|
12 Eylül Karabasanı
'na değgin bir anı
Karabasanın Kara
Gölgesi Kalkmadı ki
Üstümüzden
Osman Bolulu
12 Eylül (1980)
öncesi. Öldürülen
öldüğüyle kalıyor.
Kimin, kimi
öldürdüğü
bilinmiyor. Her
cinayet tanıksız.
Dahası yargısız.
Devletin eli kolu
bağlı mı ne?..
Nerede, gürültüye
gideceğiniz belli
değil. Toplum oğluna
sağır, kızma sağır;
uyanmıyor çağır
çağır. Suskun.
Gençler uçlara
itelenmiş, iç - dış
etkilerle
vuruşturuluyor.
Birileri, bu
karmaşadan, yine
kendisine 'vatan
kurtarıcılık' görevi
çıkaracak.
İşte o karmaşaya,
duyarsızlık ve
tepkisizliğe
yaslanarak, 12 Eylül
Karabasanı, üstümüze
abandı: Bu kez,
düzeni korum adına,
'faili meçhul
cinayetler' başladı.
Adım başı süngü:
Yüzünüze, yüreğinize
doğrultulmuş
gözdağı, korkutma,
yıldırma (tehdit),
altındasınız, gece
gündüz.
Sizi kimin
öldürdüğüne tanık da
çıkmaz bu toplumdan.
Tetikte olacaksınız
da, nereye kadar?
Gün batıyor, herkes
yatıyor. Yatıyor mu,
korkusunun,
kuşkusunun üstüne mi
kıvrılıyor, o başka.
Sokaklar faşizmin.
Birtakım kıyıcıları
görmezden gelen
yönetim, ekinsel /
sosyal etkinliklere
karşı şahin. Öylesi
toplantılara
katılamıyorsunuz.
Hoşlarına gitmeyen
gazeteyi
almayacaksınız ya da
hırsızlamasına
edineceksiniz.
Yazsanız,
okuryazarlığı
kuşkulu, insanlık
yoksunları, yargıç
kesiliyor; katilleri
bulmayanlar,
dakikasında kapı
altına alıyor
insanı. Karmaşanın
başladığı sıralarda,
bir yerden alınıp
götürülmüştüm, bir
gece. Çocukluktan
tanıdığım yetkili
birisine, hiç
olmazsa evime haber
ulaştırması için,
telefon etmek
istediğimi görünce
bırakmışlardı,
nedense. O günlerde,
sokakta dolaşmak
bile yiğitlik. Kendi
yurdunuzda kendi
adamlarımza(!)
tutsaksınız.
Bakıyorum;
meyhaneye,
kahvehaneye, fuhşa,
vurguna, soyguna
denetim yok.
Aydınlığı kara duman
basmış, aydınlık
kilitlenmiş.
Pencerenizden
başınızı uzatmak
bile yüreklilik
istiyor. Hapis tipi
yaşama baştan kapalı
adamım, kırdan
bayırdan gelmişim;
oralarda doğanın
sessizliğiyle
konuşur, yelinde
savrulur, ağacından
otundan yeşil emer,
rahat solurdum.
Bungundayım. Kent,
insan demek,
söyleşme demekti
benim için. Onsuz
edemiyorum.
Yasaksızlardan
kahvehane bana en
yakım. Elli bir
yılını kahvesiz
geçirmiş adam, söz
sohbet için
kahvedeki
arkadaşlarını
arıyor. Cebeci'de
İrfan'ın kahvesine
dadandım. Gidişle
gır gır geçmek için
"Artık irfan
ordusuna kaydoldum"
diyorum. Hani
eğitimcilere irfan
ordusu denir ya, ona
alaysamah gönderme
yapıyorum. Nefes
alıyorum biraz. Ama
aldığım nefeste dil,
düşünüş kokusu yok:
Gürültüye, sigara
dumanına boğulmuş.
Kulağım, gözüm.
Ekinsel, yazınsal
etkinliklerden uzak.
Yaşadığım kaba bir
rahatlık. Yetmiyor.
Arkadaşların
oyunlarını
seyrederken,
kıyısından
köşesinden derken,
oyun alışkanlığı
başlamasın mı bende.
Hoppala, 51 yıl
sonra!.. Oyun
tutkunu olacağım.
Kimi akşamlar
gecikiyorum.
Böyle akşamların
birisinde taksiye
binip tezden eve
ulaşacağım.
Kahvenin, hemen
kapısında bir
arabayı
durduruyorum. Önce
sürücüye bakacağım,
tipi uygunsa
bineceğim. Kapıyı
açıp göz ucuyla
bakıyorum, gençten
biri. 'Yoo, uçların
birisinden olabilir
bu genç.'
-Özür dilerim,
binmeyeceğim.
İçeride bir şey
unutmuşum da...
-Beklerim
öğretmenim.
Ses tamdık. Ama kim
bu? Başımı uzatıp
adamı seçmeye
çalışıyorum. Yüzü,
bana dönük. Bizim
Yaşar bu!
- Beni beğenmediniz
mi hocam?
- Ne demek Yaşar?
Tipi bozuk vatan
kurtarıcılarından(!)
sakınıyorum, ortalık
malum.
- Sizi, benden iyi
kim korur?
Kapınızdan içeriye
kadar bırakmam
görevim.
İncesu'dan öğrencim
Yaşar. Söyleşe
söyleşe yoldayız.
- Hani, küçük değnek
yok elinizde?
- Evlat, ülke baştan
aşağı değnek
ormanına döndü. Hem
de ateşli silah
biçiminde, daha
nesini istiyorsun?
- Sorma öğretmenim,
canım avucumda kuş,
uçacak sanki. Ne
yaparsın ki, ekmek
parası, bir de
torununuz oldu.
Korkum büyüdü ama...
Yaşar'ın
anıştırdığı, nöbetçi
öğretmenliğimde
elimden bırakmadığım
ince çubuk. Çil
yavrusu gibi
dağılırlardı
bahçeye, zil çalınca
içeri girmek
istemezlerdi.
Yanlarına yaklaşır,
"Vururum, ülen
kerata, yürü
bakalım." der, ama
değneği
dokundurmazdım.
Yaşar ötelerdeyse de
kopar gelir çubuğa
sürtünürdü.
"Vurmayacağım
yaramaz." dedikçe
sokulur, ille çubuk
kendisine değsin
isterdi. Kolumu
boynundan sarkıtır,
koltuğumun altına
alırdım Yaşar'ı. Her
nöbetimde aynı oyunu
oynadık. Yaşar'a
değneğe dokunma
zevkini tattırmadım.
Ben inat ettikçe o
da inat etti. Ama
inadımı kıramadı.
Dayak dımışkısı
(dayak sever,
özezer) değildi
elbet Yaşar:
Öğretmenin sıcak
koltuğu, onun için
bir ilgi sığmağıydı.
Sözünü etmeden,
kuralını koymadan ve
hiç bozmadan oynadık
bu sevgi oyununu,
ayrılıncaya kadar.
-Senden de
çekiniyorum (!).
Bizi değnekle
korkuttun deyip beni
olmaz bir yere
götürürsen...
Değneği hiç
dokundurmadın ki
bana, vurmuş
olsaydınız
hesaplaşırdık.
Gülüşüyoruz. Başını
koltuğumun arasına
alıyorum: O çocuk
saflığı, sevgi
sığınağı arayış, sol
kolumdan damarlarıma
yayılıyor. Hoş bir
esriklik...
Evin önüne geldik.
Ücretini ödeyeceğim,
almıyor. Alırsın
almazsın...
Uzattığım parayı
itiyor.
-Niçin Yaşar? Bak bu
kötü dönemde, canın
pahasına
dışarıdasın.
-Değneğiniz yok,
para almayacağım
sizden. Şaka, şaka!
Siz vardınız ya...
Kontağı kapatıyor.
Üçüncü kattaki
evimin kapısına
kadar getiriyor
beni.
-Ben de seni
bırakmıyorum şimdi.
Gel içeri!
Alçakgönüllü bir
sofra. Kadeh
tokuşturuyor, okul
günlerini yaşıyoruz
Yaşar'la.
12 Eylül
Karabasanı'nı Başı,
armudu bol olduğu
için Armutlu denen
yerde; Yaşar, ekmek
parası için gece
gündüz direksiyon
sallayarak; ben
yazarak ama kırgın
yaşayıp gidiyoruz:
Belleksiz,
sorgulamasız,
kendisine biçilen
giysi, dardır
geniştir
irdelemeyen, suskun
rıza toplumunda.
Yaşar ekmeğin
peşinde; ben
umutlarım,
özlemlerim karanımda
mı, göçeceğiz
dünyadan?..
Belleksiz toplumuz.
Başımızdan geçenleri
sorgulamıyoruz.
Bugün siyasada,
dilde, düşünüşte
yaşadığımız
yozutmaların
ağababası 12 Eylül
Karabasanı.
İrdelemedik,
sorgulamadık 12
Eylül Karabasanını
ve başını. Batının
yedeğinde
yelpeleniyoruz.
Yazıklanıyorum. O
Karabasan'ın içinde
Yaşar'ın bana
yaşattığı, bir top
kırmızı gül gibi
bende, yüreğimi
ısıtıyor. Ama yeter
mi ülkem bunda,
insanımız dardayken?
Mustafa Kemal
Atatürk'e özlemim
gittikçe çoğalıyor.
Ya siz, nasılsınız?
|