Sayi 109

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

  

Hırsız

 

Ali Balkız

 

Köy ilkokulu kerpiçtendi.

Köyün çatılı tek yapısıydı.

Önünde bayrak direği, sağında ise musalla taşı vardı ve doğal olarak biraz ileride de köyün mezarlığı, öğrencilerin bütün dedeleri, nineleri, amcaları ile henüz yaşını doldurmamış kardeşleri orada yatıyorlardı, Ne zaman sınıfın o tek penceresinden dışarı baksalar, mezar taşlarını görürlerdi.

Sınıfta yirmi beş kişi kadarlardı. Birinci sınıftan beşe kadar boy boy ve sıra sıra oturmuş, burnu sümüklü, gözleri çapaklı öğrenciler... Büyüyünce öğretmene benzeyecek, saçlarını tarayacak, boyunbağı takacaklardı. Kimileri gözlük bile takabilirlerdi. Hani öğretmenin düğünlerde, bayramlarda taktığı o aynalı gözlükten... Büyük adam, arif adam olmanın bir göstergesi boyunbağıysa, öbürü de aynalı gözlüktü çünkü...

Sınıfın girişinde soba, ileride karşı köşede kooperatif dolabı, sol uzun duvarda ise karatahta vardı. Karatahtanın üstünde ise dört duvar boyunca, çağları, mevsimleri gösteren tablolar, haritalar, çarpım tabloları, Atatürk'ün resimleri, sözleri...

Tahta sıralar en az yirmi yıllıktı.

Bu sıralarda ablalarının,   abilerinin de oturduklarını biliyorlardı.

Yer tahta döşemeydi. Yer yer araları açılmış, budak yaraları delinmiş, üstünde yürüdükçe canımı daha fazla acıtmayın diye gıcırdayan boy boy tahtalar... Belli ki bu yöreden değiller... Çünkü ne köyde ne de çevre köylerde ne ardıç yetişirdi, ne de çam... Bolca kavak vardı yalnızca. Onun da tahtası değerli değildi.

Girişteki soba kös kös yanıyor, ısısı kendine yetiyordu. Hoş, şimdi kış geride kalmak üzereydi ama, yine de soba yanmalıydı.

Biri beşinci, öteki dördüncü sınıftan, her gün iki öğrenci nöbetçi olur, evlerinden getirdikleri tezeklerle erkenden okula koşar, önce dünden kalma külü boşaltır, sonra, tezekleri ve çalı çırpıyı gereği gibi çatar, yakarlardı... Ders zili çaldığında sınıfın havası biraz ölmüş, oturulabilir duruma gelmiş olurdu.

Nöbetçilerin ilk işi sobayı yakmaksa, ikincisi kooperatif dolabını silmekti, içinde dizi dizi defterlerin, kalemlerin, silgilerin, tebeşirlerin ve kimi kitapların olduğu bu dolap sanki tüm okulun namusu gibiydi. Oradaki her şey herkesindi. Hem herkesin hem hiç kimsenin. Tıpkı Alibaba Ziyaretgâhı gibi... Herkesin yüz sürdüğü, medet umduğu, ama hiç kimsenin sahiplenemediği...

Kooperatif dolabının anahtarı, kooperatif başkanında olurdu. Anahtarı, boynuna bağlayarak göğsünün içine saldığı ipten o alır, öbür kooperatif yöneticilerinin tanıklığında o açar ve kimin ne gereksinimi varsa; para, yumurta, "yevmiye" karşılığında o satardı.

Para ve yumurta anlaşılır da bu "yevmiye" neyin nesidir diyenler için; anlatılmalıdır ki; yevmiye; parası, pulu, yumurtası olmayan anne babaların, okul için iş yapmaları anlamına geliyordu. Okulun bahçe duvarını onarmak, boya-badanasını yapmak, kış için tezek-çalıçırpı biriktirmek, bahçedeki ağaçları sulamak, çayın suyu coşkunlaştığında gidip öğretmeni istasyondan alıp köye getirmek gibi...

Sınıftaki bu yirmi beş öğrencinin her biri bir aileden, sonuçta üç-dört sülaledendi.

Köy yeri. Herkes birbiriyle akraba, hısım... Evet ama, bu kimi çekişmeleri, çelişmeleri ortadan kaldırmaz. Hem yoğun bir dayanışma, hem de aynı derecede çekememezlik iç içe sürer giderdi. Kimileyin biri öne geçer, dönem olur öteki... Götükaragil'le, Eleğidelikler arasındaki ilişki de böyle bir ilişkiydi Götleri karaydı,

çünkü ailenin en büyüğü Ziya Efendi'nin pantolonunun arkasına anası; daha az yıpransın, kiri-pası belli etmesin diye kara patiskadan kocaman bir yama yapmıştı ve hala o pantolon kıçındaydı. Eleğideliktiler çünkü; unu buğdayı, bulguru birbirinden ayırt etmekte sorunları vardı. Bu iki aile; hem hısım, hem akraba, hem barışık, hem de küstüler... Gün olur atışır, gün olur barışırlardı. Birbirlerinden kız kaçırır, o geceden bu geceye silah sıkar, ekinlerine, çayırlarına zarar verir, çocuklarının kulaklarına fısıldar, "Aman onların çocuklarına karşı dikkatli olun, ailemizin onuruna, gururuna leke sürdürmeyin" derlerdi. "Kavgadan kaçının, ama illa da kavga çıkacaksa, sakın ola ki, yüzünüz gözünüz yaralı bereli eve gelmeyin" diye öğütlerlerdi. "Kavgada kalleşlik etmeyin, sakın arkadan vurmayın, hileye hurdaya tenezzül etmeyin" demeyi de ihmal etmezlerdi.

Günün son dersiydi.

Öbür çocukların her birine bir ödev vermiş, şimdi beşinci sınıftaki öğrencilere, elinde metreyle bir şeyler anlatıyordu öğretmen.

Önce söze, "Bunun adı metre" diye başladı.

Anlattı, çizdi, çizdi anlattı...

Daha "Anladınız mı?" diye sormadan; Götükaragil'in oğlu Abuzer'i tahtaya çağırdı.

Abuzer, böyle bir çağrıyı beklemiyordu doğal olarak. O nedenle biraz afalladı, sanki bu çağrıyı üstüne alınmadı, daha doğrusu kesin biliyordu; öğretmen ne sorsa yanıtlayamayacaktı. Bu ise şu Eleğideliklerin çocuklarına karşı küçük düşmek anlamına geliyordu.

Öğretmen bu kez daha yüksek sesle, ama hâlâ yumuşak tonda çağrıyı yineledi.

Abuzer'in kaçışı yoktu.

Uykudan uyanıyormuş gibi, sıçradı sırasından... Sıçramasıyla birlikte, artık hangi cebindense bir şey "tak" diye yere düştü. Sesi herkes duydu ama, Abuzer dahil hiç kimse göremedi. İzleyemedi onun ne olduğunu.

Ama Eleğideliklerin oğlu Hamza, gördü yere düşenin ne olduğunu. O bir paraydı. Düştü yere, yuvarlandı yuvarlandı, döndü döndü ve o ayağını üstüne basınca da durdu, kayboldu.

Abuzer tahtada boncuk boncuk terlerken, o kaşınıyormuş gibi yaparak eğilip yere, ayağının altındaki parayı alıp cebine koyuverdi.

Götükaragilin her kuruşu helaldi kendileri için. Ayrıca o almamış, Alibaba Ziyareti, ondan almış kendisine vermişti. Geçen yaz bostanlarına verdikleri zararın karşılığıydı bu; helaldi, hakçaydı ve kendiliğindendi. Alibaba adaletliydi.

Öğretmen, "Şimdi paydos" der demez; sınıf öğrencilere kaldı. Herkes Abuzer'in parasını aramaya koyuldu. Bütün sıraları karatahtanın önüne çektiler, bütün tahta yarıklarına, budak deliklerine bir bir baktılar. En çaba gösteren arayıcılar arasında Hamza da vardı. Parayı bir türlü bulamadılar.

İki gün sonra hafta sonu tatiliydi.

Hafta sonu tatilinde köyün irice bütün çocukları, on beş, yirmi dakika ötedeki tren istasyonuna gider, posta trenini karşılar, istasyondaki dükkânlara gider, anne babalarından aldıkları yumurta ve bozuk paralarla alışveriş ederlerdi.

Hamza kafaya koymuştu. O gün en çok alışverişi kendisi yapacaktı.

Abuzer'in parasını iki gün boyunca, oradan oraya saklamış, bir biçimde öğrenecekler diye ödü kopmuş, geceler boyunca gözüne uyku girmemişti. Bir aklı çeşme başındaki kovuğa gizlediği parada iken, öbür aklı Abuzer'in parasını yitirdiği için yiyeceği kötekteydi, iyi ki öğretmenin hiç haberi olmamış, hemen anında üst baş araması yapmamıştı. Bir yakalansa maazallah, altına sıçardı.

Daha ayıp ne olabilirdi. Sülalelerine bir lakap daha takarlardı. Eleğidelikler yetmezmiş gibi şimdi bir de Hırsızgil çıkardı orta yere... Ama kendisinin bir suçu, günahı yoktu ki bu işte.

Abuzer'in parası yuvarlanıp yuvarlanıp ayağının altına yapışıvermişti... Hem onların bostanlarına verdiği zarar-ziyan duruyordu orta yerde. Ulu Alibaba böyle istemişti.

Okulun bahçesinde toplanıp düştüler yola.

Mezarlığın önüne gelince, hep birlikte durdular. Yüzlerini mezarlara doğru çevirdiler, mırmır bir şeyler söylediler içlerinden. Ne söylediklerini kendileri de bilmiyordu. Ama büyükleri hep böyle yapıyordu ya...

Dere boyunca, iğdelikleri, yoncalıkları geçtiler, çaya ulaştılar. Yaz ortalarında neredeyse kuruyan çay, şimdi coşkun coşkun akıyordu. Yukarı dağlardan getirdiği, buz-kar kütlelerini birbirinin üstüne bindire bindire sürükleyip götürüyordu.

            Leylekler henüz gelmemişti, kurbağalar canlanmamış, çiçekler açmamış, kösnüler toprak altından çıkmamıştı... Bütün bunların habercisi olan karasöğütlerin uç dallan ise kızarıvermişti. Biraz aşağı, biraz yukarı koşup çayın şöyle bölünüp parçalandığı, yayvanlaştığı, sığ bir yer buldular kendilerine... Ne de olsa deneyimliydiler. Ayakkabılarını, çoraplarını çıkardılar, pantolonlarını dizlerine dek toparladılar, el ele tutunup girdiler suya... Şu garipliğe bakın ki, Hamza ile Abuzer yan yanaydılar... Hangisi tökezlese, suya düşse, su onu sürüklese, öbürü ardısıra koşacaktı, kesin...

Ama Hamza'ya göre,   bu iş başka, o iş başkaydı.

Bereket kötü bir şey olmadı, sağ esen geçtiler çayı.

Sonra tren yoluna düştüler.

Demiryolun üstünde, traverslerin arasında hoplaya zıplaya gidiyorlardı, tren arkalarından gelecekti. Daha vakit vardı, biliyorlardı. Hem aşağıdaki tüneller arasından çıkar çıkmaz tren, sesi duyulur, dumanları göğe yükselirdi.

Onlar yine de kulaklarını demiryoluna dayayıp treni dinlemeyi ihmal etmiyorlardı.

Az kalmıştı, şu yokuşu aşar aşmaz istasyon gözükecek, yolculuk bitecekti.

Hamza'nın aklı cebindeki paradaydı.

Bu kocaman parayla, ne, neler almalıydı?... Bunu arkadaşlarına nasıl anlatmalıydı?... Bu kadar çok şeyi, küçücük sepetinde taşıdığı beş tane yumurtayla aldığını açıklayamazdı herhalde?... Ne yapmalıydı?...

Ne sorunun yanıtını bulabiliyor, ne de başka sorular sorabiliyordu?...

Ama, Allahvekil her şeyi Alibaba biliyordu. Bunun böyle olmasını o istemişti. Dolayısıyla kendisini korumak da ona düşerdi.

Makasa ulaştıklarında, makasçı, elinde bayrağı kulübesinden çıkmış treni karşılamaya hazırlanıyordu.

Çocuklar ona toptan, "Hacı Kivre merhaba" diye selam yerdiler; o da; "Selamünaleyküm" diye yanıtladı. "Babalarınıza selam götürün" diye de ekledi.

Makastan sonra tren hattı üçe ayrılır, istasyonun taa ötesine dek böyle sürer, sonra yine teke düşerdi.

En öndeki hat yük trenlerinindi. Balya balya samanlar, yığın yığın buğdaylar, kimi zaman koyunlar, keçiler, sığırlar, kapısında "Ticari Eşya Ambarı" yazan bir hangardan trene buradan yüklenir, ambarla, tren hattı arasındaki yüksekçe rampa bu işi kolaylaştırırdı.

ikinci hat, manevra hattı, en dıştaki ise posta hattıydı.

Bunları ezbere biliyorlardı.

İstasyon binasının hemen önündeki; "Atmak, kaydırmak yasaktır" cümlesinin ne anlama geldiğini ise bir türlü bilemiyorlardı. Çünkü onlar oraya buraya çokça taş atar, değnek kaydırır, bu konuda yarışlar yapar, ama bunun istasyonda neden yasak olduğunu anlayamazlardı. Anlayamadıkları bir başka şey de; "Rakım" yazısıydı. "Rakım" ne demekti, bu 1200 sayısı neyi gösteriyordu. En iyisi öğretmene sormaktı. O bilirdi. Ama tüm okul yılları boyunca soruları hep öğretmen sorduğu için, onlar bir türlü soramazlardı bu soruyu. Büyükleri ise zaten bilmezlerdi, bunun ne anlama geldiğini...

Kırmızı şapkalı istasyon şefi dışarı çıktığına göre tren geldi gelecek demekti.

Buharını oraya buraya saça saça, ağır bir kömür ve yağ kokusu içinde (ki böyle bir pis koku dünyanın başka bir noktasında olmasa gerekti) gelip durduğunda posta treni, köyün bütün çocukları, sanki 23 Nisan'da olduğu gibi hazır ol vaziyetindeydiler. Aşağı indirilen pencere camlarına çıkan kentli yolcuları merakla izliyor, onların ne giyip, ne taktıklarına bakıyorlardı.

Bir yerlerden havalar, iklimler, renkler getiren tren, bir başka yere doğru çekip gitti. Geride bir sıcaklık, demiryolda ıslık sesi bırakarak...

Çocuklar düşünmediler bile; bu tren nereden geliyor, nereye gidiyor... Geldi ve gitti işte...

Şimdi alışveriş zamanıydı.

Hamza için sınav saati  gelip çatmıştı.

Herkes ceplerindeki paraları, sepetlerindeki, çıkınlarındaki yumurtaları yoklayıp bölündüler üç beş dükkâna.

Hamza Bekir Kirvesinin dükkanına gitmeliydi,

Annesi öyle tembih etmişti.

Alacağı bir avuç leblebi, üç - beş şekerlemeydi.

Yumurtalar ona yeterdi.

Ama cebinde üç-beş kilo kuru üzüm, kayısı pestil alacak kadar parası vardı.

Kendince çözüm bulmuştu, sözümona annesi ondan gazyağı lambasının camından da istemiş, bunun için para da vermişti.

Büyük bir adam olmuşçasına, sanki köyde düğün varmışçasına; isteklerini bir bir söyledi Bekir Kivresine... O da tek tek tarttı... Her birini bir kese kağıdına koydu. Yanında da lamba camı... Sormadı bile, "Bu bolluk niye" diye. Sonuçta veresiye değil, peşin paraylaydı her şey... Bu da Hamza'nın işine geldi!

Kucağı dolu çıktı dükkândan... Köyün öbür çocukları da onu bekliyorlardı.

Hamza'yı elleri, koltukları dolu görünce şaşırdılar... Yükünü paylaştılar...

Makasa varınca; bir kıyıya oturup çıkınlarını yere serdiler... Adet böyleydi çünkü... Yiyebilecekleri kadarını ortaklaşa yer; kalan kırıntıları köydeki küçük kardeşlerine götürürlerdi. Bu düzeni değiştirecek halleri yoktu ya..

Hamza'nın kese kâğıtları delindi, bütün çocuklar tıka basa yediler Öyle iştahla yiyorlardı ki akıllarına hiçbir soru gelmedi bile.

Hamza, ikide bir öbür çocukların önünden alıyor yemişleri (buna hakkı vardı, ne de olsa kendi malıydı) Abuzer'in önüne koyuyordu. Abuzer, içten içe bu işe mutlu oluyor. Hamza için; "Eleğideliklerin oğlu olsa da, sonuçta halamın torunu" diye düşünüyordu. "Ne de olsa sınıf arkadaşıyız..."

Leblebileri, şekerlemeleri, pestilleri doyasıya yediler.

Hiçbir düğünde, bayramda bu kadar bol yemiş yememişler, değme ağalar beyler Hamza denli cömert olmamışlardı.

Hamza, artık onlara komut verebilirdi.

Böyle bir üstünlük sağlamıştı.

"Haydin arkadaşlar, geç olmadan çayı geçelim".

Çayı aynı düzende yeniden geçeceklerdi.

Yalnız bir sorun vardı: Bu lamba camını ne yapacaktı... Annesinin soruları şimdiden korkutuyordu onu...

Olası sorular; şekerlemeler denli tatlı, pestil denli yumuşak olmayacaktı bunu seziyordu. Sıkışıp kalıyordu orta yerde. Boncuk boncuk terliyordu yol boyu,' tıpkı karatahta başındaki Abuzer gibi... Ama yine de bir çıkar yolu olmalıydı bu işin, bir çözüm yolu?...

Çaya adım atar atmaz; buldu çözüm yolunu. Birdenbire düşürüverdi lamba camını çayın orta yerine... Kırılıp dağılıverdi ince cam... Almak istesen alınmaz toplasan bir işe yaramaz...

Kurtulmuştu işte...

O suç ortağı lamba camı yoktu artık...

Ne annesi böyle bir şey ısmarlamış, ne de o almıştı...

Kilo kilo yemişler kâr kalmıştı.

Hem bostana verilen zararın hesabı sorulmuş, hem de Alibaba'nın adaleti tecelli etmişti.

Öylesine rahattı...

* * *

Karanlık tez bastı köyü...

İlk akşamın işleri çabucak bitiverdi.

Köyün kadınları, gelinleri, kızları, çeşme başına toplanınca; Abuzer'in Annesi, Hamza’nın annesine, "Hala kızı Hamza istasyon yolunda çayı geçerken lamba camını düşürüp kırmış, bizde fazladan bir tane yedek var, karanlıkta kalmayın, isterseniz ödünç alın" deyiverdi.

Hamza'nın annesi, denilenleri duydu, düşündü, durdu, bir kez daha anladı... Yine düşündü... Belli etmemeye çalışarak;

"Sağol Bacı..." demekle yetindi...

Doğru eve koştu...

Bin türlü soru...

Bir tek yanıt: "Ama o para gelip benim ayağıma yapıştı. Hem Alibaba da böyle istedi. Ayrıca bostanımıza verdikleri zararlar..."

Hıçkırıklarla bağırıyordu annesi: "Çabuk, gece falan deme; doğruca çeşmeye koş; midende, kanında, karnında ne varsa, kus, boşalt arın temizlen gel..."

Çeşmeye doğru giderken; mezarlıkta yatanlar ona eşlik ediyordu. Çayın buzlu karlı suları onu içine alıyor, devire devire götürüyordu, istasyonun bütün trenleri üstünden geçiyordu, öğretmeni onu karatahtaya kaldırmış, Abuzer ve köyün bütün çocukları katıla katıla gülüyorlardı.

Çeşmeye varınca annesinin dediğini yaptı.

Karnındaki sancı dinmek bilmiyordu.

İçinden, taa derinden düşünceler geçiyordu: “Alibaba bu işte neden beni yalnız bıraktı?... Bari son bir büyüklük yapsa da; annemden başka kimse bilmese bu işi...”

 

 

 


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2005