|
GEÇİP GİDEN SÜREZ
Ahmet Miskioğlu
22 Mayıs 1983
Fazıl Hüsnü Dağlarca
ile Kadıköy
postanesi köşesinde
karşılaştık.
«Nereye gidiyorsun?»
dedi.
«Kızıltoprak
öğretmenler çay
bahçesine gidiyorum;
orada Cemil Yener,
Sabahattin Arıç ve
Enver Naci Gökşen
ile buluşacağım.»
«Niçin acele
ediyorsun, kaçacak
değiller ya!» diye
şaka yaptıktan sonra
«Benden de selam
söyle.» dedi.
Saat 16.00'yı
geçiyordu Dernek'e
ulaştığımda.
Arkadaşlar
gelmişler,
oturuyorlardı.
Fazıl Hüsnü
Dağlarca'nın
selamını söyledim.
«Onu da
getirseydin!»
dediler bana.
«Dağlarca, Vagon
kıraathanesinde
oturur. Özellikle
akşamları,
Cağaloğlu'ndaki
işyerinden Kadıköy'e
dönen genç yazarlar,
Dağlarca'yı görmeye
Vagon'a uğrarlar. Bu
nedenle, Dağlarca
Vagon'dan başka yere
gitmez!»
«Olsun, dedi
Sabahattin Arıç,
yine de Dağlarca'nın
ayağını buraya
alıştırabiliriz.!»
Cemil Yener, çok sık
olmasa da Cumhuriyet
gazetesinin ikinci
sayfasında güzel
yazılar yayımlayan
bir yazar. Şeyh
Bedrettin'in
yapıtını, "Varidaf'ı
Arapçadan Türkçeye
çevirmiş,
yorumlamış; "Fuzuli'nin
Dünyası", Halit Ziya
ile ilgili "Bir
Romarcının Dünyası"
yapıtlarını
yayımlamış, ödüller
almış bir arkadaş.
Sabahattin Arıç,
yıllardan beri Tür
Dil Kurumu için eski
metinler taramaları
yapıp yapıp
Ankara'ya
gönderiyor; emeğiyle
katkılarda
bulunuyor. Türk Dil
Kurumu'ndan sık sık
teşekkür mektupları
alıyor. Enver Naci
Gökşen de çocuk
edebiyatı tarihi
konusunda ve
öğretiminde uzman
bir arkadaş. Birçok
yapıtı var. Biraz
yorgun görünüyor.
Yürüyebilmek için
bastonu da var.
Saat 18.00'den sonra
Cemil Yener,
Sabahattin Arıç ve
Ahmet Miskioğlu ,
-Enver Naci Gökşen
daha önce özür
dileyerek
ayrılmıştı-
Kızıltoprak'tan
Fenerbahçe'ye
yürüyerek geldik.
Orada akşam
yemeğimizi birlikte
yedik.
25 Mayız 1983
Beyoğlu'nda
Galatasaray ve
Harbiye semtlerinde
oturduğum yılları
düşünüyorum da, ta o
yılarda bu görüşüm
belirginleşmişti
bende: Okumuşların,
"iş sahiplenenin
çoğunluğu Kadıköy'de
oturmaktadır.
Galatasaray
çevresinde,
özellikle saat
22.00'lerden sonra
can güvenliği bile
kalmamaktadır. Çok
eskiden bu,
böyleydi; bugün de
daha çok böyle...
Bunun etkisiyle mi,
yoksa başka
nedenlerle mi, akşam
oldu mu, işinden
çıkan Kadıköy'e
dönüyor, Kadıköy'e
evine koşuyor.
Herkesin oturma yeri
Kadıköy! Belki de bu
nedenle, ben de
Kadıköy'e kesin
olarak yerleştim.
Bütün bunları
düşünerek,
Kadıköy-Bostancı
istasyon Çay
Bahçesi'ne geldim.
Behzat Ay, benden
önce gelmişti.
Behzat Ay da, «Şu
İstanbul'da en çok
sevdiğim yer,
Bostancı'dır.»
diyor. Bu sözünü
yineleyip duruyor.
Behzat, eşi Sevim
Hanım'la birlikte
özel olarak bu
semtten ev satın
almışlardı.
Çocuklarıyla
birlikte bu semtte
oturuyorlardı. Oğlu
Taner Ay da hem
yazardı hem de
avukatlık yapıyordu.
Vedat Günyol, Salâh
Birsel, 27 Mayıs
devrimi yıllarının
güçlü öğrenci
yöneticisi Alp
Kuran, hepsi bu
semtte
oturuyorlardı.
Behzat Ay'la Ahmet
Miskioğlu, tam bir
yere oturacaklarken
Miskioğlu'nun daha
önce telefonla
konuştuğu Salâh
Birsel de geldi. Hep
birlikte kahvenin en
serin yeri neresiyse
orayı yeğleyerek
koltuklarına
yerleştiler.
Ercüment Uçarı,
Ahmet Koksal
38 Türk Dili Dergisi
açıklıyordu. "Ben
gerçek üstü şiirler
yazıyorum, benim
gibi yazanlar
kalmadı, ikinci
yenilerin asıl
temsilcisi benim"
diyordu. Kırk
kuşağının
ozanlarından olan
Salâh da onu pişkin
pişkin dinliyordu.
Biz söyleşileri
sürdürürken Sadi
Alkılıç çok geç bir
vakitte damlayıverdi
aramıza, ilk kez
geliyordu.
Birçoğumuz onu
buralarda hiç
görmemiştik.
Sevimli, tatlı bir
konuşması vardı.
Evden sinirlenip
çıktığını, bir
içkievinde karnını
doyurmak istediğini
açıkladı. Eşi,
sürekli dırdır
yapıyormuş, "Kenan
Evren cumhurbaşkanı
oldu, sen ise
hapislerde çürüdün!
Oysa, senin ondan ne
farkın vadi!"
diyormuş.
Bilindiği gibi, Sadi
Alkılıç, sanıyorum
1966 yılında
Cumhuriyet
gazetesinin açtığı
bir yarışmaya
katılarak
"Türkiye'nin Tek
Kurtuluş Yolu
Sosyalizmdir."ad\\
yazısıyla birincilik
kazanmış ve bu yazı
Cumhuriyet
gazetesinde
yayımlanmıştı.
Ancak, yazı, kimi
savcılarca
beğenilmemiş, sigaya
çekilmişti. Sonuçta,
Sadi Alkılıç,
komünizm
propagandası yaptığı
gerekçesiyle altı
yıl ve üç ay hapis
cezası çekmişti. Bu
arada Cumhuriyet,
sürekli olarak onun
savunmasını
yapmıştı, onun
kişiliğini
okurlarına
duyurmuştu.
Söyleşiler sürerken,
öbür arkadaşlar
birer birer kalkıp
evlerinin yolunu
tuttular. Behzat Ay,
Sadi Alkılıç ve
Ahmet Miskioğlu
kaldık.
Behzat'm son
zamanlarda içki
bağımlılığı çok
artmıştı. Bulduğu
bütün "alkollü"
içkileri bir dikişte
tüketiyordu. Bunun
ardından da çok
çirkin bir görünüm
sergiliyordu. Sadi
Alkılıc'ı onunla
yalnız bırakarak
kalkıp gitmek
olamazdı. Lokantaya
gitmeye en hevesli
görünen de Behzat'tı.
"Haydi lokantaya
gidelim." diye
yineliyordu.
Behzat'a dönerek bir
koşul öne sürdüm:
«Şişeden aldığın 'düble'ni
bir yudumda
bitirmeyeceksin;
meze ile birlikte
ağır ağır
tüketeceksin. Buna
uyarsan, uymaya söz
verirsen sizinle ben
de gelirim.» Gülerek
onayladı beni. Ben,
koşulumu sürdürdüm:
«Bir de, lütfen, ben
'düble'mi bitirmeden
sen ikinci dubleye
geçmeyeceksin, beni
bekleyeceksin»
Ayrıca, ekledim:
«Yoksa ben yemeğe
gelmeyi hiç
düşünmüyorum!»
Sadi Alkılıç,
gülümseyerek
izliyordu
konuşmamızı.
Bostancı'nın ünlü
lokantası "Dörtler"e
gitmeye karar
verdik. Yolda,
Muammer Genç'le
karşılaştık. Onu da
"buyur" ettik. Dört
kişi olduk.
Her zaman olduğu
gibi, lokanta çok
kalabalıktı. Hava da
çok sıcaktı.
Balkonda oturmayı
yeğledik.
Bol bol
söyleşiyoruz. En çok
Sadi Alkılıç
konuşuyor. Şu
yeryüzünde başına
gelenleri anlatıyor.
Daldan dala atlıyor.
Şiirler de okuyor.
Her anısıyla ilgili
dörtlükler yazmış.
Kendi dörtlüklerini
okuyor. Toplumu da
kendini de
eleştiriyor. Eşinin
çok dırdırcı
olduğundan
yakınıyor.
Sadi Alkılıç'tan
dörtlükler not
ettim:
Allah zengin
kulların yüzüne
bakıverir Sadi'nin
kafasına bir şimşek
çakıverir Kimini
Kaarun eder kimini
süründürür Nami
kuluna ise her akşam
rakı verir
Bir dörtlük daha:
Nami deme obursun
biz çekerken kafayı
Görüyorsun etrafın
ya eşektir ya ayı
Haşerata mezarda
ziyafet çekeceğim
Dünya beni yemeden
ben yiyeceğim
dünyayı
Konuşmalarımızda
hiçbir aksama
olmadan çok güzel
bir gece geçirdik.
Sadi Alkılıç'la
söyleştiğimize çok
sevindik.
Lokantadan
ayrıldıktan sonra,
dışarda Behzat Ay
bana yaklaşarak,
«Nasıl, dedi, bir
olumsuz durum
görüldü mü hiç?»
«Hayır, hiçbir
olumsuz durum yok,
çok teşekkür
ederim!» dedim. |