|
Bir Tutkunun Öyküsü
Nevra Bucak
Ağaçlarla çevrili
eski sokakta
yürürken ansızın
karşıma çıkmıştı.
Önce yapının
görünümüne vuruldum.
Sonra da bahçesine.
Gördüğüm ilk köşk
değildi, ama beni
kendine çekip
büyülemişti.
Bahçenin çift
kanatlı görkemli
demir kapısı
kapalıydı, yoksa
teklifsiz içeri
girecektim.
Sonra bir gün
ayaklarım beni köşke
sürüklediğinde,
bahçe kapısının açık
olduğunu gördüm!..
Beklemediğim için
şaşırdım, öte yandan
çocuk gibi sevindim.
Ağır usul adımlarla
bahçeye girdim.
Girişte, her iki
yanı kestane
ağaçlarıyla çevrili
taşlı bir yol vardı.
(Sonradan romanımda
köşkü anlatırken,
kestane ağaçlarının
arasına erguvanlar
koyacaktım; bir
kestane ağacı, bir
erguvan ağacı, bir
kestane ağacı, bir
erguvan ağacı...)
Köşk bembeyazdı.
Pancurları
kıpkırmızıydı.
Bodrum katı dışında,
üç katlı, yirmi bir
odalı küçük bir
saray yavrusuydu.
Bahçesinde
akasyalar,
ıhlamurlar,
manolyalar ve meyve
ağaçları vardı. Yan
pencerelerden
birinde, manolya
ağacı dallarını
uzatarak ak bir
manolya sunuyordu,
pencereden dışarı
bakana.
Köşktekilerle
tanışıp kendimi
onlara tanıttım.
Onlar doktor ve
uzmandılar. Köşk
artık, Sağlıklı
Yaşam ve Estetik,
Güzellik Merkezi
olmuştu. Bir de,
şiirsel bir ad
koymuşlardı:
Flavius!
O günden sonra,
haftada bir gün
köşke gitmeye
başladım; öyle ki,
bir haftayı
geçirdiğimde beni
merak ediyorlardı.
Bana alışmışlardı.
Bu böyle bir buçuk
yıl sürdü. Kendime
bir ad bile
bulmuştum: Köşkün
Delisi!
Köşke vurulmamın
dışında, oraya sık
sık gitmemin pek
kuşkusuz önemli bir
nedeni daha vardı.
Sultan III. Ahmed
döneminde geçen bir
roman yazıyordum; o
havayı, o atmosferi
solumaya
gereksinimim vardı.
Köşk, o dönemden
kalma değildi. (Ali
Refik Paşa, 1900'de
yaptırmış, sonra V.
Murad'ın torunu
Rukiye Sultan'a
satmış. Köşkün son
sahibesiyse,
İsviçreli, güzel
Türkçe konuşan,
kibar bir hanımdı
Madam Freni.) Buna
karşın yine de uzun
bir geçmişi, artık
yabancısı olduğumuz
bir dönemi anımsatıp
yansıtıyordu.
Kendimi köşktekilere
tanıttığımda,
(onlara her zaman
gönül borcu
duyacağım) beni
sanki önceden
tanıyorlarmış gibi
bana yakın
davrandılar,
aralarına aldılar.
Belki de söz
dinlemez coşkuma,
ele avuca sığmayan
çocuksu tutkuma
karşı
koyamadıklarındandı.
Oraya gittiğimde,
beni kendi halime
bırakıyorlar, ben de
köşkün içinde
dilediğimce, sessiz
dolaşıyor, kimi
zaman boş
salonlarından
birinde oturup
düşünüyor, kimi
zaman bahçede oturup
bana ikram ettikleri
çayımı yudumlarken,
iki yanı kestane
ağaçlarıyla çevrili
yola bir kupa
arabasının girdiğini
düşlüyordum. Sonra
da romanımın
kahramanlarından
Rafet Paşa'nın küçük
kızı Neslişah'ın,
haremden kaçıp
eniştesini
karşılamak için
bahçeye koştuğunu
görür gibi
oluyordum.
Yazar dostlarım,
arkadaşlarım herkes
artık köşkü
biliyorlardı. Köşk
hep ağzımdaydı,
dilimden düşmüyordu.
Kızımı, yeğenimi,
sonra da şair dostum
Emine Erbaş'ı
köşke götürmüş,
onlara köşkü
gezdirmekten büyük
bir tad almıştım.
Derken, bir perşembe
toplantısında
Hatay'da oturup
yazar, çizer,
şair dostlarla
söyleşirken şair
dostum Arife
Kalender,
"Romanın adını
Köşkün Delisi,
koyabilirsin,"
demişti. Haklıydı,
çünkü köşk hiç
dilimden düşmüyordu;
öte yandan romanda
farklı bir tutku
(aşk) vardı. O
sırada bu ad bana
çekici gelmişti,
dahası sevgili
Ahmet Miskioğlu
incelik gösterip
romandan bir bölümü
dergisine almış,
adını da Köşkün
Delisi, diye
basmıştı. Aslında
adı, "Lâledeki
Gözyaşı"ydı.
Romanda, ulaşılması
olanaksız tutkulu
bir aşk vardı. Rafet
Paşa'nın küçük kızı
Neslişah, eniştesine
âşık oluyordu.
Açması kız tam bir
kara sevda
çekiyordu. Filmde
(romanda) Neslişah'ı
canlandıran Berna da
enişte rolündeki
aktöre gerçekten
âşık oluyordu.
Köşkün harem
dairesinde çekim
için hazırlık
yaparken ayak
bileğini burkup
incitiyor, âşık
olduğu aktör de onu
kucağına alıp köşkün
üst katından alt
kata dek
indiriyordu. Ben de
gerçeğe uygun olması
için basamakları
saymak istemiştim.
Köşk sakinlerinden
Kezban Hanım,
benim için
basamakları
üşenmeden inip
çıkarak tek tek
saymıştı. Merdiven
otuz basamaktı.
Artık romanı
bitirdim. Eskisi
gibi sık olmasa da
yine köşke
gidiyorum, belki
biraz da köşkteki
dostları görmek
için...
|