|
|
Kışkırtma
Osman Bolulu
Don Kişot'u (Don Quijote: Miguel Cervantes) yeniden
okuyorum.
Yeniyetmeliğimde dünyanın belli başlı edebiyat
yapıtlarından -o döneme göre-çoğunu okumuştum. Ancak onları
özüyle kavrayabilmiş miydim? Yorumunu yapabilmiş miydim?
Yoksa en yeni dergiler, kitaplarla sınıfımıza giren İstanbul
güzeli Sabahat öğretmenimin gözüne girmek mi isterdim? Kız
kardeşi olmayan, köyünde kız erkek arkadaşlığı nedir,
tanımamış, okulda kız arkadaşlarına yaklaşmaktan çekinen,
kara kuru, sıtmalı bir öğrenciydim. Yoksa benimki bir
ödünleme miydi?
O başyapıtlar, günümüzde de geçerliliğini sürdürüyor,
örnekseniyor. Yüzlerce yıl öncesinin yapıtlarıyla çağımız
arasında kopmaz bir bağ vardı ki... Kırk yıl sonra, dünyanın
başyapıtlarından on beş kadarını yeniden okumaya başladım.
Gördüm ki, o okuma tutkusu; bir köylü çocuğunu, dünyayı,
insanlığı tanıma merakında sürüklediği kadar da düşünsel
açlığı giderme, gizliden gizliye âşık olduğu öğretmenine
ulaşma yeltenişinin izlerini taşıyormuş, biraz.
Yeniyetmeliğin hızında, heyecanında savrulmuşum, epeyce. O
zamanki okumalarım, her ne kadar birikimler yaratsa da,
düşünsel kazanımlara götürse de, okuma oburluğu, beni
algılama fesadına düşürmüş. Eksikli kalmışım. Örnekse biz
Kızıl ve Kara'ya yeniden döndüğümde, Türkiye'deki dinsel
sömürüyü, ülkemin çağından koparılarak 1400 yıl geriye
çevrisine yeltenişini, daha bir özünden algıladım, kavradım,
daha bir sağlıklı yorum yapabilir oldum.
400 yıl öncesinden Don Kişot'una yeniden sarılışım
ondan. Akıldan şehla bir adamın maceraları değilmiş Don
Kişot.
Cervantes'in yapıtı, her ne kadar romanın ilk örneği
sayılsa da günümüzün romanına benzemiyor, özgün biçimi,
günümüz okurunu zorlar.
Batılı, Don Kişot'u romanın, ilk örneği sayar. Her ne
ki varsa, yenilik, gelişim yolunda, tümünün çıkağı, kaynağı
olarak kendisini temel gösteren Batının, kendisini bütün
dünyaya sökülmez biçimde yerleştirme, kendi görüşünü
dayatması olarak düşünsek de ve çağdaş romana benzemese de,
yadsıyamadığımız bir öz var Don Kişot'ta: Sanrılı
kahramanın, eğlendirici serüvenleri, tersine göndermeli: Acı
şekilde alay ediyor, ciddi olarak eğleniyor, sarakaya
alıyor, kendisine atılan okları, sahibine döndürüyor.
Kendisi alaya alman sanrılı kahramanın, baş edilemeyecek
gibi görünenlerle savaşımının altında, alaysılıktan öte,
gidişe ve duruma karşı, öneriyi, uyarıyı aşan bir kışkırtma
var. Günümüz edebiyatına musallat olan saptırmaların
yaygınlaşıp bizi sarmalına aldığını algılayınca, apaçık
görebiliyorsunuz bunu.
Don Kişot, bir aykırılık cihangiri: İnsanlığı
sürüleştiren düzenin, evrensel
değerleri öğütmeye ayarlı değirmeni, bir sürü ahmağın
aldanışına yaslanarak -daha
açıkçası sömürgenin, çıkarcının- itelemesiyle
döndürülse de;kısır döngülere kenetlene
kenetlene. cümbür cemaat Don Kişotlar öğütülse de
geleneğin cenderesinde; düzenin
.gaflet gecesinde birazını kurtarıyor Don Kişot
kıyısından köşesinden. Bunca vuruşta yıkılmıyor;bunca engeli
aşıyor, ölmüyor Don Kişot Aykırılık cihangiri Don Kişot
olmasa n’apardık.düzenin ketenperesinde diye düşündürtüyor.
İnsanlığı tek tipe tek düşünüşe tek biçime dönüştürmenin
yıkamayacağı bir insanlık, edebiyat anıtı.
Don Kişot'u bir kıstırma olarak düşünüyor; teslim
alınamamış insanın, teslim alan buyurgana karşı ayaklanışı
olarak yorumluyorum. Kışkırtıcı. Kışkırtma kavramına, hemen
itiraz ettiğinizi görür gibiyim. Alışkanlıklarınıza
bağlıysanız, yerleşmiş kanılardaysanız, kendinizce
doğrusunuz. Ama diyorum ki öylesi, kazanılmışla yetinmek,
durağanlık olmaz mı? Bir tür, mirasyedilikle sakatlanmış,
kalıt tüketici ligine düşmüş olmaz mıyız o zaman? Alışılmış,
bellenimsin dışına uzanıp kimi kavramaları ters yüz etmek
gerekmez mi, düşünüşe ivme kazandırmak için?
Yazma eylemi; yaşamı, insanı, değişimleri,
gelişimleri içinde yeniden sorgulamak, olanın bitenin
üstünden eleştiri merceğini eksik etmemek; uyuklayanı
sarsmak, uyuyanın gözüne cam tozu atıp onu uyarma ve yeni
duruşa geçirmek, durağanı, yerinden ileriye kımıldatmaksa;
yeni insan, yeni dünya yaratmaksa; kışkırtmayı; kötü işe
yöneltme, yoldan çıkarma, kapışma, kavgaya girişmek,
hırsının atını koşturmak olarak mı yorumlayalım hep?
Günümüzde uyarı, eleştiri, üzerimize yönelen saldırıyı
çelemiyorsa, kışkırtma kavramını olumluya dönüştürmek;
düşünüşe, dünyaya bakışa açılım getirebilir diye düşünemez
miyiz? Kavramların hazırına sığınmasak, onları inak olarak
kullanmasak; altım üstünü yoklasak, yerleşmiş kanıları /
kavramları da sorguya alsak; dili, düşünüşü boyutlandırmış
olmaz mıyız?..
Don Kişot, kaba bakışla bir serüven, Sanço Panza'nın
serüveni. Sonra dedik ki kışkırtma. Peki, günümüz
edebiyatında serüven, kışkırtma yok mu, sorusuna götürdü, bu
okuma beni. Var da... Olması gerekli de... Romanın akışını
kesmemek, okurun ilgisini canlı tutmak için, kullanacaksınız
bunları. Ama şimdikiler, nasıl kullanıyorlar kışkırtmayı,
merakı, serüveni?
Cinselde dönenip duranı; salt cinselliği kışkırtıyor,
okuru cinselin sanal atına bindirip, gerçek eşdeşsiz,
yalancı doyum yaşatıyor. Daha kabaca söylersem, kendi
kendisini kullandıran cinsel doyum. Roman bitiyor, o biçimin
bir yenisini arıyor okur. Belki de doğal cinselliğini
köreltiyor ya da cinselliği salt kışkırtmalarda, değişik
serüvenlerde arar oluyor. Cinsel birleşimi, salt üremenin
yararcı işlevinden, insanı birbirinde eritip tek bene
dönüştüren aşkı, yozutmaz mı böylesi? Merakın çengelini,
okurun bağrına saplayanı; okuru salt merakın (polisiyenin)
ardından koşturuyor. Kim bilir, belki de klasik polis
bakışım pompalıyor, alttan alta beyninin arka alanlarına.
Hem şu polisiye, ev kadınlarının, sonunu bekleyerek
okudukları foto-romanların yakın akrabası değil midir?
Bunlar, merakın rüzgârında savrulana, durup düşünme fırsatı
bırakmaz. Okuduğunu, salt koşturmacasıyla izler; algılama,
yorumlama, metni sorgulama gündeminden düşer. Hele de
metinden metin üretme, böylesi okurun, aklının kıyıcığına
bile gelmez. Günün aferinine, alkışına yatanı (popülisti);
güncelin dağdağası içinde çalkalandırıyor okuru, kendisiz.
Ola ki yerli yersiz karşı kamplara yöneltir. Güncelde
düğümlenip kalmak, gelecek günlerin gündeminden, baştan
dışlanmaktır.
Olmasın mı böyle romanlar? Olsun da... Salt cinselle,
salt serüvenle, salt güncelle okuru, tecim malının alıcısı
durumuna düşürmesin. Edebiyatı, tüketim aracı yapıp; kafayı
besler, yüreği inceltir işlevinden soymasın. Okur,
okuduklarının içinde -iyisi kötüsüyle-insanı, dünyayı
görsün. Okuduklarından algılanarak, kendisini ve çevresini
sorgulasın, içinde bulunduğu yaşam düzenini eleştiriye alsın
ki, okuma öncesindeki kimlik ve kişiliğinin daha üstüne
tırmanabilsin. İşte, Don Kişot'tan ve benzeri romanlardan,
dediklerimin ayrımı burada.
Don Kişot'un cihangirliği, 400 yıldır
eskitilememişse... Yazarlıkta, romancılıkla kışkırtma gündem
dışı edilmemek gerekmez mi?.. Ve nerede, kime, niçin
yazdığını/-...
Yazarın, romancının kişisel doyumu içinse edebiyata,.
okura ne gerek?.
|