Sayi 109

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

12 Eylül Karabasanı 'na değgin bir anı

 

Karabasanın Kara Gölgesi Kalkmadı ki Üstümüzden

 

Osman Bolulu

 

 

12 Eylül (1980) öncesi. Öldürülen öldüğüyle kalıyor. Kimin, kimi öldürdüğü bilinmiyor. Her cinayet tanıksız. Dahası yargısız. Devletin eli kolu bağlı mı ne?.. Nerede, gürültüye gideceğiniz belli değil. Toplum oğluna sağır, kızma sağır; uyanmıyor çağır çağır. Suskun. Gençler uçlara itelenmiş, iç - dış etkilerle vuruşturuluyor. Birileri, bu karmaşadan, yine kendisine 'vatan kurtarıcılık' görevi çıkaracak.

İşte o karmaşaya, duyarsızlık ve tepkisizliğe yaslanarak, 12 Eylül Karabasanı, üstümüze abandı: Bu kez, düzeni korum adına, 'faili meçhul cinayetler' başladı. Adım başı süngü: Yüzünüze, yüreğinize doğrultulmuş gözdağı, korkutma, yıldırma (tehdit), altındasınız, gece gündüz.

Sizi kimin öldürdüğüne tanık da çıkmaz bu toplumdan. Tetikte olacaksınız da, nereye kadar? Gün batıyor, herkes yatıyor. Yatıyor mu, korkusunun, kuşkusunun üstüne mi kıvrılıyor, o başka. Sokaklar faşizmin. Birtakım kıyıcıları görmezden gelen yönetim, ekinsel / sosyal etkinliklere karşı şahin. Öylesi toplantılara katılamıyorsunuz. Hoşlarına gitmeyen gazeteyi almayacaksınız ya da hırsızlamasına edineceksiniz. Yazsanız, okuryazarlığı kuşkulu, insanlık yoksunları, yargıç kesiliyor; katilleri bulmayanlar, dakikasında kapı altına alıyor insanı. Karmaşanın başladığı sıralarda, bir yerden alınıp götürülmüştüm, bir gece. Çocukluktan tanıdığım yetkili birisine, hiç olmazsa evime haber ulaştırması için, telefon etmek istediğimi görünce bırakmışlardı, nedense. O günlerde, sokakta dolaşmak bile yiğitlik. Kendi yurdunuzda kendi adamlarımza(!) tutsaksınız.

Bakıyorum; meyhaneye, kahvehaneye, fuhşa, vurguna, soyguna denetim yok. Aydınlığı kara duman basmış, aydınlık kilitlenmiş. Pencerenizden başınızı uzatmak bile yüreklilik istiyor. Hapis tipi yaşama baştan kapalı adamım, kırdan bayırdan gelmişim; oralarda doğanın sessizliğiyle konuşur, yelinde savrulur, ağacından otundan yeşil emer, rahat solurdum. Bungundayım. Kent, insan demek, söyleşme demekti benim için. Onsuz edemiyorum. Yasaksızlardan kahvehane bana en yakım. Elli bir yılını kahvesiz geçirmiş adam, söz sohbet için kahvedeki arkadaşlarını arıyor. Cebeci'de İrfan'ın kahvesine dadandım. Gidişle gır gır geçmek için "Artık irfan ordusuna kaydoldum" diyorum. Hani eğitimcilere irfan ordusu denir ya, ona alaysamah gönderme yapıyorum. Nefes alıyorum biraz. Ama aldığım nefeste dil, düşünüş kokusu yok: Gürültüye, sigara dumanına boğulmuş. Kulağım, gözüm. Ekinsel, yazınsal etkinliklerden uzak. Yaşadığım kaba bir rahatlık. Yetmiyor. Arkadaşların oyunlarını seyrederken, kıyısından köşesinden derken, oyun alışkanlığı başlamasın mı bende. Hoppala, 51 yıl sonra!.. Oyun tutkunu olacağım. Kimi akşamlar gecikiyorum.

Böyle akşamların birisinde taksiye binip tezden eve ulaşacağım. Kahvenin, hemen kapısında bir arabayı durduruyorum. Önce sürücüye bakacağım, tipi uygunsa bineceğim. Kapıyı açıp göz ucuyla bakıyorum, gençten biri. 'Yoo, uçların birisinden olabilir bu genç.'

-Özür dilerim, binmeyeceğim. İçeride bir şey unutmuşum da...

-Beklerim öğretmenim.

Ses tamdık. Ama kim bu? Başımı uzatıp adamı seçmeye çalışıyorum. Yüzü, bana dönük. Bizim Yaşar bu!

- Beni beğenmediniz mi hocam?

- Ne demek Yaşar? Tipi bozuk vatan kurtarıcılarından(!) sakınıyorum, ortalık malum.

- Sizi, benden iyi kim korur? Kapınızdan içeriye kadar bırakmam görevim.

İncesu'dan öğrencim Yaşar. Söyleşe söyleşe yoldayız.

- Hani, küçük değnek yok elinizde?

- Evlat, ülke baştan aşağı değnek ormanına döndü. Hem de ateşli silah biçiminde, daha nesini istiyorsun?

- Sorma öğretmenim, canım avucumda kuş, uçacak sanki. Ne yaparsın ki, ekmek parası, bir de torununuz oldu. Korkum büyüdü ama...

Yaşar'ın anıştırdığı, nöbetçi öğretmenliğimde elimden bırakmadığım ince çubuk. Çil yavrusu gibi dağılırlardı bahçeye, zil çalınca içeri girmek istemezlerdi. Yanlarına yaklaşır, "Vururum, ülen kerata, yürü bakalım." der, ama değneği dokundurmazdım. Yaşar ötelerdeyse de kopar gelir çubuğa sürtünürdü. "Vurmayacağım yaramaz." dedikçe sokulur, ille çubuk kendisine değsin isterdi. Kolumu boynundan sarkıtır, koltuğumun altına alırdım Yaşar'ı. Her nöbetimde aynı oyunu oynadık. Yaşar'a değneğe dokunma zevkini tattırmadım. Ben inat ettikçe o da inat etti. Ama inadımı kıramadı. Dayak dımışkısı (dayak sever, özezer) değildi elbet Yaşar: Öğretmenin sıcak koltuğu, onun için bir ilgi sığmağıydı. Sözünü etmeden, kuralını koymadan ve hiç bozmadan oynadık bu sevgi oyununu, ayrılıncaya kadar.

-Senden de çekiniyorum (!). Bizi değnekle korkuttun deyip beni olmaz bir yere götürürsen...

Değneği hiç dokundurmadın ki bana, vurmuş olsaydınız hesaplaşırdık.

Gülüşüyoruz. Başını koltuğumun arasına alıyorum: O çocuk saflığı, sevgi sığınağı arayış, sol kolumdan damarlarıma yayılıyor. Hoş bir esriklik...

Evin önüne geldik. Ücretini ödeyeceğim, almıyor. Alırsın almazsın... Uzattığım parayı itiyor.

-Niçin Yaşar? Bak bu kötü dönemde, canın pahasına dışarıdasın.

-Değneğiniz yok, para almayacağım sizden. Şaka, şaka! Siz vardınız ya...

Kontağı kapatıyor. Üçüncü kattaki evimin kapısına kadar getiriyor beni.

-Ben de seni bırakmıyorum şimdi. Gel içeri!

Alçakgönüllü bir sofra. Kadeh tokuşturuyor, okul günlerini yaşıyoruz Yaşar'la.

12 Eylül Karabasanı'nı Başı, armudu bol olduğu için Armutlu denen yerde; Yaşar, ekmek parası için gece gündüz direksiyon sallayarak; ben yazarak ama kırgın yaşayıp gidiyoruz: Belleksiz, sorgulamasız, kendisine biçilen giysi, dardır geniştir irdelemeyen, suskun rıza toplumunda. Yaşar ekmeğin peşinde; ben umutlarım, özlemlerim karanımda mı, göçeceğiz dünyadan?..

Belleksiz toplumuz. Başımızdan geçenleri sorgulamıyoruz. Bugün siyasada, dilde, düşünüşte yaşadığımız yozutmaların ağababası 12 Eylül Karabasanı. İrdelemedik, sorgulamadık 12 Eylül Karabasanını ve başını. Batının yedeğinde yelpeleniyoruz. Yazıklanıyorum. O Karabasan'ın içinde Yaşar'ın bana yaşattığı, bir top kırmızı gül gibi bende, yüreğimi ısıtıyor. Ama yeter mi ülkem bunda, insanımız dardayken?

Mustafa Kemal Atatürk'e özlemim gittikçe çoğalıyor. Ya siz, nasılsınız?

 


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2005