|
Gün Başlıyor
Turgut Acar
Zaman zaman dayımın açığa çıkmamış bir gizi olduğunu düşünürüm de ay
büyüyünce ağlamasını bu gizle ilintilerim. Ağlarken konuştuğunu... bu
nedenle ağlamasının hıçkırıklı olduğunu... Anama sorduğumda da, “Kimde var
bu illet?” dediğimde, düşünmeden: “Kimsede” deyip, bilip de dilaltı
ettiğini...
Aile bu ya, biraraya geldiğimiz kış
geceleri, anamla başbaşa kaldığımda, anam, belki, açıklama isteğiyle, eski
öykülerin bohçasını açarken, dayımdan parçalar dökülürdü ara ara. Ben onları
kilim üzerinden, gün ışığında toplar, belleğime yerleştirirdim. Anam
sezmezdi bunu.
Dayımın öyküsü, bende, parça pırtık dururdu
öyle... Gerçekte öykü bütündü. Ama ben bilmezdim, bildiğim az şeyden başka.
Her ne ise. Kendini kurt sanırmış dayım, besbelli. Kurt, ay büyüyünce her
şeyi yok sayarmış, kendinden ötesini... Evren benim, der, ulurmuş, acı acı.
İşte o kadar. Dayım da öyle mi? Eski, sızılı bir anı gibi aramızda.
Saatin çalmasını
beklemedim. Uyandım. Gözlerimi, açıp açmama ikileminde...
Hangi gündeyiz diye
düşündüm, niyeyse... önemli değil. Düşündüm işte. Yaz ya, giyinmek kolay.
Gömlek, pantalon... Ütü filan hak gelire... Çorapsız, parmak arası terlik...
Oldu da bitti bile. Çantamı da astım omzuma. Yürüdüm. Aşağı kata ineceğim.
Sonra sokak. Merdivenin tam başındayım. Ayaklarım yarısına değin ilk
basamaktan taşmış, öylece. Bir şey unutmuş gibi duruyorum. Gözlerim,
indikçe, her basamağından ayrı ses çıkan tahta merdivende. Unuttuğum bu mu?
Yok, değil, bu sesleri biliyorum. Bundan sonra dayım gelir. Merdivenin
dibinde odası. Ondan sonra dış kapı. Bunları biliyorum da, arkamdan çeken
ne? Geri dönüyorum, anımsamak için. Annemin kapısı aralık. O an alnımı
yumrukluyorum.
"Annem, diyorum, evet ya,
annem."
Çok eski bir akordeon gibi yatağında, öyle... Onun
cızırtılı sesi, bekliyorum. ince bir öksürük, fersiz bir boğaz temizleme,
kapı aralığından sızıyor. O ses: “Gidiyor musun?" diyor. Rahatlıyorum.
Kafamdaki boşluk doluyor.
“Evet anne, dayıma da
uğrarım." diyorum. Çünkü biliyorum. "Dayına da uğra” diyecek.
Evin emekli merdiveni. Tahta basamaklar,
inerken ayrı, çıkarken ayrı sesle duyurur, gelip gittiğimi, evin boşluğuna.
Kimse dinlemese de annem dinler. Yine o sabahki ses önüme yayılır: “Geldin
mi?” Çantamı omzumdan atarken: “Geldim anne, geldim” derim.
Her gün bu. Ama, daha gitmedim ki.
Merdivenin başındayım. Basamaklar, bin bir ses. İniyorum merdiveni.
Bitirince sırada dayım var.
Merdivenin ortasındayım. Aslında burası,
yani sekizinci basamak, benim gözlem yerim. Dayımın oda penceresi buraya
bakar. Ben de dayıma... Yatağına giyinik uzanmış sigara içiyor. Sigara?..
Vah ki, vah...
Acımasız bir günün gecesinde dayım odasına
gider. Bizim evdeki oda sanılmasın. Başka evde, kendi bekâr odası. Kafa iyi,
bozbulanık. Uzanır yatağına. Oda uyku dolu. Sigara dumanı kıvrım kıvrım.
Vurur tavana. Tavandan yatağa. Yataktan burnuna ufak ufak, acı acı. Sonra
perdeler ilkin. Kızıl bir sıcaklık. Uyanır. Sonra...
Bunu mu düşünüyor ne? Yok,
yoksa...
Kendi küllerinden doğan
dayım, sayrıevleri arası gidip gelirken,düşsel hesap işlerine dalar olmuş. O
der ki, yasamı uzatan, ölümü yok sayan, ya da üstünü örten, saklayan hep
hesaptır. Hesaptır her işin başı. Onsuz olmaz, kesin olmaz. Bunu der. Onun
için her durumda hesap yapar.
Şimdi, Çin seddini takmış
kalaya. Geçtiğimiz günlerde de, Eyfel kulesine kullanılan demirin kaç ton
olduğunu hesap ediyordu. Sahi, unutmasam da sorsam, sonuç ne oldu diye.
Ha, ne diyordum? Çin seddi.
Kim düşündü bunu diye başlar, biliyorum. Sonra sıralar. Hadi bunu düşündü.
Onca insan nerden geldi, Hadi geldi, bunca taş nerden bulundu. Hadi bulundu.
Ne kadar zamanda yapıldı. Hadi yapıldı. Şimdi neye yarıyor, hiç... hiç...
hiç... diyecektir. Demekle de kalmayıp her soruya da bir sayfa açacaktır
deflerinde. Sorunun özelliğine göre hesaplar yapacaktır. Hesapsız olmaz.
Merdivenden bakıyorum.
Dalmış. Sigara parmağını yakınca, fırlayıp başucundaki küllüğe bastırıp
söndürdü. Ellerini uzattı. İnce parmaklarım oynattı. Yumdu açtı. Bugün
yapacağı uzun hesaplara hazırladı. Tamam mı?
Uzandığı yerden kalktı.
Masaya geçti, oturdu. Önünde bir mektup var. Mektup olduğunu yanındaki
zarftan anlıyorum. Mektuba öyle ters, öyle hışımla bakıyor ki, harfler,
sözcükler, tümceler zarfın içine kaçışıyorlar. Rakamlar da. Dayım sadece
rakamları alıyor. İşi o. Rakam, hesap kitap.
Mektubun bir kenarına alt
alta yazıyor. Sonra altını çizip sesli topluyor Duyuyorum. Topluyor da, her
rakamdan sonra, bir gözünü kısıp tavana bakarak, iki yedi daha eder dokuz,
altı daha eder on beş, üç daha eder on sekiz, bir daha eder on dokuz. Dokuza
dokuz elde var bir, sekiz daha eder dokuz, altı daha eder on beş, iki daha
eder on yedi, dört daha eder yirmi bir, altı daha eder yirmi yedi. Yediye
yedi elde var iki, dokuz daha eder on bir yedi daha eder... eder (burada
yedi parmağını avucuna katlayarak on birin üzerine sayıyor) eder on sekiz
dört daha eder yirmi iki bir daha eder yirmi üç iki daha eder yirmi beş.
Duruyor.
Çıkan rakama bakıyor. Ne etti? diyor, ardından,
gürültüyle yanıtlıyor, iki bin beş
yüz yetmiş dokuz. Duruyor yeniden. Dudağını ısırarak
düşünüyor. Dudağını
ısırdığını çene kemiklerinin oynaması ele veriyor.
Düşünürken gözleri mektuba
çivileniyor. Ne kadar? Diyelim, yüz yüz elli sayımı
kadar. Çözülme başlıyor.
Gözlerini söküp alıyor mektuptan. Çene kemikleri
oynamıyor. İki eliyle ceketinin
iç ceplerini dışardan yokluyor. Buluyor aradığını.
Çıkarıyor. Bir defter. Küçük
sayfalan çeviriyor. Kimi sayfalarda duruyor.
Sayfalardaki yazıları dayımın
yüzünde okuyorum. O sayfalarda sevimli hiçbir şey
yok, belli. Bu iş uzar,
çekecek halim de yok, düşüncesi, geçiyor kafamdan.
Anamın hatırı için iniyorum
basamakları.
Odanın kapısındayım. Bilmiyormuşum sanki, kapıyı
tıktıklıyorum. Düş
alemine göre çok kısa bir süre, ama ben daralıyorum.
Bir kez daha tıktıklıyorum
kapıyı. "Gel" diyor, o kadar. "Gelmeyeyim dayı,
diyorum, iyi sabahlar. Annem
de iyidir. " derken biliyorum: "O nasıl, o?"
diyeceğini. Dedirtmeden. Onun yerine-
“Bak seen, iyiymiş demek. Hadi güle güle", diyor.
Belli ki o da beni
istemiyor. Hesap kitap, işi çok. Ne yapsın. Daha fazla oyalanmamak için
dönüyorum. Dış kapının sürgüsü. Sokaktayım. Bir aşağı bir yukarı bakıp
yürüyorum. Caddeye çıkmadan usuma geliyor:
“Tuh! diyorum, yine
sormadım, Eyfel’in ne kadar demir yediğini. Acaba kaç ton (Fe) gitmiştir. “
diyorum kendi kendime.
Gün başlıyor.
|