başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alintilar
çiçek yağmuru yapıtlar
 
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Dilin Kemiği ya da Sözün Anlamı

 Ali Dündar

"Barış davasına mı katılmak istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın. Köylünün kalkınmasını mı istiyorsunuz? Öyleyse, önce dille uğraşın. Veremin ortadan kalkmasını, yok olmasını mı istiyorsunuz? Çok iyi! Önce dille uğraşın. Önce dil. Neden? Çünkü dil, düşüncenin aracıdır da onun için. Dilsiz düşünülemez. O, sizin sözünü ettiğiniz davalara Avrupalılar bizden daha iyi çalışıyorlar. Yüzyıllardan beri kurulmuş, kurumlaşmış dilleri var da ondan. O dille düşünebiliyorlar, o dil in yardımıyla düşünüyor, düşündüklerini anlatabiliyorlar da onun için..." (Nurullah Ataç, Ararken s. 191)

 

Türkçe üzerindeki iç ve dış baskılar sürüyor. Yazı ve dil devrimini içlerine sindiremeyen iç ve dış karşıtlar, bu konuda yararlanabilecekleri hiçbir fırsatı kaçırmak istemiyorlar. Yazı ve dil devriminin doğal sonucu olan ekinsel ve anlaksal değişim sürecine uyarlanmakta yetersiz / yeteneksiz kalan Cumhuriyet düşmanları, Türkçe'nin Türk yazısının karalanması için hiçbir fırsatı kaçırmak istemiyorlar. Ama bilmiyorlar ki Türk yazısı kurumlaşmasını tamamlamış; Türk dili akağını bulmuştur, gürül gürül akıp gider. Dünya dillerinden çeviriler yapabilen; dünya dillerine çevrilen romanıyla, öykü, deneme ve şiirleriyle; bilim ve sanat alanlarını kapsayan ve yüz binlere ulaşan terim birikimiyle Türkçe; dünyanın en büyük, en yaygın dilleri arasındadır artık. Fakat, gene de geçilecek önemli köprüler var. Örneğin:

Türkçe'yi, Türk dilini çok sevdiğini söyleyen, Türkçe konuşup Türkçe Yazan bizler, "... hemen her türlü kötülük ve kötücülük, aklın işlevsizleştirildiği ve o yüzden dil kurallarının bozulmasından, dilin yozlaşmasından ötürü düşünüş kargaşasının yaşandığı yerde ürer." diyen, İtalyanca'nın kurtarıcısı Dante'nin dediklerini ve "Bir dili, o dilin içine doğanlar bozup yozlaştırmazlarsa; dışarıdan birilerinin bunu başarmaya hiçbir zaman güçleri yetmez." sözleriyle uyarılarda bulunan etika'nın babası Spinoza'nın uyarılarını doğru algılamak zorundayız. Bunun yanında ayrıca, Türkçe'yi, Türk dil dizgesinin içine doğan, onu kullanan birey / toplum olarak: Türkçe'nin mantığı ve anlamlama (signifîkation) boyutları içinde göstergelendirilip tanımlanamayan kavramların, birer eşsöz (totoloji imgesi) olmaktan öteye geçemeyeceğini de hiçbir zaman unutmamamız gerekecektir.

 

           Kurumlaşan Türkçe ve alttan gelen birtakım itinimler doğrultusunda, eksiklerini tamamlamaya yöneliyor. Dil ile, dil felsefesiyle uğraşanlar, genelde bir adlandırma dizgesi olan dilin, bireysel / kişisel bir varlık mı, yoksa toplumsal / kamusal bir varlık mı; yoksa o dilin içine doğan herkesin istediği, dilediği gibi kullanabileceği kamul bir iletişim / bildirişim aracı mı olduğu konusunu hep tartışmışlar, tartışagelmişlerdir. Sonunda, dilin toplumsal, kamusal bir alan olduğunu savunanlar, onu bireysel / kişisel birtakım çekip çevirmelerden kurtarmak istemişler. Bunun için de her sözcüğe / gösterene, türünü, alanını, işlevini belirleyici bir bakıma sınırlayıcı tanımlar getirmeyi uygun bulmuşlar. Bunun, yani dildeki her sözcüğün / gösterenin, tarihsel özgeçmişini de içeren sağlam bir tanımı hazır bulundurulmazsa yazım, anlatım, bilişim, bildirişim bozuklukları gibi olumsuzlukların her zaman olabileceğini düşünmüşler. Değişik alanlarda ve türde sözlük gibi, yazım ve sesletim kılavuzları gibi kaynaklar hazır olmadığında, sözün / sözcüğün inceliklerinin de ayrımına varılamayacağını hesaba katmışlar.

Agop Dilaçar'ın anlattığına göre, dille ilgili bu tür incelikler konusu, Atatürk'ün toplantılarında da her zaman konuşulur, tartışılırmış. Sonra bir gün Atatürk, yazmada ve konuşmada, sözcüklerin gerçek anlamlarına dikkat çekerek şu örneği vermiş: "Bakınız, demiş Atatürk, Bir söz genellikle tek bir anlamı ya da şeyi ifade eder. Mesela, savaş ilan ettik dediğinizdeki ilan ile, Cumhuriyet ilan ettikteki ilan birbirinden farklıdır. Birincisinde açıkça bildirmek, ikincisindeyse bir kavramı, bir durumu töreleştirmek anlamı vardır. Sebep sözü de böyledir. Mesela, öğretmen öğrencisine derse geç kalmasının sebebini sormuş olsun. Öğrencisi de, ya otobüs beklediğim için ya da erken uyanamadığım için, demiş olsun. Bu iki cevaptan birincisinde sebep, nesnel bir engeli, ikincisindeyse öznel bir durumu karşıladığı için ayrı anlamı ifade eder. İşte biz buna dilin inceliği, dil duyarlığı diyoruz." sözleriyle konuyu bağlamış. (Türkiye'de Dil Özleşmesi, s. 137)

Yazı ve dil devrimini doğru algılayamadığımız, hatta bunları birbirinden ayrı olgularmış gibi düşündüğümüz için; yazı ve dil devriminin ortaya çıkardığı dilimizdeki sesletim, yazım, anlatım, anlamlandırma özelliklerini, inceliklerini de tam kavrayamadık, öğretim konusu, eğitim konusu yapamadığımız gibi; sözkonusu eksikliklerimizi giderecek, yanlışlıklarımızı düzeltecek kaynakları bile hazırlayamadık. Örneğin:

1. Düşünmeden bellenen anadili Türkçesini, düşünerek, yazılıp çizilerek öğrenilen ölçünlü Türkçeye, eğitim öğretim konusu Türkçeye dönüştüremedik;

2. Dilimizin sağlıklı bir kökenbilim sözlüğünü ortaya çıkaramadık;

3.  Dilbilim ve dilbilgisi çalışmalarını ne ciddiye aldık ne de bu alanın öğretim kurumlarına ve öğrenci düzeyine uygun alan sözlüklerini yapabildik;

4. Her bilim ve sanat dalının öncelikli gereksinimi olan terim sözlükleri, ne yazık ki hâlâ acınası ve utandırıcı bir boşlukta;

5. Çok gerekli olan sesletim ve sesbilim sözlüklerinden şimdilik hiç kimse ne söz ediyor ne de çalışmada bulunuyor;

6. Örnek tümce ve örnek noktalama sözlüklerinden ne söz eden var ne de ses veren;

7. Sesbirim, ağız, şive vb. dil yayılım alanları ölçünleme etkinliklerinden henüz herhangi bir ses duyulmadığı gibi, en gerekli dilsel öğretim aracı sayılan ses örgenleri / ses yolları haritasından da söz eden olmuyor.

Bunlar yapılmadan:

a) Osmanlı'dan anadili abecesiz ve sözlüksüz devir alınan bir toplum, anadilini yazılı konuşabilen, kitap çağını yakalamış, çağcıl toplumlar düzeyine evriltilebilirmi;

b) Sözlü sazlı çobanlama ekininden çağcıl eğitimleşme yöntemleriyle kurtarılıp bilim ve sanatı yaşama ekini olarak benimsemiş insanı oluşturmadan; inanç ve tapınç nesneleriyle söylemlerini evcilleştirmiş, ulusal dokulu bir toplumu yaratmak olası mı, kuşkusuz hayır.

Osmanlı medreselerinin başlıca eğitim ve öğretim yöntemi olan belletmecilik yoldamı, Cumhuriyet eğitim ve öğreticiliğinin de hastalığı oldu. Biz öğretmenler bu ezbercilik hastalığını üstümüzden atıp us yöntemleriyle kurulan öğrenmeyi öğretme'yi egemen kılamadık. O yüzden, öteki eğitim ve öğretim dallarında olduğu gibi, Türkçe eğitim ve öğretim alanında da çabalarımız güdük kaldı, beklenen semereyi veremedi.


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2005