Sayi 109

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

73. Dil Bayramında Türkçe Yaşamak!..

Ali Dündar

"Dil nedir denirse, dil: Topluca yaşamak zorunda bulunan insanların, anlaşma aracı olarak kullandıkları işaretler ve özellikle ses işaretleri dizgesidir. Burada sözünü ettiğimiz dil, sözlü ve yazılı anlatım aracı olarak kullandığımız dildir. Dil, insanların düşünürlüğünden doğmuş; doğduktan sonra da düşüncelerin yaratıcısı olmuştur: Bilgilerimizi, öğrenimimizi, başkalarının düşüncelerini dil yoluyla elde ederiz. Kendi düşüncelerimiz de, kafamızın içinde çalışan dilin yardımıyla oluşur; olgunlaşır. Sanki içimizden konuşarak, sessiz bir dil kullanarak düşünür, yeni yeni düşüncelere ulaşırız. Ulaştığımız yeni düşünceleri yine dil biçiminde ortaya koyar, onları başkalarına gene dil aracılığı ile ulaştırırız. Böylece, sürekli olarak düşünce dili, dil de düşünceyi geliştirir durur..."
Ö. Asım Aksoy

Dilciler, dilbilimciler dilin doğasını, doğuşunu ve oluşumunu tartışadursunlar; ama biz biliyoruz ki, insanoğlu, henüz başlangıcı saptanamayan nice bin yıllardan beri dilin ekeneğine doğmakta ve ekeneğine doğduğu bu dili, anasütü ile benzeştirerek, anadili olarak benimsemektedir. Tarih boyunca bireyleri, toplulukları, ulusları kimliklendiren başlıca etmenlerin en başında yer almış anadili. İnsanlar yurtlarını, ülkelerini terketmişler; dinlerinden / inançlarından, yerine göre kanlarından, kansoyculuklarmdan vazgeçmişler, fakat dillerinden anadillerinden asla. Bir de anadil kavramı var, bugünlerde dilden dile ağızlarda dolaşan; yazılı sözlü iletişim araçlarında yazılıp söylenen. Anadil, birtakım söyleyiş, yazılış, ağız / lehçe değişiklikleri ve sözcüklerde anlam kayması, anlam genişleyip daralması sonucu oluşan dillere kaynaklık eden; başka bir deyişle, dil ya da diller üreten dil kapsamında, bir dilbilim ve dilbilgisi terimidir. Örneğin: kimi Ortaasya toplum dilleri için Türkçe, kimi Avrupa toplum dilleri için Latince birer anadil konumundadır.

Işıklar içinde olsun, geçen nisan ayında aramızdan ayrılan Nermi Uygur, "Anadilin Bağlayışı" başlıklı yazısının bir yerinde şöyle diyor: "Bir okul arkadaşım vardı. Anası Çinliydi. Çin'de doğmuş, ama konuşmaya başlamadan Türkiye'ye göçmüşler. Anası tek Türkçe bilmiyordu ama o Türkçenin içine doğmuştu. Anası ona bir ara Çince öğretmeye başlamıştı. Bir gün, hiç unutmam, yukarıdan aşağı sıra sıra çizgiciklerle bezenmiş kitabı attı elinden: "Ne aykırı dil şu Çince, zor geliyor bana, saçma yanları var; yabancı dillere yeteneğim yok herhalde; bırakacağım şu Çinceyi" diye dert yanmıştı bana. Bütün Türkler gibi Türkçeyle yoğruluyordu çünkü. İçine doğduğu dil, yaşama dili Türkçeydi. Kendi adı hangi ölçüde doğuştansa insan için, anadili de o denli doğal: Hem sonradan, hem de herşeyin öncesi, başı, başlangıcı. Rasgele olmasına rasgele, ama ondan zorunlu neyimiz var? Alınyazısıdır bir insanın anadili." (Dilin Gücü, s.13)

Türkçeyi yabancı dil kurallarından ve sözcüklerinden arındırarak aslındaki anlatım gücüne, varsıllığına kavuşturmak anlamındaki dil devrimine karşı olanlar, aynı zamanda bir dilbilim ve dilbilgisi terimi de olan anadili kavramını kullanmaktansa "yaşayan dil" ya da "yaşayan Türkçe" tamlamalarını yeğlemeye özen gösteriyorlar. Kimileri de, "devrim" sözcüğünü içlerine sindiremedikleri için, "Dil Devrimi"ni, dili devirici karalamasıyla kirletmeye çalışıyor. Aralarında bilgiçlik taslayan, çokbilmiş davrananlar da, kimi kavramlar için, sözün öztürkçesi yetmezmiş gibi, bir kavramın eski ve yeni karşılıklarını bir arada kullanmayı yeğliyorlar. Örneğin: Geçenlerde değerli bir bilim adamımız, bir uğraşdaşının başarısını anlattığı yazısında "...onu kutlayıp tebrik etmek isterdim." diye yazdı. Konuşurken belki söz arasında ağızdan kaçar, ama yazıda olmamalı. Yani, dilimizde: Eliyle, kendi, adına, neden, nedence, olası, olasılık, olanak, duygu, duyarlık, ulus vb. okumuş okumamış hemen herkesin kullandığı yığınla Türkçe sözcük varken; bir tür güvensizlik belirtisi olarak, bunların yanına birde artık sözlüklerde bile zor rastlanan: Marifetiyle, bizzat, namına, sebep, vesile, ihtimal / mümkün, ihtimali, imkan, his, hassasiyet, millet vb. çoğu kullanımdan düşmüş eski karşılıkları eş koşulmamalı; anadili bilinci, anadili sevgisi bunu gerektirir. Kuşkusuz eski yeni sözcükleri bir arada kullananlar, bunu iyi niyetle yapmış olsalar da niyetleri her zaman iyilik getirmeyebiliyor. Yeninin yanında eskiyi de yaşatmak isteyenlerin gelenekçilerin, dil devrimi karşıtlarının ekmeğine yağ sürmüş olabiliyorlar. Bu tür gereksizlikleri, doğru Türkçe'den / öztürkçeden yana olup da yazılarında ve konuşmalarında yazım, anlatım ve dilbilgisi yanlışı yapanları gören Avurduyelli takımının eline koz verilmiş oluyor. Dil devrimini, öztürkçeyi ve anadilimiz Türkçenin bir anadil olduğunu savunanlar olarak, konuşmalarımızda yazılarımızda dikkatli olmak; çalışırken Türkçenin sözlük ve yazım kılavuzu gibi yol gösterici bilgi kaynaklarını yanımızda bulundurmak ve dil devriminin omurgasını oluşturan, "Bir sözün Türkçesi varken yabancısını kullanmamak." ilkesini hiçbir zaman unutmamalıyız.

1923 Aydınlanma devriminin hızını algılamakta zorlananların, yazı ve dil devrimi aşamasında başları döndü, iyice şaşırdılar. Tanzimat mantığının kafalara yerleştirdiği "tedrici tekâmül" saplantısıyla hep karşı oldular Türkçe köklerden, Tükçe eklerle türetilen, üretilen sözcüklere, terimlere. "Tedrici tekâmül" dediler, ötesini göremediler.

Oysa "tedric"in aşamaya, "tekâmül"ün evrimi aşarak devrime dönüşmesi, Aydınlanma sürecinin doğası gereğiydi. Anadiline, anadilinin yapıcı işlevine toplumbilimsel ve derneşimsel açıdan bakamayanlar ya da anlaklarında herhangi biçimde bir dil kavramı oluşmamış olanlar, hep yadırgadılar yazı ve dil devrimini; tarihsel geçmişini sakatlamadan, kendi yaratıcı ve üretici gücüyle uygarlık değişimine yönelmiş bir ulusun, yüzyıllardan beri yollarına döşenmiş çakıltaşlarım; ekinsel / bilimsel ekeneğini bürümüş bütün köygöçüren otlarını ve çakırdikenlerini temizlemek zorunluğunda olduğunu kestiremediler. Bu zorunluğu "Evrim mi Devrim mi?" başlıklı uzun bir yazıyla enine boyuna irdeleyen değerli öğretmenlerimizden İ. Hakkı Baltacıoğlu, bakınız konuyu nasıl yolu ve yöntemiyle değerlendiriyor: "Osmanlıca yüzyıllar boyunca kendi kendine, yavaş yavaş sadeleşmiş, fakat hiçbir zaman aydınlarla halkın ortak dili olamamıştır. Çarşaf, kendi doğasına uygun olan teknik, estetik ve sanatsal oluş evrelerini geçirmiş, hattâ birtakım moda süprizleri bile ortaya çıkarmış, ancak değişe değişe kendini yinelemiş, ama hiçbir zaman uygar kadın kılığına dönüşememiştir. Meşrutiyet döneminde Arap harflerini ayrı yazarak Latin harfleri kolaylığında modern bir alfabe yapmak için bütün çalışmalarımız, girişimlerimiz boşa çıkmıştır. Türkiye'de giyim kuşam, harf, yönetim ve eğitim öğretim yenilikleri gibi, dil yenileşmesi de ancak devrim yöntemiyle, devrim kafasıyla olacaktı. Atatürk, ötekiler gibi bunu da sezmiş, bizleri dil devrimine başlattıktan sonra gözlerini kapamışdır." (Dil Davası, s.80)

1946 Türk Tarih Kurumu kurultayında uzun bir konuşma yapan Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, "Ulusal dil ve ulusal tarih sorunu, özünde ulusal varlık, hattâ ulusal savunma sorunudur; hiçbir koşulda boş bırakmamamız gereken ulusal cephelerdir. Bir yandan uluscak sağlam durarak savunmamızı sürdürürken, öte yandan başkalarının yeni cepheler açmalarına fırsat vermemek için, hep uyanık bulunmalıyız." sözleriyle, bu günleri görüyormuş gibi, öz fakat kapsamlı bir uyanda bulunmuştu. İşte su uyudu, düşman uyumadı. Canımız, kanımızla korumamız gereken: Halkevleri, Köy Enstitüleri, Dil ve Tarih kurumları, öğretim birliği, laik eğitim özgür toplum ilkesi gibi aydınlanma kaleleri birer birer düşürüldü. Bugün, ulusal bağımsızlığın savaşım alanlarında, anadilimizin ekeneğinde ayrıkotu, köygöçüren otları yeşertiliyor. Ulusal demokratik devrimin aydınlattığı her alanı karartmayı, aydınlığa açtığı her pencereyi kapatmayı iş edinmiş emeksizler; aydınlamaya odaklanmış her yöneylemi "hayırlara vesile" yapmaya, bilime, ekine, eğitime, sanata su veren her pınarı kurutmaya hazır yumuşakçalar türedi, türetildi.

Ama yıldık mı, yıkıldık mı?

Asla!..

Dimdik ayakta aydınlanma ülkümüz. Düşünürleri, bilimcileri, sanatçıları, eylemcileri ve edimcileriyle ayakta. Ülküsü, ülkümeni, eri, erdemiyle ayakta. Anadilimiz, anadil Türkçe, doğudan - batıdan gelen acı ve acıtıcı bütün saldırılara, içeride ve dışarıda bütün kıyıcılıklara karşın, hâlâ binlerce kilometrekarelik alanda işleyen egemen bir anadili, anadil. Yüzyıllar boyunca din / inanç gücünün yetmediği yerde Tanrının arkasına sığınan Arap-Acem dillerinin baskılarına teslim olmayan evrensel Türkçe, birtakım emeksizlerin, yumuşakçaların jargonlarına, devşirme sözcüklerine mi boyun eğecek? Hele de aslındaki üretken ekeneğine dönmüş; varsıl kök ve ekleriyle sözcük / terim üretme ve türetmede yolunu, yöntemini bulmuş; dilbilimsel, dilbilgisel dizgesini oluşturmuşken!..

Unutulmamalı ki, neredeyse V. yüzyıldan beri yazılı konuşulabilen; yazı ve dil devrimi sürecinde kazandığı aşamalarla büyük dünya dilleri arasında yerini alan Türkçe: Birtakım yokbilicilerin, vahiy erbabının, şeyhin, müridin ya da yaşadığımız dünyayı konukluk / konukevi mantığıyla ezber edenlerin değil; içinde yaşadığı doğanın başlıca öğesi olarak, onun ev sahibi kimliğiyle, var olanı yeniden ve yeniden var etmeyi yaşama ekinine dönüştüren bir ulusun dilidir,

 

 


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2005