Sayi 111

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Düş Oyunu

Sevim Yazar

            Yokuşu yavaş yavaş çıkarken güçsüzlüğünü duyumsadı. Artık yoruluyordu. Ellerindeki torbaların ağırlığı parmaklarını acıtıyordu. Çarşıdan alınması gerekli şeylerdi bunlar. Hafta sonu sınıf arkadaşları gelecekti, çayın yanına tuzlu ve tatlı bir şeyler yapmak istiyordu. Mutfakta oyalanmak da hoşuna gidiyordu. Mutfak beyaz rengin egemen olduğu, sevimli, temiz bir köşeydi. Penceresinden yeşil bir top alanım görüyor; kimi kez orada çocuklar top oynuyor sevinç çığlıkları atıyorlardı. Küçük serçecikler cıvıl cıvıl ötüşüyor, kargalar aralarında dolaşıyorlardı. Çok sevdiği kediler ise av ardında koşuyorlardı.

            "Bu çocuklardan biri torunum olabilirdi", diye düşünürdü. Onları izlerken bir yuvanın özlemini duyardı.

            Kocaman yıllar arkasında kalmıştı. Dün yetmiş yaşını arkadaşları ile kutlamıştı. Çok kez başkalarının yaşamında koşmuştu, kendi yaşamında yapması gerekenleri bir kıyıya itmiş, en güzel olabilecek anlarını ertelemişti.

            O gün de elindeki ağırlıkla apartmanından içeri girerken, başının içinde yine başkalarının sorunları vardı. Dairesinin kapısını açtığında, apak tüylü kedisi sesini hemen duyurdu. Onun can dostuydu Kartopu. Onunla aynı çatı altında olması, mutluluğunun bir parçası gibiydi. Ayaklarının yanına sokulan kedisinin başını sevgiyle okşadı. "Kartopum benim, sakın uzaklara kaçma," dedi.

Elindekileri yerleştirdi. Kedisini doyurdu. Ev giysilerini üzerine geçirip, salondaki divana sırt üstü uzandı. Tüm sırtı, el parmaklan, ayakları, boynu ağrıyordu.

            Son günler epeyce kilo da almıştı. Yemek yemek en büyük mutluluğuydu, tansiyonu olduğunu biliyordu. Kartopu halının üzerinde kıvrılıp uyumuştu. Ona gülümseyerek baktı. Birisinin sırtını ovmasını nasıl istiyordu. Bir zamanlar annesine, ablasına yürekten yardımcı olmuştu. Onlar için çok koşuşturmuştu. Sevgilerini, üzüntülerini paylaşmıştı. Yazık ki onlar onu bırakıp gitmişlerdi. Şimdi kendisi bakım istiyordu.

            Bir bardak su için uzandığı yerden kalkması, mutfağa gitmesi gerekiyordu. Yakınındaki sürahiyi doldurmayı unutmuştu. Çok da uykusu vardı. Kartopu mışıl mışıl uyuyordu. Kalktı, suyunu doldurdu. Gözü pencereye takıldı. Sanki yeşil top alanında bir değişiklik vardı. Birileri bir şeyleri ölçüyor, çiziyor ve yazıyordu. "Yoksa bu yeşil alan ve çevresindeki ağaçlar da mı yok edilecek?" diye düşünüp canının sıkıldığını duyumsadı. Oraya apartmanlar yapılırsa, tüm güzellik yok olacaktı. Çocukların sesini duyamayacaktı. Onlarla düş kurmak çok güzeldi.

            Elinde su dolu bardakla geri dönüp koltuğa oturdu. Ne yapsalar düşüncelerinde yaşadığı "düş oyunu" diye adlandırdığı dünyasını ölçüp biçip yıkamazlardı. Onlar onundu, tüm duygusallığı ile sürüyorlardı. Bu düşüncelerini çok seviyordu. Onlarla yaşıyor, güçleniyordu.

            Yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi. Başını koltuğun arkasına dayadı. Penceredeki çiçeklerine baktı, iyice gelişmişlerdi. Cam güzelleri, menekşeleri, begonyaları, içini açıyordu. Gözlerini Kartopu'na çevirdi, hâlâ mutlu uykusundaydı. Evini de seviyordu; duvarları siyah beyaz aile fotoğraflarıyla süslenmişti. Fotoğraflardakiler kendisine pırıl pırıl bakıyorlardı. Tüm bu güzellikler birdenbire yok olmuştu.

            Yeniden kendi düşüncelerine daldı. Güzel, gösterişli bir gençkızdı, giyimi düzenliydi. Üniversite yıllarında evlerine yakın, orta yoldaki ağaçlıklı yoldan dimdik yürürdü.Çocukluğu deniz yellerinin estiği bir kıyı köyünde geçmişti. Karadeniz'in çay kokan dağlarında büyümüştü. Güleç, çevik ve akıllıydı. Okulundaki yaşıtlarına hep yardım etmek isterdi. Bir gün öğretmen olmayı isterdi. Yıllar sonra değerli bir öğretim görevlisi olmayı başardı.

            Üniversite yıllarında sevdiği genç adamı tanımış, içindeki her şeyi sevince dönüşmüştü. Temiz yüzlü, iyi giyimli, uzun boylu, yakışıklı bir gençti. İkisi de aynı saatlerde üniversiteye gidiyorlardı. Her sabah ona rastlıyordu. Sonuçta genç adam yanına sokularak "Merhaba, hangi bölümdesiniz?" diye sormuştu. Yüzü kızararak "İktisat" diyebilmiş ve yan yana yürümeye başlamışlardı. O da Tıp beşinci yıl öğrencisiymiş. Dostça sabah söyleşileri sürmüş, ona alışmıştı. Bir gün genç adam ona Cahit Sıtkı Tarancı'dan şiir okumuştu Sevsen beni çocuğum! / Geçen güne yazıktır / Bugün var yarın yoğum, / İşim bir şarkılıktır./

            Öylesine etkili bir sesti ki, içi sıcacık olmuştu. Bu alışkanlık sevgiye dönüşmüştü. Elini tuttuğunda, hoş bir duygu içini kaplamıştı. El ele sessizce ağaçlı yolu bitirmişlerdi. Bakışlarında dingin bir mutluluk vardı. Üniversite kantininde buluşmaları sıklaştı. Sevinç, üzünç ve hayal karışımı söyleşileri her ikisine de can veriyordu.

            Böyle mutlu bir buluşmanın akşamında, babasını yürek durmasından yitirmişti. Üç, dört gün okuldan uzak kaldı. Acıyı ve özlemi yaşamıştı. Onun sevgisiyle güçleniyordu. Evini öğrenip başsağlığına gelmişti. Annesinin, ablasının, elini öpüp içtenlikle acılarını paylaşması çok hoşuna gitmişti. Ertesi gün buluştular. Her ikisinin de bitirme sınavları başarıyla sonuçlanmıştı. Kendisi okulda araştırıcı alınmayı başarmıştı. Genç adam da doktor olma hakkını kazanmıştı.

            Buluştukları bir gün ilk kez Adalara gitmeye karar verdiler. Burgaz'da indiler. Çam kokan yollarda uzun uzun yürüdüler. Bir kır kahvesinden, ışıl ışıl ilkyaz gününü, üzüntüleri iterek yaşadılar. Zaman uçmuştu sanki. Söyleşilerinde hep iyimser yürekler atıyordu ve gelecek, aydınlık içindeydi. "Bunun gibi gezintileri sıklaştıralım," diye düşündüler. Ve genç adam onu ilk kez o gün dudaklarından öpmüştü. Öyle yumuşak, incelikli bir dokunuştu ki bu, hiç çekinmemişti. Yaşamının ilk erkek öpüşü olmuştu. Çocuklar gibi cıvıl cıvıl, sevinçle dönmüşlerdi.

            Eve gelince annesini ağlıyor bulmuştu. Ablası onun yokluğunda fenalaşmıştı. Her adımı mutlulukla dolu günün ışıklarından birdenbire karamsarlığa düşmüştü. Hemen aile doktorlarını aramış, ablasının durumunu açıklamıştı. Ablasının kalp yetersizliği vardı; eşini trafik kazasında yitirmişti. Çocukları olmamış ve ablası onlarla birlikte yaşamaya başlamıştı. Doktor eve gel hastaneye yatırılması gerektiğini söyledi ve hemen işlemler yapılarak ablasın hastaneye yatırdılar. Gece boyunca başında oturmuştu...

            Çamlık kokularını ve güzellikleri anımsadı, sıcak günün duygularında yaşadı.Üzüntüsü büyüdü. Ne olacaktı? Yaşamındaki gerçekleri bırakıp güzellikleri izleyemezdi. Annesi ve ablasının ona gereksinimleri vardı. Onların sevgisi de büyüktü. İki arada kalmanın olumsuzluğuna düştü. Ne yazık ki ablasını da kısa sürede yitirdi. Annesi için artık salt o vardı; ona çok bağlanmıştı. İşten çıkar çıkmaz eve koşuyor ve çok sevdiği insanı az görüyordu. Ada keyfini yineleyemediler. Annesi her gün pencerede yolunu gözlüyordu.

            Karşılıklı oturdukları bir gün ona, "Annem yaşadığı sürece seninle sık sık görüşemem, seni çok seviyor ve mutlu olmanı istiyorum", demişti. Genç adam üzgündü. "Annenden seni istemeyi düşünüyorum," diye yanıt vermişti. "Hiç deneme, annem üzülür, sinirleri çok bozuk, benden ayrılamaz ve bir arada yaşamamız da olanaksız..." diye yanıtlamıştı. "Tüm kapıları kapıyor musun?" diye sormuştu arkadaşı. İçi üzüntüyle dolmuştu. "İstersen başka bir kentte yolunu çiz, ben anneme bağımlıyım, ne olur anla beni," demişti.

            O gün genç adam yavaşça ayağa kalkmış, "Yakında askere gidiyorum, yazabilir miyim?" diye sormuştu. Düşünmüştü, acaba kaç yıl bekletecekti onu? Bu büyük bir bencillik olurdu. "Beni anılarında yaşat, ben de öyle yapacağım. Tüm yaşattıkların için çok teşekkür ederim, seni hiç unutmayacağım. Bu beni güçlendirir", yanıtını vermişti. Onu sessizce evine değin geçirmiş ve hafifçe yanağından öpmüştü. "Ben de sana teşekkür ederim. Acaba dünyada kaç genç kız senin gibi düşünür, hoşça kal?" deyip uzaklaşmıştı.

            Düşüncelerinden Kartopu'nun miyavlaması ile ayrıldı. Ayaklarının dibinde yatıp terlikleriyle oynuyordu. Onu kucağına aldı, yumuşacıktı. Başını okşarken gözlerini kapadı.

            Yıllar sonra karlı bir günde annesini yitirdi. Üniversitede çok iyi adımlar atmıştı. Annesi ölmeden önce ona "Kızım senin yakışıklı bir genç arkadaşın vardı, o niye bizi bir daha görmeye gelmedi, yoksa onu sevmiyor muydun?" diye sormuştu. Çok şaşırmıştı, "Anne, onunla evlenmemi ister miydin, aynı evde yaşamamız güç olurdu; ayrılsaydım senden, kim bakacaktı sana?" diye yanıtlamıştı. Annesi "Bana yakın otururdunuz, bir kadın tutardık", demişti. Annesinin bu anlayışlı konuşması karşısında içinde dayanılmaz bir sızı duyumsadı. Annesine karşı gereğince açık olmamıştı, nedendi bu çekingen davranış? Yoksa annesi artık iyice yaşlanmıştı da, öleceğini anlamıştı da, kızının yalnızlığına mı acıyordu? Bu konuda geç de olsa, boşuna kendini harcadığım duyumsadı. Keşke kendi cinsinden olanların çoğunluğu, daha olumlu yolda yürüselerdi. Aile baskılarının bencil koşullan onları etkilemeseydi.

            Sevgili doktoru Amerika'ya gitmiş, orada başarılı bir yaşantısı olmuştu. Orada evlenmiş, iki kızı, bir oğlu olmuştu. Bunları onun kendisine yazdığı bayram ve yılbaşı kartlarından öğrenmişti. Onu unutmaması büyük bir kıvançtı. O nasılsa düş oyunlarında onunla hep bir aradaydı. Kimi kez gerçek dışına çıkıp gelinlik giyiyor ve üç çocuğun annesi oluyordu.

            İlk öpüşlerini anımsarken, dudaklarını yavaşça okşuyordu. Kartopu'nun tüyleri ne sıcak ve yumuşaktı. Kalktı, mutfağına gitti. Ellerini her zamanki titizliğiyle yıkadı. Arkadaşlarını düşündü; hepsi evliydi ve hepsinin torunları vardı.

            Pencereden çocukların sesleri yükselmeye başladı. Onların eksilmemesi için dua etti.

            Düş oyunundaki torununun koştuğunu görür gibi oldu.


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2005