|
73. Dil Bayramında
Türkçe Yaşamak!..
Ali Dündar
"Dil nedir denirse,
dil: Topluca yaşamak
zorunda bulunan
insanların, anlaşma
aracı olarak
kullandıkları
işaretler ve
özellikle ses
işaretleri
dizgesidir. Burada
sözünü ettiğimiz
dil, sözlü ve yazılı
anlatım aracı olarak
kullandığımız
dildir. Dil,
insanların
düşünürlüğünden
doğmuş; doğduktan
sonra da
düşüncelerin
yaratıcısı olmuştur:
Bilgilerimizi,
öğrenimimizi,
başkalarının
düşüncelerini dil
yoluyla elde ederiz.
Kendi düşüncelerimiz
de, kafamızın içinde
çalışan dilin
yardımıyla oluşur;
olgunlaşır. Sanki
içimizden konuşarak,
sessiz bir dil
kullanarak düşünür,
yeni yeni
düşüncelere
ulaşırız.
Ulaştığımız yeni
düşünceleri yine dil
biçiminde ortaya
koyar, onları
başkalarına gene dil
aracılığı ile
ulaştırırız.
Böylece, sürekli
olarak düşünce dili,
dil de düşünceyi
geliştirir durur..."
Ö. Asım Aksoy
Dilciler,
dilbilimciler dilin
doğasını, doğuşunu
ve oluşumunu
tartışadursunlar;
ama biz biliyoruz
ki, insanoğlu, henüz
başlangıcı
saptanamayan nice
bin yıllardan beri
dilin ekeneğine
doğmakta ve
ekeneğine doğduğu bu
dili, anasütü
ile benzeştirerek,
anadili
olarak
benimsemektedir.
Tarih boyunca
bireyleri,
toplulukları,
ulusları
kimliklendiren
başlıca etmenlerin
en başında yer almış
anadili.
İnsanlar yurtlarını,
ülkelerini
terketmişler;
dinlerinden /
inançlarından,
yerine göre
kanlarından,
kansoyculuklarmdan
vazgeçmişler, fakat
dillerinden
anadillerinden
asla. Bir de
anadil kavramı
var, bugünlerde
dilden dile
ağızlarda dolaşan;
yazılı sözlü
iletişim araçlarında
yazılıp söylenen.
Anadil, birtakım
söyleyiş, yazılış,
ağız / lehçe
değişiklikleri ve
sözcüklerde anlam
kayması, anlam
genişleyip daralması
sonucu oluşan
dillere kaynaklık
eden; başka bir
deyişle, dil ya da
diller üreten dil
kapsamında, bir
dilbilim ve
dilbilgisi
terimidir. Örneğin:
kimi Ortaasya toplum
dilleri için Türkçe,
kimi Avrupa toplum
dilleri için Latince
birer anadil
konumundadır.
Işıklar içinde
olsun, geçen nisan
ayında aramızdan
ayrılan Nermi Uygur,
"Anadilin
Bağlayışı"
başlıklı yazısının
bir yerinde şöyle
diyor: "Bir okul
arkadaşım vardı.
Anası Çinliydi.
Çin'de doğmuş, ama
konuşmaya başlamadan
Türkiye'ye
göçmüşler. Anası tek
Türkçe bilmiyordu
ama o Türkçenin
içine doğmuştu.
Anası ona bir ara
Çince öğretmeye
başlamıştı. Bir gün,
hiç unutmam,
yukarıdan aşağı sıra
sıra çizgiciklerle
bezenmiş kitabı attı
elinden: "Ne aykırı
dil şu Çince, zor
geliyor bana, saçma
yanları var; yabancı
dillere yeteneğim
yok herhalde;
bırakacağım şu
Çinceyi" diye dert
yanmıştı bana. Bütün
Türkler gibi
Türkçeyle
yoğruluyordu çünkü.
İçine doğduğu dil,
yaşama dili
Türkçeydi. Kendi adı
hangi ölçüde
doğuştansa insan
için, anadili de o
denli doğal: Hem
sonradan, hem de
herşeyin öncesi,
başı, başlangıcı.
Rasgele olmasına
rasgele, ama ondan
zorunlu neyimiz var?
Alınyazısıdır bir
insanın anadili."
(Dilin Gücü, s.13)
Türkçeyi yabancı dil
kurallarından ve
sözcüklerinden
arındırarak
aslındaki anlatım
gücüne, varsıllığına
kavuşturmak
anlamındaki dil
devrimine karşı
olanlar, aynı
zamanda bir dilbilim
ve dilbilgisi terimi
de olan anadili
kavramını
kullanmaktansa
"yaşayan dil" ya
da "yaşayan
Türkçe"
tamlamalarını
yeğlemeye özen
gösteriyorlar.
Kimileri de,
"devrim"
sözcüğünü içlerine
sindiremedikleri
için, "Dil Devrimi"ni,
dili devirici
karalamasıyla
kirletmeye
çalışıyor.
Aralarında bilgiçlik
taslayan, çokbilmiş
davrananlar da, kimi
kavramlar için,
sözün öztürkçesi
yetmezmiş gibi,
bir kavramın eski ve
yeni karşılıklarını
bir arada kullanmayı
yeğliyorlar.
Örneğin: Geçenlerde
değerli bir bilim
adamımız, bir
uğraşdaşının
başarısını anlattığı
yazısında "...onu
kutlayıp tebrik
etmek isterdim."
diye yazdı.
Konuşurken belki söz
arasında ağızdan
kaçar, ama yazıda
olmamalı. Yani,
dilimizde: Eliyle,
kendi, adına, neden,
nedence, olası,
olasılık, olanak,
duygu, duyarlık,
ulus vb. okumuş
okumamış hemen
herkesin kullandığı
yığınla Türkçe
sözcük varken; bir
tür güvensizlik
belirtisi olarak,
bunların yanına
birde artık
sözlüklerde bile zor
rastlanan:
Marifetiyle,
bizzat, namına,
sebep, vesile,
ihtimal / mümkün,
ihtimali, imkan,
his, hassasiyet,
millet vb. çoğu
kullanımdan düşmüş
eski karşılıkları eş
koşulmamalı; anadili
bilinci, anadili
sevgisi bunu
gerektirir. Kuşkusuz
eski yeni sözcükleri
bir arada
kullananlar, bunu
iyi niyetle yapmış
olsalar da niyetleri
her zaman iyilik
getirmeyebiliyor.
Yeninin yanında
eskiyi de yaşatmak
isteyenlerin
gelenekçilerin, dil
devrimi
karşıtlarının
ekmeğine yağ sürmüş
olabiliyorlar. Bu
tür gereksizlikleri,
doğru Türkçe'den /
öztürkçeden yana
olup da yazılarında
ve konuşmalarında
yazım, anlatım ve
dilbilgisi yanlışı
yapanları gören
Avurduyelli
takımının eline koz
verilmiş oluyor. Dil
devrimini,
öztürkçeyi ve
anadilimiz Türkçenin
bir anadil
olduğunu savunanlar
olarak,
konuşmalarımızda
yazılarımızda
dikkatli olmak;
çalışırken Türkçenin
sözlük ve yazım
kılavuzu gibi yol
gösterici bilgi
kaynaklarını
yanımızda
bulundurmak ve dil
devriminin
omurgasını
oluşturan, "Bir
sözün Türkçesi
varken yabancısını
kullanmamak."
ilkesini hiçbir
zaman unutmamalıyız.
1923 Aydınlanma
devriminin hızını
algılamakta
zorlananların, yazı
ve dil devrimi
aşamasında başları
döndü, iyice
şaşırdılar. Tanzimat
mantığının kafalara
yerleştirdiği
"tedrici tekâmül"
saplantısıyla
hep karşı oldular
Türkçe köklerden,
Tükçe eklerle
türetilen, üretilen
sözcüklere,
terimlere.
"Tedrici tekâmül"
dediler, ötesini
göremediler.
Oysa "tedric"in
aşamaya,
"tekâmül"ün
evrimi aşarak
devrime dönüşmesi,
Aydınlanma sürecinin
doğası gereğiydi.
Anadiline,
anadilinin yapıcı
işlevine
toplumbilimsel ve
derneşimsel açıdan
bakamayanlar ya da
anlaklarında
herhangi biçimde bir
dil kavramı
oluşmamış olanlar,
hep yadırgadılar
yazı ve dil
devrimini; tarihsel
geçmişini
sakatlamadan, kendi
yaratıcı ve üretici
gücüyle uygarlık
değişimine yönelmiş
bir ulusun,
yüzyıllardan beri
yollarına döşenmiş
çakıltaşlarım;
ekinsel / bilimsel
ekeneğini bürümüş
bütün köygöçüren
otlarını ve
çakırdikenlerini
temizlemek
zorunluğunda
olduğunu
kestiremediler. Bu
zorunluğu "Evrim
mi Devrim mi?"
başlıklı uzun bir
yazıyla enine boyuna
irdeleyen değerli
öğretmenlerimizden
İ. Hakkı
Baltacıoğlu,
bakınız konuyu nasıl
yolu ve yöntemiyle
değerlendiriyor:
"Osmanlıca yüzyıllar
boyunca kendi
kendine, yavaş yavaş
sadeleşmiş, fakat
hiçbir zaman
aydınlarla halkın
ortak dili
olamamıştır. Çarşaf,
kendi doğasına uygun
olan teknik, estetik
ve sanatsal oluş
evrelerini geçirmiş,
hattâ birtakım moda
süprizleri bile
ortaya çıkarmış,
ancak değişe değişe
kendini yinelemiş,
ama hiçbir zaman
uygar kadın kılığına
dönüşememiştir.
Meşrutiyet döneminde
Arap harflerini ayrı
yazarak Latin
harfleri
kolaylığında modern
bir alfabe yapmak
için bütün
çalışmalarımız,
girişimlerimiz boşa
çıkmıştır.
Türkiye'de giyim
kuşam, harf, yönetim
ve eğitim öğretim
yenilikleri gibi,
dil yenileşmesi de
ancak devrim
yöntemiyle, devrim
kafasıyla olacaktı.
Atatürk, ötekiler
gibi bunu da sezmiş,
bizleri dil
devrimine
başlattıktan sonra
gözlerini kapamışdır."
(Dil Davası, s.80)
1946 Türk Tarih
Kurumu kurultayında
uzun bir konuşma
yapan Cumhurbaşkanı
İsmet İnönü,
"Ulusal dil ve
ulusal tarih sorunu,
özünde ulusal
varlık, hattâ ulusal
savunma sorunudur;
hiçbir koşulda boş
bırakmamamız gereken
ulusal cephelerdir.
Bir yandan uluscak
sağlam durarak
savunmamızı
sürdürürken, öte
yandan başkalarının
yeni cepheler
açmalarına fırsat
vermemek için, hep
uyanık
bulunmalıyız."
sözleriyle, bu
günleri görüyormuş
gibi, öz fakat
kapsamlı bir uyanda
bulunmuştu. İşte su
uyudu, düşman
uyumadı. Canımız,
kanımızla korumamız
gereken: Halkevleri,
Köy Enstitüleri, Dil
ve Tarih kurumları,
öğretim birliği,
laik eğitim özgür
toplum ilkesi gibi
aydınlanma kaleleri
birer birer
düşürüldü. Bugün,
ulusal bağımsızlığın
savaşım alanlarında,
anadilimizin
ekeneğinde
ayrıkotu, köygöçüren
otları
yeşertiliyor. Ulusal
demokratik devrimin
aydınlattığı her
alanı karartmayı,
aydınlığa açtığı her
pencereyi kapatmayı
iş edinmiş
emeksizler;
aydınlamaya
odaklanmış her
yöneylemi "hayırlara
vesile" yapmaya,
bilime, ekine,
eğitime, sanata su
veren her pınarı
kurutmaya hazır
yumuşakçalar
türedi, türetildi.
Ama yıldık mı,
yıkıldık mı?
Asla!..
Dimdik ayakta
aydınlanma ülkümüz.
Düşünürleri,
bilimcileri,
sanatçıları,
eylemcileri ve
edimcileriyle
ayakta. Ülküsü,
ülkümeni, eri,
erdemiyle ayakta.
Anadilimiz, anadil
Türkçe, doğudan -
batıdan gelen acı ve
acıtıcı bütün
saldırılara, içeride
ve dışarıda bütün
kıyıcılıklara
karşın, hâlâ
binlerce
kilometrekarelik
alanda işleyen
egemen bir anadili,
anadil. Yüzyıllar
boyunca din / inanç
gücünün yetmediği
yerde Tanrının
arkasına sığınan
Arap-Acem dillerinin
baskılarına teslim
olmayan evrensel
Türkçe, birtakım
emeksizlerin,
yumuşakçaların
jargonlarına,
devşirme
sözcüklerine mi
boyun eğecek? Hele
de aslındaki üretken
ekeneğine dönmüş;
varsıl kök ve
ekleriyle sözcük /
terim üretme ve
türetmede yolunu,
yöntemini bulmuş;
dilbilimsel,
dilbilgisel
dizgesini
oluşturmuşken!..
Unutulmamalı ki,
neredeyse V.
yüzyıldan beri
yazılı
konuşulabilen; yazı
ve dil devrimi
sürecinde kazandığı
aşamalarla büyük
dünya dilleri
arasında yerini alan
Türkçe: Birtakım
yokbilicilerin,
vahiy erbabının,
şeyhin, müridin ya
da yaşadığımız
dünyayı konukluk /
konukevi mantığıyla
ezber edenlerin
değil; içinde
yaşadığı doğanın
başlıca öğesi
olarak, onun ev
sahibi kimliğiyle,
var olanı yeniden ve
yeniden var etmeyi
yaşama ekinine
dönüştüren bir
ulusun dilidir,
|