesinden, ışıl ışıl ilkyaz gününü, üzüntüleri
iterek yaşadılar. Zaman uçmuştu sanki. Söyleşilerinde hep
iyimser yürekler atıyordu ve gelecek, aydınlık içindeydi.
"Bunun gibi gezintileri sıklaştıralım," diye düşündüler. Ve
genç adam onu ilk kez o gün dudaklarından öpmüştü. Öyle
yumuşak, incelikli bir dokunuştu ki bu, hiç çekinmemişti.
Yaşamının ilk erkek öpüşü olmuştu. Çocuklar gibi cıvıl
cıvıl, sevinçle dönmüşlerdi.
Eve gelince annesini ağlıyor bulmuştu. Ablası onun
yokluğunda fenalaşmıştı. Her adımı mutlulukla dolu günün
ışıklarından birdenbire karamsarlığa düşmüştü. Hemen aile
doktorlarını aramış, ablasının durumunu açıklamıştı.
Ablasının kalp yetersizliği vardı; eşini trafik kazasında
yitirmişti. Çocukları olmamış ve ablası onlarla birlikte
yaşamaya başlamıştı. Doktor eve gel hastaneye yatırılması
gerektiğini söyledi ve hemen işlemler yapılarak ablasın
hastaneye yatırdılar. Gece boyunca başında oturmuştu...
Çamlık kokularını ve güzellikleri anımsadı, sıcak günün
duygularında yaşadı.Üzüntüsü büyüdü. Ne olacaktı?
Yaşamındaki gerçekleri bırakıp güzellikleri izleyemezdi.
Annesi ve ablasının ona gereksinimleri vardı. Onların
sevgisi de büyüktü. İki arada kalmanın olumsuzluğuna düştü.
Ne yazık ki ablasını da kısa sürede yitirdi. Annesi için
artık salt o vardı; ona çok bağlanmıştı. İşten çıkar çıkmaz
eve koşuyor ve çok sevdiği insanı az görüyordu. Ada keyfini
yineleyemediler. Annesi her gün pencerede yolunu gözlüyordu.
Karşılıklı oturdukları bir gün ona, "Annem yaşadığı sürece
seninle sık sık görüşemem, seni çok seviyor ve mutlu olmanı
istiyorum", demişti. Genç adam üzgündü. "Annenden seni
istemeyi düşünüyorum," diye yanıt vermişti. "Hiç deneme,
annem üzülür, sinirleri çok bozuk, benden ayrılamaz ve bir
arada yaşamamız da olanaksız..." diye yanıtlamıştı. "Tüm
kapıları kapıyor musun?" diye sormuştu arkadaşı. İçi
üzüntüyle dolmuştu. "İstersen başka bir kentte yolunu çiz,
ben anneme bağımlıyım, ne olur anla beni," demişti.
O gün genç adam yavaşça ayağa kalkmış, "Yakında askere
gidiyorum, yazabilir miyim?" diye sormuştu. Düşünmüştü,
acaba kaç yıl bekletecekti onu? Bu büyük bir bencillik
olurdu. "Beni anılarında yaşat, ben de öyle yapacağım. Tüm
yaşattıkların için çok teşekkür ederim, seni hiç
unutmayacağım. Bu beni güçlendirir", yanıtını vermişti. Onu
sessizce evine değin geçirmiş ve hafifçe yanağından öpmüştü.
"Ben de sana teşekkür ederim. Acaba dünyada kaç genç kız
senin gibi düşünür, hoşça kal?" deyip uzaklaşmıştı.
Düşüncelerinden Kartopu'nun miyavlaması ile ayrıldı.
Ayaklarının dibinde yatıp terlikleriyle oynuyordu. Onu
kucağına aldı, yumuşacıktı. Başını okşarken gözlerini
kapadı.
Yıllar sonra karlı bir günde annesini yitirdi. Üniversitede
çok iyi adımlar atmıştı. Annesi ölmeden önce ona "Kızım
senin yakışıklı bir genç arkadaşın vardı, o niye bizi bir
daha görmeye gelmedi, yoksa onu sevmiyor muydun?" diye
sormuştu. Çok şaşırmıştı, "Anne, onunla evlenmemi ister
miydin, aynı evde yaşamamız güç olurdu; ayrılsaydım senden,
kim bakacaktı sana?" diye yanıtlamıştı. Annesi "Bana yakın
otururdunuz, bir kadın tutardık", demişti. Annesinin bu
anlayışlı konuşması karşısında içinde dayanılmaz bir sızı
duyumsadı. Annesine karşı gereğince açık olmamıştı, nedendi
bu çekingen davranış? Yoksa annesi artık iyice yaşlanmıştı
da, öleceğini anlamıştı da, kızının yalnızlığına mı
acıyordu? Bu konuda geç de olsa, boşuna kendini harcadığım
duyumsadı. Keşke kendi cinsinden olanların çoğunluğu, daha
olumlu yolda yürüselerdi. Aile baskılarının bencil koşullan
onları etkilemeseydi.
Sevgili doktoru Amerika'ya gitmiş, orada başarılı bir
yaşantısı olmuştu. Orada evlenmiş, iki kızı, bir oğlu
olmuştu. Bunları onun kendisine yazdığı bayram ve yılbaşı
kartlarından öğrenmişti. Onu unutmaması büyük bir kıvançtı.
O nasılsa düş oyunlarında onunla hep bir aradaydı. Kimi kez
gerçek dışına çıkıp gelinlik giyiyor ve üç çocuğun annesi
oluyordu.
İlk öpüşlerini anımsarken, dudaklarını yavaşça okşuyordu.
Kartopu'nun tüyleri ne sıcak ve yumuşaktı. Kalktı, mutfağına
gitti. Ellerini her zamanki titizliğiyle yıkadı.
Arkadaşlarını düşündü; hepsi evliydi ve hepsinin torunları
vardı.
Pencereden çocukların sesleri yükselmeye başladı. Onların
eksilmemesi için dua etti.
Düş oyunundaki torununun koştuğunu görür gibi oldu. |