başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Şair Şükran Kurdakul Üzerine

Ahmet Miskioğlu

 Atak, yürekli, yiğit, gözünü budaktan sakınmayan, ayağına hafif, atılgan ve çok "dürüst".

Bütün bu özelliklerle Şükran Kurdakul; örgütçü mü örgütçü, eylemci mi eylemci, yandaşlarını devinime yönlendirmeye, onlara yön vermeye çaba gösteren bir kişilik olarak görünür.

60'lı lıllarda Balıkesir'de "Necati EğitinV'de öğretim üyesiyim. Öğrenci sayısı oldukça çok, benim her gün dersim var, "Yeni Türk Edebiyatı" okutuyorum. Her gün, bir sınıftan çıkar, odaya gelip dinlendikten sonra başka bir sınıfa gider ders veririm. Bütün gün, bu, böyle sürer...

Bir gün, sınıfın birinden çıktım, koltuğumda çantam, kitaplarım... Odaya girip dinleneceğim ki, kapıda genç bir adam... Ceketsiz, boyunbağsız, saçları öne, alnına doğru taranmış, sakalı bir iki günlük tıraşsız ama temiz, yakışıklı uzunca boylu , ince yapılı bir adam... Tam odaya girecekken yolumu kesti, gülerek:

"Ben, Ahmet Miskioğlu ile tanışmak istiyorum, dedi.

"Benim Ahmet Miskioğlu, dedim.

"Ben, Şükran...

"Şükran Kurdakul mu?

"Evet, kimseye sormadan, duygularımla buldum sizi, dedi.

"Buyurunuz, dedim, yol gösterdim, birlikte girdik odaya. "Necati Eğitim'Mn o ünlü "maroken" koltuklarına oturduk.

Hemen kahveleri söyledim, söyleşiye başladık. Konuştuk, konuştuk, on beş dakikaya ne çok konuyu sığdırdık! Bu arada, oturduğum evin de adresini aldı. "Evinizde de sizi görmeye gelebilir miyim?" dedi.

İşte, tanışma o tanışma oldu, ondan sonra hep sürdü gönüldeşliğimiz...

*

Bir gün, kapının zili çaldı. Açtım. Karşımda Şükran Kurdakul.

Polisin izlediğini sandığı için, bana açıklama yapmak durumunda duyumsadı kendini:

"Arka sokaklardan hızla geçerek polisi atlattım!" dedi.

Bugün de hayret etmekteyim: Ne çok konuşacaklarımız varmış! Daha çok sorular soruyor, yanıtlıyorum, açıklıyorum; onaylıyor, yeniden soruyor... Balıkesir ili üstüne de birçok soru sordu. Açıklamalarımdan çok yararlandığını söylüyordu.

Her Balıkesir'e gelişinde, sürekli beni görmeye geliyordu. Önce, bir gezgin gibi geldi gitti. Ben, -yaradılış olarak- gönüldeşleri sorgulamam; onları kendilerini anlattıkları ölçüde dinlerim, tutumum böyle. Kimseyi sorgulamam. Şükran'a da hiçbir zaman, niçin buradasın, diye bir soru sormadım.

Gezgin gibi gidip geldikten sonra, bir gün, "İşçi Partisi müfettişiyim." dedi. öğrenmiş oldum, partideki niteliğini. Bir süre sonra, "Balıkesir ili işçi Partisi Başkanlığını aldım." dedi. Başka bir gün de "Balıkesir İşçi Partisi Milletvekili adayıyım " dedi. Böylece, o söyledikçe Balıkesir'de neler yaptığını daha iyi öğreniyordum.

*

Evde birçok konuda konuşmalarımızdan sonra, akşam olunca, dışarı, yemeğe çıkıyoruz. Hangi lokantaya gidelim? Ben Özen lokantası diyorum. O, beğenmiyor. Polis izliyormuş öyle yerleri. "Balıkesir Şehir Kulübü" ya da "Orduevi" olabilir diyorum.

"Tamam, diyor, Orduevi'ne gidelim!"

Birçok kez, Şükran Kurdakul ile Balıkesir Orduevi'nde akşam yemeği yedik.

Aşağı yukarı aynı yıllarda Tahsin Yücel de Balıkesir'de yedek subaylık eğitimi için bulunuyordu. Edebiyat Fakültesi Fransızca Bölümü'nde henüz "asistan"dı. Onu da, ildeşi Matematikçi İhsan Beğreli "Necati Eğitim"e getirdi. Bizimle tanıştırdı. Görüştük, söyleştik. Ona da orduevine sürekli gittiğimizi "Necati Eğitim" öğretim üyelerini bir ayrıcalık olarak generaller salonunda ağırladıklarını, orada vakit geçirdiğimizi, aramızda bir zamanlar Harp Okulu'nda tarih öğretmenliği yapan tarihçi İlhan Erim'in de bulunduğunu, üst subayların hepsinin onu iyi tanıdıklarını açıkladım. Onu da Orduevi'ne çağırdım. Yanıtı şu oldu Tahsin Yücel'in: "Yüzbaşım beni oraya girerken görürse çok kızar!" Ve Tahsin Yücel, hiç gelmedi. Ağırbaşlı, az konuşan ve

saygılı bir gençti. Şükran Kurdakul’la karşılaştıklarını hiç sanmıyorum.

*

Şükran Kurdakul'u en çok sevindiren, "Yeryüzü" dergisini görmüş, okumuş olmamdı. Yeryüzü dergisi iyesi (sahibi) ve Yazı İşleri Müdürü Abidin Özkan üstüne de konuştuk onunla. Özkan da kendisi gibi, öğrencilik yıllarında "142." maddeden soruşturma geçirmiş, tutuklanmış ve hapse atılmıştı. Hapisten çıktıktan sonra, o zamanın Antakya Lisesi Müdürü Naci Alev, -ki sonradan İstanbul Sultanahmet Yüksek Ticaret'in Matematik Öğretim Üyeliğine atanmıştır- durumu "kitabına uydurup" Abidin Özkan'ın okuldan ilişiğini kesmemiş, öğrenimini bütünleyebilmesini sağlamıştı. Şükran'ın da öğrenciyken böyle anlayışlı bir müdürü olsaydı, o da "paçayı" kurtarabilirdi diye düşündüm hep. Abidin, Hukuk Fakültesi öğrencisi iken ben Edebiyat Fakültesi öğrencisiydim. Beyazıt'ta karşılaşırdık. Yeryüzü dergisini o bana verirdi. "Ahmetçiğim, dil tutumumuzda Nurullah Ataç'ı örnek alıyoruz." derdi. Şükran'ın o dergide ilk şiirleri yayımlandı.

*

Yıllar geçti. Balıkesir Necati Eğitim'den, Bursa Eğitim'den sonra İstanbul Atatürk Eğitim öğretim üyeliğine geçtim. Kızıltoprak'ta, Bağdat Caddesi'nde bir apartman dairesinde oturuyorum. Şükran Kurdakul'un evine giden yolun tam üzerinde...

Atatürk Eğitim' in birçok öğretim üyesi, Fener caddesindeki Soley pastanesinde toplanırlardı o zaman. Ziya Arıkan, Cemil Yener, Halit Değer, Halil İzer, Ekrem Uykucu, Ahmet Miskioğlu... Ve daha başkaları, sözgelimi Selman Erdem, eski Öğretmen Okulları Genel Müdürü... Behçet Necatigil de Beşiktaş'ta oturmasına karşın bir iki kez gelmiş ve birlikte akşam yemeği yemiştik. İşte, Şükran Kurdakul da o sıralarda özellikle geç saatlerde uğramaya başladı aramıza. Ve bir ara, Ziya Arıkan, Sabahattin Arıç, Şükran Kurdakul ve Ahmet Miskioğlu "her akşam" diyebileceğim ölçüde pek sık olarak birlikte akşam yemeği yemeğe başladık. Sabahattin Arıç, Şükran'ın okuldan öğretmeniydi. Seçtiğimiz lokanta da Fenerbahçe Spor Kulübü'nün Kurbağalıdere kıyısına yakın görkemli "tesisler"iydi. Doğrusu, dördümüz çok coşkulu söyleşiler yapardık. O zamanlar telefon pek yok. Şükran Kurdakul, her yemeğe oturacağımız akşam, "Eve haber verip geleyim!" der, gider haber verir gelirdi; onu beklerdik.

Bu toplantılarımızda bir ara, daha çok Şükran'ın etkisiyle, Türkiye'deki ve bütün yeryü/ündeki ya/ar örgütlenmeleri üzerinde coşkulu tartışmalar yaptık. Türkiye Ya/arlar Sendikası, o sıralarda kurulmuştu. Hu kuruluş konusunu da günlerce söyleştik durduk. “TYS, Türkiye için gerekli bir örgütlenmedir” diye düşündük.

*

Yıllar birbirini kovalıyor, kalabalıklar, kümeleşmeler dağılıp dağılıp yeniden bütünleşiyor. Bir gün, çıkardığımız "Türk Dili Dergisi"nin onuncu yılını kutlamaya karar verdik. Birçok arkadaş, hiçbir sayı için kutlama yapmadığımızdan "Onuncu yıl önemlidir, kutlama yapmak gerekir." diyordu çünkü.

Konuşmacılar şu adlardı: Şükran Kurdakul, Osman Bolulu, Yusuf Çotuksöken, Ömer Demircan, Kemal Bek, Mehrizat Poyraz ve Ahmet Miskioğlu...

Uzun bir masaya sıralanmıştık. Konuşmayı ben yönetiyordum. Her sırası gelen arkadaşı önce nitelikleriyle tanıtıyordum, ondan sonra sözü ona veriyordum. Yanımda oturan Şükran Kurdakul, kulağıma eğildi: "Sözü bana verirken 'Şair Şükran Kurdakul' diyerek ver!" dedi. Ben de öyle yaptım, "Değerli ozan Şükran Kurdakul, şair Şükran Kurdakul" dedim.

Şükran, kendini öncelikle şair sayıyordu diye düşünmekteyim şimdi. Ve, bütün bu yazıyı, asıl bu duygusunu açıklamak için, ona 'Şair Şükran Kurdakul' demek için yazdım diyebilirim de.

Şükran Kurdakul'un belleği çok güçlüydü. "Türk Dili Dergisi'nin 10. yaşına basmış olmasını yürekten kutluyorum. Başarılarının sürmesini diliyorum." dedikten sonra, doğaçlamadan çok uzun bir konuşma yaptı. Bu konuşma ve öbür konuşmaların

çoğu, Ocak - Şubat 1997'de 58. sayımızda yayımlandı.

*

Kapatılan Türk Dil Kurumu'nun 60. kuruluş yıldönümünde Şükran Kurdakul, Uluslararası Türkiye PEN Kulübü Başkanı bulunuyordu. Eylem yapmaktan geri durmadı. Usta bir örgütçü olarak, İzmir'de, Adapazarı'nda, Edirne'de ve İstanbul'da dil toplantıları düzenledi.

İstanbul'da oluşturduğu PEN Kulübü Dil Kurultayı'na beni de çağırdı. Benden PEN Kulübünün etkinliğine konuşmacı olarak katılmamı istedi. Yanıt verdim:

"Ben iyi bir konuşmacı değilim. Beni bağışlayın. Başka usta konuşmacılar çok var. Onları çağırın lütfen."

Böyle yanıt vermeme gücenik tutum alarak üsteledi. Sonra üstelemesini sürdürerek:

"Geleceksin, sen Türk Dili Dergisi'ni çıkarıyorsun, geleceksin!" diye dayattı.

Türk Dil Kurumu'nun kuruluşunun 60. yıldönümü istanbul toplantısına böylece konuşmacı olarak katıldım. Kurdakul'dan ve benden başka Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Adnan Özyalçıner vardı konuşmacı olarak... Kendisi uzun bir konuşma yaptıktan sonra ilk sözü bana verdi:

"Şimdi sözü Ahmet Miskioğlu arkadaşımıza vereceğim. Kendisi, Türk Dil Kurumu kapatıldıktan sonra altı yıl boyunca tek başına arkadaşlarıyla birlikte İstanbul'da çağdaş Türk Dili Dergisi'ni çıkarma onuruna ve utkusuna sahiptir. Varsın anayasanın 134. maddesi uyarınca kurulan Atatürk Kültür Kurumu -sureta diyeceğim gene- uzmanlarından oluşan bol ödenekli kişileriyle açılsın Dolmabahçe, biz dilimizin savaşçıları olmaktan onur duyacağız" dedikten sonra "Buyurun" diyerek sözü bana bıraktı.

Konuşmalardan sonra, toplantının ikinci bölümünde, Dağlarca'nın "Türkçe Katında Yaşamak" adlı destanı okundu. Sonra da Melisa Gürpınar, Arif Damar. Mehrizat, Eray Canberk, Melike Aslan şiirler okumuşlardı.

PEN Kulübü başkanlığı, Şükran Kurdakul'un çabasıyla önemli bir etkinliği sergilemiş oluyordu böylece... Bu; Türk Dili Dergisi'nin Kasım-Aralık 1992 sayısında okurlara duyuruldu.

*

Şükran Kurdakul’la ilgili daha pek çok fotoğraf var belleğimde. Ancak burada kesiyorum. Değerli arkadaşımızın, sonsuza dek ışıklar içinde olmasını diliyorum.


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2005