|
iki ayın içinden
YARGITAY'IN "İKTİDAR
SAHİPLERİNE TEPKİSİ
Yargıtay
Başkanlar Kurulu,
Hükümetçe
oluşturulan ve
Mecliste de kabul
edilen "Hakimler ve
Savcılar Yasası'nın
olumsuz yanlarına
dikkat çektiler.
Yapılan
değişikliklerin
çalışma
koşullarında, özlük
hakları konusunda ve
başka konularda
sorunların
çözülemeyeceğini
açıkladılar. Yasa
değişikliğinin
yürütmenin yargıyı
etki alanına alma
düşüncesinin bir
örneği olduğunu
belirttiler.
Yargıda siyasallaşma
yaratılacağını bu
durumun laikliğe ve
ulusal bütünlüğe
aykırı olacağını,
laikliğin ve ulusal
bütünlüğün korumasız
kalabileceğini
vurguladılar.
Anayasa düzeni
içinde hukuk devleti
ilkeleri ve
Cumhuriyet'in
nitelikleri yargı
organlarınca
korunması gereken
değerlerdir. Laiklik
ilkesi ve ulusun
bütünlüğü,
Yargıtay'ca dün
olduğu gibi bugün
de, yarın da ödün
verilmeden
savunulacaktır.
Yargıtay Başkanlar
Kurulu, görüş
birliğiyle bir
yarkurul
oluşturarak, onların
hazırladığı metni,
Hükümete sert bir
tepki olarak "Web
sitesi"nde
yayımladı.
Gerçeği yansıtmayan
gerekçelerle
hakimler ve
savcıların özlük
haklarında
iyileştirici
düzenlemelere
gidilmediği gibi
birinci sınıf
hakimler arasında
özlük hakları
yönünden
hukuksal dayanağı
olmayan ayrılıklar
da yaratılmıştır
denilmektedir.
Devletin üç erkinden
(yasama, yürütme ve
yargıdan) biri
öbürüne üstün
değildir; özlük
hakları da bu
kapsamda
düzenlenmelidir.
Yasaların yeterli
bir hazırlık
ortamından geçmeden
kabul edilmesi,
uygulamada farklı
sorunların ortaya
çıkmasına neden
olmaktadır. Bu
bağlamda bölge
adliye
mahkemelerinin
mevcut görevleriyle
faaliyete geçmesi,
sistemin bütünüyle
oturmadığı bu
süreçte Yargıtay'ı
ikinci planda
bırakacak sonuçta
ise tam bir kaos
ortamı ortaya
çıkacak.
Teftiş Kurulu
Başkanlığı,
ivedilikle yapılacak
yasal bir
düzenlemeyle Adalet
bakanlığı merkez
teşkilatından
alınarak Hakimler ve
Savcılar Yüksek
Kurulu'na
bağlanmalı, adalet
müfettişliğine
yapılacak atamaların
Adalet Bakanlığı
yerine bütünüyle
Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulu
tarafından
gerçekleştirilmesi
yoluna gidilmelidir.
TDD: Yargıtay
Başkanlar Kurulu'nun
daha pek çok
uyarıları,
açıklamaları var.
Çökmekte olan,
batmakta olan
devletimizin
kurtarılması için
"çareler"
sunulmaktadır. Bizce
"İktidar
Sahipleri"nin
kulakları tıkalı
olmamalıdır.
ORGENERAL HURŞİT
TOLON - ORGENERAL
İLKER BAŞBUĞ
Yargıtay Başkanlar
Kurulu'nun
açıklamaları nasıl
bir uyarı özelliği
taşıyor idiyse,
Birinci ordu'nun
büyük komutanlar
arasındaki "devir
teslimi" de ülkemizi
çökertmek
isteyenlere
(hainlere) bir uyarı
özelliği taşıyordu.
Kara Kuvvetleri
Komutanı Orgeneral
Yaşar Büyükanıt'ın
da bulunduğu törende
Orgeneral Hurşit
Tolon, Birinci ordu
komutanlığını
Orgeneral İlker
Başbuğ'a devretti.
Orgeneral Hurşit
Tolon, ayrılış
konuşmasında şunları
söyledi:
«Kurulurken
ulus-devlet yapısı
üstüne inşa edilen
Türkiye
Cumhuriyeti'nin
üniter yapısını
bozmaya yönelik
girişimleri nefretle
kınıyorum.
... Birinci orduyu
teslim aldığım gibi,
Atatürkçülükten
taviz vermeyen
şekilde teslim
ediyorum.
... Küreselleşme
dejenerasyonunda
benliğini
yitirmemiş, zihninde
ve gönlünde sadece
kanla ve irfanla
kurulan
Cumhuriyetimizi,
ülke bütünlüğümüzü,
ulusal birliğimizi
yaşatan, çağdaşlaşma
ve kalkınmasının
gelişimi için
yabancı kaynaklı
reçetelere ihtiyaç
duymayan, bunu milli
varlığında ve
gücünde bulan bir
ordu devir-teslim
ediyorum.
...Ülkemizin üniter
yapısına,
Cumhuriyetimizin
temel niteliklerine
yönelik her türlü
tehdit ve tehlikeye
karşı son derece
uyanık ve bu
evrensel değerlerden
asla vazgeçmeyecek,
koruduğu kutsal
emanetleri sonsuza
dek, hiçbir şartta
pazarlık konusu
yapmayacak, ettiği
yemine sadık,
mücadele azim ve
iradesinde, halkı
ile bütünleşmiş bir
ordu teslim
ediyorum.
... Türk varlığını
yok etmek için
giriştikleri katliam
planlarına,
uluslararası
anlaşmaların verdiği
çok açık hakla mani
olarak
soydaşlarımızın
bekasının, can ve
mal güvenliğinin,
huzur ve refahının
sağlandığı Kuzey
Kıbrıs Türk
Cumhuriyeti'nde eşit
haklara ve siyasal
eşitliğe sahip, iki
kesimli, Türkiye'nin
güvenlik garantisi
ile âdil ve kalıcı
bir barış
sağlanmadıkça
Mehmetçiğin
çekilmeyeceğine
inanan bir ordu
teslim ediyorum. »
Orgeneral İlker
Başbuğ da şunları
söyledi:
«Atatürk’ün kurduğu
Cumhuriyetimizin
bütünlüğünü ve temel
niteliklerini
korumaya devam
edeceğiz. Bunlara
yönelik her türlü
tehdide karşı
kararlılık ve
etkinlikle mücadele
edecek birlikler
yetiştirmeyi
sürdüreceğiz.
Atatürkçü düşünce
sistemi her zaman
olduğu gibi bütün
görevlerde
kılavuzumuz
olacaktır.»
DEVLET
TİYATROLARINDA
DEPREM
Hükümetin kurallara
aykırı
uygulamalarına bir
yeni örnek de,
Kültür Bakanı'nın
Devlet
Tiyatroları'na
"müdahale"si oldu.
Bu konuda "Sosyal
Demokrasi Vakfı",
gazetelerde şu
açıklamayı yaptı:
«Kültür ve Turizm
Bakanı Atilla Koç'un
bakanlıktaki
kadrolaşma hareketi,
kültür ve sanat
yaşamımızı olumsuz
etkileyen boyutlara
ulaşmaktadır. Devlet
Tiyatroları Genel
Müdürü Lemi Bilginin
görevden alınmasıyla
gerçekleştirilen
yönetim
değişikliğinin,
sanatsal değil
siyasal
beklentilerle
gerçekleştirildiği
anlaşılmaktadır. Bu
yönetim
değişikliğiyle,
özerk bir işleyişe
sahip olması gereken
sanat kurumlarına
müdahele edilmesini
kınıyoruz. Kültür
Bakanlığı örneğinde
olduğu gibi,
herhangi birisi
bakan olabilir ama
bu o kişiye, ne
sanatçıları
değerlendirme hakkı
verir ne de
sanatçıya ve sanata
müdahale ve baskı.
Sanata parti
siyaseti
karıştırılmasına
karşı çıkan yönetici
ve sanatçılara baskı
yapılmasından
vazgeçilmesini ve
Genel Müdürü'ün
görevine iade
edilmesini talep
ediyoruz.»
İstanbul Şehir
Tiyatrosu
sanatçıları Derneği
de gazetelerde şu
seslenişi
sergiledi:
«İstanbul Şehir
Tiyatrosu
sanatçıları, Devlet
Tiyatrosu
sanatçılarının haklı
ve onurlu karşı
koyusunu sonuna
değin
desteklemektedir.
Devlet Tiyatrosu
sanatçıları, tarihi
bir anda, bu büyük
sanat kurumunun
varlık nedenlerini,
ilkelerini,
geleceğini
savunmaktadır.
Baskılarla,
yönlendirme
girişimleriyle, ele
geçirme hevesleriyle
kuklalaştırılmaya
çalışılan bir sanat
kurumunun içinden
yükselen bu karşı
koyuş, gündelik
siyasi bürokrasinin
dar ufuklu hırsı ile
sanatçının uzak
görüşlü erdeminin
yüzleşmesidir bir
bakıma. Hukuku ve
meslek ilkelerini
hiçe sayan bir
böbürlenmenin,
kuşatma, ele
geçirme, yok etme
içgüdülerinin
karşısında, yalnızca
meslek etiğinden güç
alarak tarihi uyarı
görevlerini yerine
getiren Devlet
Tiyatrosu
sanatçıları, sanat
kurumlarının
doğaları gereği
sahip olması gereken
'sanatsal
Özellik'lerini,
unutulması mümkün
olmayan bir sanatsal
eyleme
dönüştürmüştür.»
Kültür Bakanı Atilla
Koç'a yazdığı açık
mektun sonunda, ünlü
tiyatro sanatçısı,
yönetmen ve oyuncu
Can Gürzap, şöyle
diyor:
«Şimdi sizden bir
ricam var. Lütfen
makam odanızda kendi
kendinizle baş başa
kalın ve kendinize
şu soruyu sorun:
"Benim burada ne
işim var" cevabını
kendiniz vermeye
çalışın.»
Niçin
Lozan'daydık?
Bilindiği gibi,
Türkiye'yi bölmek ve
bölüşmek isteyen
Avrupa, Vahdettin'e
bu isteklerini kabul
ettirmişlerdi. Ama
ulusumuz, büyük
Atatürk'ün
önderliğinde
savaşarak onların
anlaşmalarını
parçalamış ve
İsviçre'de Lozan
kentinde 24 Temmuz
1923'te "Lozan
Andlaşması" ile bizi
bölmek ve bölüşmek
isteyen Avrupa'ya
bütünlüğümüsü kabul
ettirmişti.
Bu andlaşmanın 82.
yıldönümünde yüreği
yurt sevgisiyle dolu
kalabalık bir
topluluk bu
mutluluğu anmak ve
andırmak için
isviçre'ye Lozan'a
gittiler.
Atatürkçü Düşünce
Derneği Genel
Başkanı Avukat
Ertuğrul Kazancı,
Cumhuriyet
gazetesinde
"Niçin Lozan'daydık"
başlıklı, olayı ele
alan bir yazı
yayımladı. O yazını
son bölümcesini
buraya alıyoruz:
«Açık olarak
söylüyoruz; bugünün
Türkiyesinde
Cumhuriyet, Devrim
ve Lozan
yanlılarıyla;
Saltanat, Hilafet ve
Sevr yandaşları
arasında kesin bir
karşıtlaşma söz
konusudur. Yine
Türkiye'de; "tam
bağımsızlık"
taraftarlarıyla;
stratejik uyducular,
ayrımcı ve bölücüler
cephesi karşı
karşıyadır. Ülke;
"hayat ve memat"
düzlemindedir.
Türkiye'nin düşmanı
olarak 1919'larda
yer alan "yedi
düvel" ise karşıda
yine saf
tutmaktadır.
Bunlara karşın
bilinmelidir ki;
Kemalist
potansiyelin gücü,
iç ve dış
tehlikelerin tümünü
bertaraf etmeğe
yeterlidir.
Lozan'a işte bu
yenilmez ve
yadsınamaz gücü
temsilen gittik!...
»
DENİZLİ MİLLETVEKİLİ
MUSTAFA GAZALCI
Gazetelerden
izlediğimize göre
CHP Denizli
Milletvekili Mustafa
Gazalcı, yaptığı
açıklamada, MEB
Çelik'in "Yaşayan
Türkçemiz"
genelgesiyle
öğretmen ve
öğrencileri
Osmanlıca kullanmaya
yönlendirmeye
çalıştığını söyledi.
Mustafa Gazalcı,
Çelik'in
komisyondaki
tartışmada "Konuyu
kişileştirerek,
Osmanlıcayı
savunduğunu" ekledi.
Gazalcı, Çelik'e
"Bizim beynimiz,
düşüncemiz Türkçe,
siz doğru dürüst
bakanlık yapın"
dedi.
Arat Ovalı |