|
|
8 Mart
Dünya Kadınlar Gününde
Kadınlarımıza
Prof. Dr. Yıldız Tümerdem
Dünyaya merhaba dediğimiz o andan başlayarak, her yıl yaşarız mevsimleri...
Yıllar yılı yaşanılan dört mevsimde duygularımızın, hayallerimizin ve
düşlerimizin benzemezliğini de biliriz... Kimse bize soramaz mevsimlerde
neleri yaşadığımızı ve nasıl yaşadığımızı... Bir bakarız ki geçivermiştir
ilkyaz...
Kimi yıllarda kış sonlarında toprakta boy gösteren ballı babaları görmez
olur gözlerimiz... Kimi zaman kır çiçeklerinin kokuları ile esrik olduğumuzu
bile unuturuz. Mayıs papatyalarının sevgiyi anlatan yapraklarım okşamayı
bile unuturuz. Ama öyle bir gün gelir ki nisan yağmurlarının üzgüntü veren
sesleri neşeli kahkahalara dönüşüverir. Aşk kapımızı çalmıştır. Yaşımızı
düşünmeden, bir heyecan sarar evrenimizi. Hayallere dalarız. Kimsenin
bilmediği hayallere. Gülümsediğine inanırız orman güllerinin. Kokusu ile
sarılmış hayaller kalır ellerimizde sımsıkı tuttuğumuz. O hayaller belki de
yaşadığımız gerçeklerdir diye düşünürüz, içimiz burkularak. Nilüfer
çiçekleri ile söyleşiriz. Koklamayı düşlediğimiz bu gölet çiçekleri sanki
ışık taşırlar, ince esen rüzgârlarla çok ama çok uzaklarda yaşanan
sabahlardan. Gölgelerle sarmaş dolaş olduğumuz, anılarla süslenmiş sarp
kayalıklı adalarda doğan güneşin aydınlattığı günleri anımsarız. Martıları
düşleriz kıraç topraklardaki martısız köylerde. Onlar bizimle birlikte her
yere uçarlar. Balıkçı teknelerini izler gibi. Yalnız bırakmazlar dostlarını.
Bizim için söylenen şarkıları duyarız gitarın tellerine takılı
dudaklardan... Kimse duymasa bile. Uzaktan gülen gözlerin süslediği
dudakları görmesek bile düşleriz, yalnız gecelerimizde. Ayrımı yoktur bizim
için yaşanılan yerlerin. İster bir kıyı kenti, isterse tezek kokulu köyler.
Yeter ki düşlerimizi süsleyen o yerlere "bizim" diyelim. Mutlu olalım
yaşamaktan. Kimileyin serin esen yeller savurur duygularımızı bilinmeyen
yerlere. Orada toprakta yeşerirler yeniden. Başak olurlar verimli
topraklardan gülümseyerek. Uçsuz bucaksız çöllerde kaktüslere düşen çığ
olurlar... Dikenlerin arasından parlarlar, gülümseyerek... Sarp kayalıklarda
süzülen kartal olurlar, erişilemeyen. Okyanuslarda sevecen bir yunus,
acımasız bir balinanın gövdesine yerleşirler. Deli doludur duygularımız, ele
avuca sığmazlar. Kayıp giderler denizin dalgaları arasından derinlere. Hep
bir şarkı dökülür dudaklarımızdan gençlik yıllarındaki güz yapraklarını
anlatan. Belki benzer şarkıları yıllar yılı dinlemişindir ilkyazlarda da.
Göz yaşlarımız ıslatır, eskimiş dar sokakları. Şaşırır kalırız taşlardan
dökülen yaşları silerken sessizce. Duygularımızın bir an bile olsa tutsağı
oluruz. Ama hemen uyanırız düşlü uykularımızdan. Gerçek bizi yakalayıverir
güçlü ilkelerimizin esintisiyle. Biliriz
geçen yılları keyfimizce yaşadığımızı, kimseye belli etmeden. Gücümüzü
topraktan alırız. Anadolu'da verimlilik tanrıçası Kibele olduğumuzu
unutmayız asla. Okuruz, yazarız, söyleşiriz, eğitiriz, eğitiliriz... Bizim
için yaşam yaprakları dört mevsimde de yeşil ve tazedir. Yaşam çiçekleri hiç
solmaz, ölümsüzdür. Geçip giden yılların ve mevsimlerin ardından ağlamayız.
Yanılgılarımızı masaya yatırırız bilgece bir davranışla. Belleğimiz güçlü
bir neşter oluverir. Çözüveririz sorunlarımızı. Kesip çöpe yolladıklarımızı
ise unutur gideriz. Bir sonraki saatlerin hepsi bizimdir bundan böyle.
Yıllarımızı parçalamadan yaşadığımızı biliriz. Çevremiz de bilir bütün
bunları. Hiç kimseye, ama hiç kimseye hesap vermeyiz, doğrularımız bizimdir
çünkü.Yanlışlarımız gibi... Gerçek duygularımızı belli etmeden yaşarız her
zaman. Sanırlar ki "gerçek bizi" tanıyabilmişlerdir. Ne gezer. Olası mı bu?
Biz, yalnızca bizim olan, bize özgü evrenimizde, yaşamımızın bir dakikasını
bile kimse ile paylaşmadık ki bugüne dek... Paylaştıklarımız, bizim
seçtiklerimiz oldu. Görebildikleri, görmelerini istediklerimiz,
bilebildikleri, bilinmesi istenen şeylerdir, çoğu kez... Usumuzu kullanırız
gerçek yaşamımızda.
Her neyse, işte bu satırlar gerçekleri anlatıyor, yansız,
abartısız. Aydınlığa yüzünü dönmüş eğitici ve araştırıcı kadınları
anlatıyor. Ulusunun her bireyine karşılık beklemeden hizmeti ilke edinen
kadınları anlatıyor. Bu kadınlar, özverinin bataklık olduğu
bilincindedirler. El etek öpmezler. Öptürmezler de. Yaşamı yakalamasını
bilmiş kadınlardır bunlar...
Yirmi birinci yüzyılda bile hâlâ; saçı uzun, aklı kısa,
eksik etek olarak nitelendirilen, sokak kedileri ve köpekleri gibi her yıl
doğurması beklenen, erkeğe köle, ağaya kul edilen, sırtından sopa eksik
edilmeyen, boş ol denilip sokağa atılan, kuma olmanın alın yazısı olduğuna
inanan, hakkını arama şansı elinden alınmış, hayallerini gerçekleştiremeyen,
düşleri bile olmayan, okumaz yazmaz, konuşmaz anlamaz kadınlarımıza bir
başka deyişle, sömürülmüş kadınlarımıza kol kanat geren ilkeli ve aydın
Cumhuriyet kadınlarını anlatıyor bu satırlar... Bir gün kazanacağız.
Başladık bile kazanmaya. Savaşarak değil, çalışarak kazanıyoruz. Amazon
ülkesinde yaşamak istemiyoruz. Erkeklerimizle el ele, omuz omuza, kalem
kaleme, yürek yüreğe ve birlikte dingin bir biçimde yaşama şansını elde
edinceye değin çalışacağız...
Ne dersiniz baylar, başarabiliriz değil mi? Başardık bile
diyoruz. Korkmayalım, gücümüz ve yeteneğimiz erkeklerin dünyasını da
ışıklandıracaktır. Yeter ki karar verelim. Yeter ki isteyelim. Birlikte ve
el ele...
Düşünün, bir kez daha düşünün baylar.... Güzel günlere...
Sıcak dostluklara... Örtüsüz, kaçgöçsüz, ayrımsız yaşamlara esenlikler
diliyoruz...
|