|
|
La Regence Kahvesi
Ali Özçelebi
Paris'te bir akşamüstü. Palais Royal Alanı'nda La Regence
kahvesinde her şey, 301 yıl önce olduğu gibi. Sandalyelerin
ağaç kısımları altın yaldızlı; oturulan ve sırt dayanan
yerleri, masaların örtüleri, perdeler aynı kumaştan;
renkleri şarap kırmızısı, kenarları simle işli. Henüz
müşteri yok. Garsonlar çok şık; smokin, papyon kravat, dip
tarafta bir arada duruyor, şeflerinin alçak sesle
anlattıklarını dinliyorlar.
Tam o sırada içeri bir çift giriyor. Erkek, Hasan Türkoğlu,
otuz yaşlarında, kumral. Sakalı ve saçları uzun; ama
bakımlı. Sırtında kışlık bir kazak var, bisiklet yaka. Boyun
yerinde, içindeki gömleğin yakası görünüyor. Bacaklarında,
yıpranmış, ama temiz kot bir pantolon, ayaklarında botlar
var. Mevsim kış; üzerindeki dışı koyu kahverengi koyun postu
kaban, onu olduğundan iri gösteriyor. Yanında, onun gibi
değilse bile benzer giyimli, aynı yaşlarda bir genç kadın
var: Eva. Sarışın, uzun boylu, topluca. Mavi gözlerine sarı
tel çerçeveli gözlükler takmış. Fransızca konuşuyorlar...
Eva, Champs-Elysees'ye yakın bir varsıl evinde, çatı
katındaki bir göz odaya karşılık, çocuklara Almanca
öğretiyor. Alliance Française'den Fransızca Öğretmenliği
diploması almaya çok yaklaşmış. Hasan da öğrenciye benziyor;
öyle zaten, Fransız yazını dalında doktora öğrencisi; ayrıca
Sorbonne Paris IV'da yabancı Fransızca öğretmenleri için XX.
Yüzyıl Fransız Yazını Dersleri alıyor. La Regence kahvesinin
geçmişini yazın tarihinden biliyor... Buraya gelmeyi isteyen
de o.
Pencere önünde bir masaya oturmak istiyorlar; garsonlar
oralı olmayınca, kendileri bir masa seçiyor. Hasan, genç
kadının mantosunu çıkarmasına yardım ediyor. Yapıldığı
yüzyılı ve biçemini tam bilemediği sandalyenin arkasına
takmasına yardım ediyor. Aynı şeyi kendisi de yapıyor ve
oturuyor. Başını, görkemli bir avizenin sarktığı tavana
çeviriyor; sonra koyu kırmızı kadife perdelere, aralarındaki
apliklere bakıyor hayranlıkla.
Sevgilisine dönerek:
- Kahvenin adını XVIII. yüzyıl başlarındaki Naiplik
Dönemi'nden aldığını
biliyor musun? diye anlatmaya başlıyor. XV. Louis çok
küçükmüş, yani babası
öldüğünde. Bunun üzerine Philipped'Orleans naip oluyor,
1715'te...
Birdenbire derste olmadıklarını, sevgilisinin de öğrencisi
olmadığını anımsıyor, susuyor. Sonra dayanamayıp yine
konuşuyor:
- Belki Diderot bu masada oturup, d'Alembert'le
Ansiklopedi''nin o
sırada çıkacak fasikülünü tartışmıştır... Neden olmasın?
Kral bile gelmiştir belki...
Voltaire'in, Rousseau'nun, Benjamin Franklin'in geldiklerini
kesin biliyorum,
Eskiden satranç da oynanırmış. Voltaire'in yakındaki
Louvre'da bulunan Prusya
Kralı Frederik'le gidip gelen uşaklar aracılığıyla satranç
oynadığını okumuştum. Daha ilginç bir satranç öyküsü var.:
Erkek kılığına giren bir genç kız Robespierre’i şu
masalardan birinde satrançta şah mat ederek önceden
anlaştıkları gibi karşılığında sevgilisini ölümden
kurtarmış...
Hasan'ın sevgilisi bu öyküye gülümsüyor; ama sıkıntılı.
Bu arada dakikalar geçiyor; bir garson gelecek diye bekliyor
Hasan. Göz ucuyla bakıyor. Garsonların ilgilenmeye niyetleri
yok gibi. Yadırgatıcı bir durum. Kalabalık olsa, bir iki
garson hizmet etse, içeri girdiklerini görmediklerini
düşünecek. Oysa gördüler; ama sanki görmezden geliyorlar.
- Eva, sence neler oluyor?
- Anladım galiba... Kalk çıkalım, yolda anlatırım.
Kapıya doğru yürürken giyiniyorlar montlarını. Hasan
bozuluyor, biraz da kızıyor.
- Sanırım buraya iyi giyinip belki de masa ayırtarak gelmek
gerek, diyor
arkadaşı.
- Yapma! Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ülkesi Fransa'dayız...
Bütün masalar
boş, biz de dilenci değiliz...
-Ne ilgisi var! Sen anlatıyordun, burayı olduğu gibi
koruduklarını, eskiden ünlü yazarların, kentsoyluların
geldiğini... Bizde de vardır böyle yerler. Otele
dönüştürülmüş eski şatolar... Çoğu kimsenin, örneğin benim
usumdan hiç geçmez oralara gitmek.
- Niçin? Bir hafta sonunu şatoda geçirmek...
- Çok pahalıdır; üstelik kahvaltıda başka, akşam yemeğinde
başka
giyinmek, züppelerle konuşmak gerekir... Bana göre değil bu
yerler...
- Yani, bu kahve de bize göre bir yer değil mi?
- Hayır, o kadar da değil. Bir kez görmek için gelinebilir.
Önceden yer ayırtır, o yere uygun, güzel giyinip gelirsek
neden olmasın...
- Başka?
- Bir de, böyle yerlere geldiğinde girişte bekleyeceksin,
garson gelip seni
karşılayacak...O zaman boş masa varsa, yer ayırtmamış olsan
da girebilirsin...
Bütün bunları ben biliyordum; ama sen bana unutturdun...
Üstelik montlarımızı,
belki de altın yaldızlı sandalyelerin arkasına astık...
Birkaç gün sonra, yine yer ayırtmadan, ama "gerektiği gibi"
giyinerek geldiler La Regence'a. Garsonlardan biri onları
tanıdı, bıyık altından gülümsedi; ama hiç belli etmedi. Bu
kez her şey yolunda gitti; ama genç kadın, böyle şeyleri bir
kez olsun denemeye çok meraklı arkadaşının Mcvcime
lokantasına da gitme önerisini hiçbir zaman kabul etmedi.
|