|
Hırsız
Ali
Balkız
Köy ilkokulu
kerpiçtendi.
Köyün çatılı tek
yapısıydı.
Önünde bayrak
direği, sağında ise
musalla taşı vardı
ve doğal olarak
biraz ileride de
köyün mezarlığı,
öğrencilerin bütün
dedeleri, nineleri,
amcaları ile henüz
yaşını doldurmamış
kardeşleri orada
yatıyorlardı, Ne
zaman sınıfın o tek
penceresinden dışarı
baksalar, mezar
taşlarını
görürlerdi.
Sınıfta yirmi beş
kişi kadarlardı.
Birinci sınıftan
beşe kadar boy boy
ve sıra sıra
oturmuş, burnu
sümüklü, gözleri
çapaklı
öğrenciler...
Büyüyünce öğretmene
benzeyecek,
saçlarını tarayacak,
boyunbağı
takacaklardı.
Kimileri gözlük bile
takabilirlerdi. Hani
öğretmenin
düğünlerde,
bayramlarda taktığı
o aynalı
gözlükten... Büyük
adam, arif adam
olmanın bir
göstergesi
boyunbağıysa, öbürü
de aynalı gözlüktü
çünkü...
Sınıfın girişinde
soba, ileride karşı
köşede kooperatif
dolabı, sol uzun
duvarda ise
karatahta vardı.
Karatahtanın üstünde
ise dört duvar
boyunca, çağları,
mevsimleri gösteren
tablolar, haritalar,
çarpım tabloları,
Atatürk'ün
resimleri,
sözleri...
Tahta sıralar en az
yirmi yıllıktı.
Bu sıralarda
ablalarının,
abilerinin de
oturduklarını
biliyorlardı.
Yer tahta döşemeydi.
Yer yer araları
açılmış, budak
yaraları delinmiş,
üstünde yürüdükçe
canımı daha fazla
acıtmayın diye
gıcırdayan boy boy
tahtalar... Belli ki
bu yöreden
değiller... Çünkü ne
köyde ne de çevre
köylerde ne ardıç
yetişirdi, ne de
çam... Bolca kavak
vardı yalnızca. Onun
da tahtası değerli
değildi.
Girişteki soba kös
kös yanıyor, ısısı
kendine yetiyordu.
Hoş, şimdi kış
geride kalmak
üzereydi ama, yine
de soba yanmalıydı.
Biri beşinci, öteki
dördüncü sınıftan,
her gün iki öğrenci
nöbetçi olur,
evlerinden
getirdikleri
tezeklerle erkenden
okula koşar, önce
dünden kalma külü
boşaltır, sonra,
tezekleri ve çalı
çırpıyı gereği gibi
çatar, yakarlardı...
Ders zili çaldığında
sınıfın havası biraz
ölmüş, oturulabilir
duruma gelmiş
olurdu.
Nöbetçilerin ilk işi
sobayı yakmaksa,
ikincisi kooperatif
dolabını silmekti,
içinde dizi dizi
defterlerin,
kalemlerin,
silgilerin,
tebeşirlerin ve kimi
kitapların olduğu bu
dolap sanki tüm
okulun namusu
gibiydi. Oradaki her
şey herkesindi. Hem
herkesin hem hiç
kimsenin. Tıpkı
Alibaba Ziyaretgâhı
gibi... Herkesin yüz
sürdüğü, medet
umduğu, ama hiç
kimsenin
sahiplenemediği...
Kooperatif dolabının
anahtarı, kooperatif
başkanında olurdu.
Anahtarı, boynuna
bağlayarak göğsünün
içine saldığı ipten
o alır, öbür
kooperatif
yöneticilerinin
tanıklığında o açar
ve kimin ne
gereksinimi varsa;
para, yumurta,
"yevmiye"
karşılığında o
satardı.
Para ve yumurta
anlaşılır da bu
"yevmiye" neyin
nesidir diyenler
için; anlatılmalıdır
ki; yevmiye; parası,
pulu, yumurtası
olmayan anne
babaların, okul için
iş yapmaları
anlamına geliyordu.
Okulun bahçe
duvarını onarmak,
boya-badanasını
yapmak, kış için
tezek-çalıçırpı
biriktirmek,
bahçedeki ağaçları
sulamak, çayın suyu
coşkunlaştığında
gidip öğretmeni
istasyondan alıp
köye getirmek
gibi...
Sınıftaki bu yirmi
beş öğrencinin her
biri bir aileden,
sonuçta üç-dört
sülaledendi.
Köy yeri. Herkes
birbiriyle akraba,
hısım... Evet ama,
bu kimi çekişmeleri,
çelişmeleri ortadan
kaldırmaz. Hem yoğun
bir dayanışma, hem
de aynı derecede
çekememezlik iç içe
sürer giderdi.
Kimileyin biri öne
geçer, dönem olur
öteki...
Götükaragil'le,
Eleğidelikler
arasındaki ilişki de
böyle bir ilişkiydi
Götleri karaydı,
çünkü ailenin en
büyüğü Ziya
Efendi'nin
pantolonunun
arkasına anası; daha
az yıpransın,
kiri-pası belli
etmesin diye kara
patiskadan kocaman
bir yama yapmıştı ve
hala o pantolon
kıçındaydı.
Eleğideliktiler
çünkü; unu buğdayı,
bulguru birbirinden
ayırt etmekte
sorunları vardı. Bu
iki aile; hem hısım,
hem akraba, hem
barışık, hem de
küstüler... Gün olur
atışır, gün olur
barışırlardı.
Birbirlerinden kız
kaçırır, o geceden
bu geceye silah
sıkar, ekinlerine,
çayırlarına zarar
verir, çocuklarının
kulaklarına
fısıldar, "Aman
onların çocuklarına
karşı dikkatli olun,
ailemizin onuruna,
gururuna leke
sürdürmeyin"
derlerdi. "Kavgadan
kaçının, ama illa da
kavga çıkacaksa,
sakın ola ki,
yüzünüz gözünüz
yaralı bereli eve
gelmeyin" diye
öğütlerlerdi.
"Kavgada kalleşlik
etmeyin, sakın
arkadan vurmayın,
hileye hurdaya
tenezzül etmeyin"
demeyi de ihmal
etmezlerdi.
Günün son dersiydi.
Öbür çocukların her
birine bir ödev
vermiş, şimdi
beşinci sınıftaki
öğrencilere, elinde
metreyle bir şeyler
anlatıyordu
öğretmen.
Önce söze, "Bunun
adı metre" diye
başladı.
Anlattı, çizdi,
çizdi anlattı...
Daha "Anladınız mı?"
diye sormadan;
Götükaragil'in oğlu
Abuzer'i tahtaya
çağırdı.
Abuzer, böyle bir
çağrıyı beklemiyordu
doğal olarak. O
nedenle biraz
afalladı, sanki bu
çağrıyı üstüne
alınmadı, daha
doğrusu kesin
biliyordu; öğretmen
ne sorsa
yanıtlayamayacaktı.
Bu ise şu
Eleğideliklerin
çocuklarına karşı
küçük düşmek
anlamına geliyordu.
Öğretmen bu kez daha
yüksek sesle, ama
hâlâ yumuşak tonda
çağrıyı yineledi.
Abuzer'in kaçışı
yoktu.
Uykudan uyanıyormuş
gibi, sıçradı
sırasından...
Sıçramasıyla
birlikte, artık
hangi cebindense bir
şey "tak" diye yere
düştü. Sesi herkes
duydu ama, Abuzer
dahil hiç kimse
göremedi. İzleyemedi
onun ne olduğunu.
Ama Eleğideliklerin
oğlu Hamza, gördü
yere düşenin ne
olduğunu. O bir
paraydı. Düştü yere,
yuvarlandı
yuvarlandı, döndü
döndü ve o ayağını
üstüne basınca da
durdu, kayboldu.
Abuzer tahtada
boncuk boncuk
terlerken, o
kaşınıyormuş gibi
yaparak eğilip yere,
ayağının altındaki
parayı alıp cebine
koyuverdi.
Götükaragilin her
kuruşu helaldi
kendileri için.
Ayrıca o almamış,
Alibaba Ziyareti,
ondan almış
kendisine vermişti.
Geçen yaz
bostanlarına
verdikleri zararın
karşılığıydı bu;
helaldi, hakçaydı ve
kendiliğindendi.
Alibaba adaletliydi.
Öğretmen, "Şimdi
paydos" der demez;
sınıf öğrencilere
kaldı. Herkes
Abuzer'in parasını
aramaya koyuldu.
Bütün sıraları
karatahtanın önüne
çektiler, bütün
tahta yarıklarına,
budak deliklerine
bir bir baktılar. En
çaba gösteren
arayıcılar arasında
Hamza da vardı.
Parayı bir türlü
bulamadılar.
İki gün sonra hafta
sonu tatiliydi.
Hafta sonu tatilinde
köyün irice bütün
çocukları, on beş,
yirmi dakika ötedeki
tren istasyonuna
gider, posta trenini
karşılar,
istasyondaki
dükkânlara gider,
anne babalarından
aldıkları yumurta ve
bozuk paralarla
alışveriş ederlerdi.
Hamza kafaya
koymuştu. O gün en
çok alışverişi
kendisi yapacaktı.
Abuzer'in parasını
iki gün boyunca,
oradan oraya
saklamış, bir
biçimde öğrenecekler
diye ödü kopmuş,
geceler boyunca
gözüne uyku
girmemişti. Bir aklı
çeşme başındaki
kovuğa gizlediği
parada iken, öbür
aklı Abuzer'in
parasını yitirdiği
için yiyeceği
kötekteydi, iyi ki
öğretmenin hiç
haberi olmamış,
hemen anında üst baş
araması yapmamıştı.
Bir yakalansa
maazallah, altına
sıçardı.
Daha ayıp ne
olabilirdi.
Sülalelerine bir
lakap daha
takarlardı.
Eleğidelikler
yetmezmiş gibi şimdi
bir de Hırsızgil
çıkardı orta yere...
Ama kendisinin bir
suçu, günahı yoktu
ki bu işte.
Abuzer'in parası
yuvarlanıp
yuvarlanıp ayağının
altına
yapışıvermişti...
Hem onların
bostanlarına verdiği
zarar-ziyan
duruyordu orta
yerde. Ulu Alibaba
böyle istemişti.
Okulun bahçesinde
toplanıp düştüler
yola.
Mezarlığın önüne
gelince, hep
birlikte durdular.
Yüzlerini mezarlara
doğru çevirdiler,
mırmır bir şeyler
söylediler
içlerinden. Ne
söylediklerini
kendileri de
bilmiyordu. Ama
büyükleri hep böyle
yapıyordu ya...
Dere boyunca,
iğdelikleri,
yoncalıkları
geçtiler, çaya
ulaştılar. Yaz
ortalarında
neredeyse kuruyan
çay, şimdi coşkun
coşkun akıyordu.
Yukarı dağlardan
getirdiği, buz-kar
kütlelerini
birbirinin üstüne
bindire bindire
sürükleyip
götürüyordu.
Leylekler henüz
gelmemişti,
kurbağalar
canlanmamış,
çiçekler açmamış,
kösnüler toprak
altından
çıkmamıştı... Bütün
bunların habercisi
olan karasöğütlerin
uç dallan ise
kızarıvermişti.
Biraz aşağı, biraz
yukarı koşup çayın
şöyle bölünüp
parçalandığı,
yayvanlaştığı, sığ
bir yer buldular
kendilerine... Ne de
olsa
deneyimliydiler.
Ayakkabılarını,
çoraplarını
çıkardılar,
pantolonlarını
dizlerine dek
toparladılar, el ele
tutunup girdiler
suya... Şu garipliğe
bakın ki, Hamza ile
Abuzer yan
yanaydılar...
Hangisi tökezlese,
suya düşse, su onu
sürüklese, öbürü
ardısıra koşacaktı,
kesin...
Ama Hamza'ya göre,
bu iş başka, o iş
başkaydı.
Bereket kötü bir şey
olmadı, sağ esen
geçtiler çayı.
Sonra tren yoluna
düştüler.
Demiryolun üstünde,
traverslerin
arasında hoplaya
zıplaya
gidiyorlardı, tren
arkalarından
gelecekti. Daha
vakit vardı,
biliyorlardı. Hem
aşağıdaki tüneller
arasından çıkar
çıkmaz tren, sesi
duyulur, dumanları
göğe yükselirdi.
Onlar yine de
kulaklarını
demiryoluna dayayıp
treni dinlemeyi
ihmal etmiyorlardı.
Az kalmıştı, şu
yokuşu aşar aşmaz
istasyon gözükecek,
yolculuk bitecekti.
Hamza'nın aklı
cebindeki paradaydı.
Bu kocaman parayla,
ne, neler
almalıydı?... Bunu
arkadaşlarına nasıl
anlatmalıydı?... Bu
kadar çok şeyi,
küçücük sepetinde
taşıdığı beş tane
yumurtayla aldığını
açıklayamazdı
herhalde?... Ne
yapmalıydı?...
Ne sorunun yanıtını
bulabiliyor, ne de
başka sorular
sorabiliyordu?...
Ama, Allahvekil her
şeyi Alibaba
biliyordu. Bunun
böyle olmasını o
istemişti.
Dolayısıyla
kendisini korumak da
ona düşerdi.
Makasa
ulaştıklarında,
makasçı, elinde
bayrağı kulübesinden
çıkmış treni
karşılamaya
hazırlanıyordu.
Çocuklar ona toptan,
"Hacı Kivre merhaba"
diye selam yerdiler;
o da;
"Selamünaleyküm"
diye yanıtladı.
"Babalarınıza selam
götürün" diye de
ekledi.
Makastan sonra tren
hattı üçe ayrılır,
istasyonun taa
ötesine dek böyle
sürer, sonra yine
teke düşerdi.
En öndeki hat yük
trenlerinindi. Balya
balya samanlar,
yığın yığın
buğdaylar, kimi
zaman koyunlar,
keçiler, sığırlar,
kapısında "Ticari
Eşya Ambarı" yazan
bir hangardan trene
buradan yüklenir,
ambarla, tren hattı
arasındaki yüksekçe
rampa bu işi
kolaylaştırırdı.
ikinci hat, manevra
hattı, en dıştaki
ise posta hattıydı.
Bunları ezbere
biliyorlardı.
İstasyon binasının
hemen önündeki;
"Atmak, kaydırmak
yasaktır" cümlesinin
ne anlama geldiğini
ise bir türlü
bilemiyorlardı.
Çünkü onlar oraya
buraya çokça taş
atar, değnek
kaydırır, bu konuda
yarışlar yapar, ama
bunun istasyonda
neden yasak olduğunu
anlayamazlardı.
Anlayamadıkları bir
başka şey de;
"Rakım" yazısıydı.
"Rakım" ne demekti,
bu 1200 sayısı neyi
gösteriyordu. En
iyisi öğretmene
sormaktı. O bilirdi.
Ama tüm okul yılları
boyunca soruları hep
öğretmen sorduğu
için, onlar bir
türlü soramazlardı
bu soruyu. Büyükleri
ise zaten
bilmezlerdi, bunun
ne anlama
geldiğini...
Kırmızı şapkalı
istasyon şefi dışarı
çıktığına göre tren
geldi gelecek
demekti.
Buharını oraya
buraya saça saça,
ağır bir kömür ve
yağ kokusu içinde
(ki böyle bir pis
koku dünyanın başka
bir noktasında
olmasa gerekti)
gelip durduğunda
posta treni, köyün
bütün çocukları,
sanki 23 Nisan'da
olduğu gibi hazır ol
vaziyetindeydiler.
Aşağı indirilen
pencere camlarına
çıkan kentli
yolcuları merakla
izliyor, onların ne
giyip, ne
taktıklarına
bakıyorlardı.
Bir yerlerden
havalar, iklimler,
renkler getiren
tren, bir başka yere
doğru çekip gitti.
Geride bir sıcaklık,
demiryolda ıslık
sesi bırakarak...
Çocuklar
düşünmediler bile;
bu tren nereden
geliyor, nereye
gidiyor... Geldi ve
gitti işte...
Şimdi alışveriş
zamanıydı.
Hamza için sınav
saati gelip
çatmıştı.
Herkes ceplerindeki
paraları,
sepetlerindeki,
çıkınlarındaki
yumurtaları yoklayıp
bölündüler üç beş
dükkâna.
Hamza Bekir
Kirvesinin dükkanına
gitmeliydi,
Annesi öyle tembih
etmişti.
Alacağı bir avuç
leblebi, üç - beş
şekerlemeydi.
Yumurtalar ona
yeterdi.
Ama cebinde üç-beş
kilo kuru üzüm,
kayısı pestil alacak
kadar parası vardı.
Kendince çözüm
bulmuştu, sözümona
annesi ondan gazyağı
lambasının camından
da istemiş, bunun
için para da
vermişti.
Büyük bir adam
olmuşçasına, sanki
köyde düğün
varmışçasına;
isteklerini bir bir
söyledi Bekir
Kivresine... O da
tek tek tarttı...
Her birini bir kese
kağıdına koydu.
Yanında da lamba
camı... Sormadı
bile, "Bu bolluk
niye" diye. Sonuçta
veresiye değil,
peşin paraylaydı her
şey... Bu da
Hamza'nın işine
geldi!
Kucağı dolu çıktı
dükkândan... Köyün
öbür çocukları da
onu bekliyorlardı.
Hamza'yı elleri,
koltukları dolu
görünce
şaşırdılar... Yükünü
paylaştılar...
Makasa varınca; bir
kıyıya oturup
çıkınlarını yere
serdiler... Adet
böyleydi çünkü...
Yiyebilecekleri
kadarını ortaklaşa
yer; kalan
kırıntıları köydeki
küçük kardeşlerine
götürürlerdi. Bu
düzeni değiştirecek
halleri yoktu ya..
Hamza'nın kese
kâğıtları delindi,
bütün çocuklar tıka
basa yediler Öyle
iştahla yiyorlardı
ki akıllarına hiçbir
soru gelmedi bile.
Hamza, ikide bir
öbür çocukların
önünden alıyor
yemişleri (buna
hakkı vardı, ne de
olsa kendi malıydı)
Abuzer'in önüne
koyuyordu. Abuzer,
içten içe bu işe
mutlu oluyor. Hamza
için; "Eleğideliklerin
oğlu olsa da,
sonuçta halamın
torunu" diye
düşünüyordu. "Ne de
olsa sınıf
arkadaşıyız..."
Leblebileri,
şekerlemeleri,
pestilleri doyasıya
yediler.
Hiçbir düğünde,
bayramda bu kadar
bol yemiş
yememişler, değme
ağalar beyler Hamza
denli cömert
olmamışlardı.
Hamza, artık onlara
komut verebilirdi.
Böyle bir üstünlük
sağlamıştı.
"Haydin arkadaşlar,
geç olmadan çayı
geçelim".
Çayı aynı düzende
yeniden
geçeceklerdi.
Yalnız bir sorun
vardı: Bu lamba
camını ne
yapacaktı...
Annesinin soruları
şimdiden
korkutuyordu onu...
Olası sorular;
şekerlemeler denli
tatlı, pestil denli
yumuşak olmayacaktı
bunu seziyordu.
Sıkışıp kalıyordu
orta yerde. Boncuk
boncuk terliyordu
yol boyu,' tıpkı
karatahta başındaki
Abuzer gibi... Ama
yine de bir çıkar
yolu olmalıydı bu
işin, bir çözüm
yolu?...
Çaya adım atar
atmaz; buldu çözüm
yolunu. Birdenbire
düşürüverdi lamba
camını çayın orta
yerine... Kırılıp
dağılıverdi ince
cam... Almak istesen
alınmaz toplasan bir
işe yaramaz...
Kurtulmuştu işte...
O suç ortağı lamba
camı yoktu artık...
Ne annesi böyle bir
şey ısmarlamış, ne
de o almıştı...
Kilo kilo yemişler
kâr kalmıştı.
Hem bostana verilen
zararın hesabı
sorulmuş, hem de
Alibaba'nın adaleti
tecelli etmişti.
Öylesine rahattı...
* * *
Karanlık tez bastı
köyü...
İlk akşamın işleri
çabucak bitiverdi.
Köyün kadınları,
gelinleri, kızları,
çeşme başına
toplanınca;
Abuzer'in Annesi,
Hamza’nın annesine,
"Hala kızı Hamza
istasyon yolunda
çayı geçerken lamba
camını düşürüp
kırmış, bizde
fazladan bir tane
yedek var,
karanlıkta kalmayın,
isterseniz ödünç
alın" deyiverdi.
Hamza'nın annesi,
denilenleri duydu,
düşündü, durdu, bir
kez daha anladı...
Yine düşündü...
Belli etmemeye
çalışarak;
"Sağol Bacı..."
demekle yetindi...
Doğru eve koştu...
Bin türlü soru...
Bir tek yanıt: "Ama
o para gelip benim
ayağıma yapıştı. Hem
Alibaba da böyle
istedi. Ayrıca
bostanımıza
verdikleri
zararlar..."
Hıçkırıklarla
bağırıyordu annesi:
"Çabuk, gece falan
deme; doğruca
çeşmeye koş;
midende, kanında,
karnında ne varsa,
kus, boşalt arın
temizlen gel..."
Çeşmeye doğru
giderken; mezarlıkta
yatanlar ona eşlik
ediyordu. Çayın
buzlu karlı suları
onu içine alıyor,
devire devire
götürüyordu,
istasyonun bütün
trenleri üstünden
geçiyordu, öğretmeni
onu karatahtaya
kaldırmış, Abuzer ve
köyün bütün
çocukları katıla
katıla gülüyorlardı.
Çeşmeye varınca
annesinin dediğini
yaptı.
Karnındaki sancı
dinmek bilmiyordu.
İçinden, taa
derinden düşünceler
geçiyordu: “Alibaba
bu işte neden beni
yalnız bıraktı?...
Bari son bir
büyüklük yapsa da;
annemden başka kimse
bilmese bu işi...”
|