Sözün Doğrusu: Türkçe
Ali Dündar
"Sayın Bay A. S. Levend;
Bir muhabir üyesi olmakla övünç duyduğum Türk Dil
Kurumu'nun, özleşme akımının gerçeklerini
ve geçirdiği evreleri
anlatan bir kitap hazırlanmakta olduğunu değerli Türk
Dili
derginizde okudum. Benim fikrimce bu konuda üç tane önemli
gerçek var ki gözden kaçırılmamasını önemle rica etmek
cüretinde bulunacağım: l. Osmanlı
İmparatorluğunda halk diliyle
resmi dil arasında dayanılmaz bir uçurum vardı.
Demokraside
bu,
dayanılmaz bir şeydir. 2. Bu uçurumun üzerine köprü
atanlardan en etkilisi
Türk Dil Kurumudur. 3. Türk Dil
Kurumu'nun yaptığı her söze vaktiyle kusur bulanlar bile, bugün
o kusur buldukları
sözleri yazı dillerinde kullanmaktan
utanmazlar.
Kendi Türkçemdeki hatalarıma bakmamanızı diler,
saygılarımı sunarım.
İngiltere, 11.8.1952
Dr. G. L. Lewis St.John's
College, Oxford
Bu günlerde gene Türkçe'nin başında keşişlemeler, sam
yelleri esiyor.
Devletin kimi kurumlarında, kimi yayın organlarında bile
ağız değişiklikleri uç
vermeye başladı. İnsanlar günaydın demeye çekinir
oldular. TV sunucuları
artık izleme, izleyici demiyor, seyr'i,
seyirci'yi yeğliyorlar. Ayrıntı'yı
görmezden,
bilmezden gelip, kâr realizasyonu tahakkuk
ettiriyorlar. Anıt yerine abide dikip,
çölleşen tarım alanlarında derivasyon düşü
kuruyorlar.
Sizin anlayacağınız, anadilimin başı gene belada. Bu kez
salt doğu dilleri
değil, onun
yanında batı dilleri de yüklenmeye başladı Türkçe'ye.
Oysa ne güçlükle, ne
engellemelere karşı savaşım vererek açmıştık dilimizin
ışıklı yolunu.
Işıklar içinde olsun,
Şemseddin Sami'nin: "Baki'nin, Nef i'nin,
Nabi'nin bir
gazeli bir diğer
lisana tercümesi mümkin olup da, öyle bir şâire
gösterilse, bunları yazanların fikri halelden salim
değildir diyeceğinde kuşku yoktur.
Çünkü bunların
sanayi-i lafziye esası üzerine müessestir..."
diye
nitelendirdiği bir
cangıldan çıkıp, S. Eyüboğlu, M. C. Anday, C. A. Kansu,
T. Yüce, İ.
Selçuk, N. Uygur, N. Ataç, V. Günyol, C. Kudret vb.
yüzlerce yazıncının,
sanatçının,
bilimerinin kullandıkları yetkin Türkçe, dünya dillerine
çevrilen; bilimde,
yazın ve sanatta
dünyanın en gelişmiş dilleriyle atbaşı giden Türkçeye
gelinmişti
Türkçe deyince çenesindeki tüyleri diken diken olan ve
“Lisanını seven bir osmanlı hiçbir vakit hatevat-i
tevakki” makamına "ilerleme adımları"nı ıs'ad edemez."
diye bağırıp çağıran Süleyman Nazifler;
"Lisanda güneş sözü var diye ufk-ı edebîmizden, şems-ü
hurşîd'i silmek, yıldız var diye nücûm-ü ahter'i
sözdürmek, göz var diye çeşm-ü dide'yi
ayn-ü basar'ı kapatmak, yol var diye râh-ü tarik'ı
seddetmek, su var
diye âb-ü mâ'yı kurutmak kabilinden ameliyat-i tahribe
karar verdikse
buna isrâf-i bîhûde nazarı ile bakmak tabiîdir..."
sözleriyle ahkâm kesen H.
Z. Uşaklıgil'ler ve "Türkçe olmayan terkipleri
lağvederek bazen altın
destanları, bazen de marazî aşk neşidelerini yazmakla yeni
bir lisan ve millî
bir edebiyat vücuda getirdikleri zannma düşenler, öyle
düşünüyorum ki serâb-âlûd bir uykunun bakiye-i ezvakı ile sermestirler..."
diye
Türkçe'den yana olanları taşlamaya geçen M. F.
Köprülüler geride bırakılarak
gelinmiştir, günümüzün bilim dili, yazın dili, sanat
dili yetkinliğindeki Türkçesine.
Atatürk'ün önderliğindeki Türk Dil Kurumu'nun 1932'den
1983'e değin
yaptığı
çalışmalar karşısında başları dönen S. Nazifler
Osmanlıca - Türkçe
karışımı bir dil ile özben'ini yatıştırmaya çalışırken;
kimileri H. Z. Uşaklıgil gibi,"
Şu son günlerde
elime kırk yıl önce yazdığım eserim geçti. Bunu gözden
geçirmek istedim. Sabrın ve azmin son bütün gücünü kullandığım halde,
ancak beş on
sayfa okuyabildim. Yazdıklarımın dilinden utanç duydum.
Süs merakı, Acemce ve Arapça hayranlığı neler
yaptırmış..."
diye itirafta
bulunurken, kimileri
de F. Köprülü gibi,"... Kurtuluş seferberliğinden
sonra, İslam medeniyeti dairesine
girilince türlü amiller tesiriyle gerileyici bir
yola girerek
istiklalini kaybeden, yabancı diller boyunduruğu altına
giren Türk dilini kurtarmak için adeta bir umumi
seferberlik emri veriyor.
Büyük Gazi. Ben bu
seferberliğe katılıyorum ve dilimdeki yabancı sözleri
temizlemeye bugünden başlıyorum..."
sözleriyle geçmişlerini küllemenin
yolunu tutmuşlar; o
ölü dedikleri Türkçe'nin ani dirilişi karşısında
şaşırmışlardır.
Atalarımızın deyişiyle, kuşkusuz "kişi yanlışın
bilmek gibi erdeni
olmaz."
Hani derler ya, insanoğlu çiğ süt emmiş, herkes o erdeme
ulaşamıyor.
Geçen dil bayramı nedencesiyle bilen bilmeyen ağzına
geleni söyledi, kalemine
dolananı yazdı. Hep doğruları yazmakla övünen bir
gazetenin yazarı ile, TV
kanalında sözün doğrusu'nu aradığını sanan bir
konuşmacı, veryansın ettiler
Türk Dil Kurumu'nun 1983'ten önceki üyelerine,
çalışanlarına, uzmanlarına ve
onların halk ağzından derleyerek; eski yazı yapıtlardan
tarayarak; Türkçe kök
ve eklerden üretip türeterek ortaya çıkardıkları
sözcüklere, terimlere,
oluşturdukları yeni kavramlara. Kendilerini yenemediler
hiç bilmedikleri bir suya
daldılar; bir tür alan çalışmasına yol ve yön hazırlama
bağlamında, azbülbeyanî
(Kınam
düşkünlerinin "elsine-i meyyite" gözüyle
baktıkları anadilimiz
Türkçe'nin kök ve eklerini kullanım
örneklerinden bulup çıkarma; dilin tümce
kuruluşu, çoğullama, anlamlama, olumlama /
olumsuzlama gibi dilbilimsel
yeteneğini
doğrulama yöntemi olarak başvurulan Güneş / dil kuramına
saldırdılar,
Dillerin anlamlı söz ve seslerin, doğal/doğa sesleriyle
ilişkisini bilmedikleri için, güneş/dil kuramının
neliğini, .
ne değilliğini
birbirine karıştırarak yazıp konuştular; eski yaveleri
yineleyip durdular.
Ne var ki artık bu tür densizliklere aldırmıyoruz.
Türkçe akağını bulmuş gürül gürül akıyor.
Arap, Acem
cangılını çoktan geçti. Batı dillerinden gelen
saldırıları da
savacaktır. W. von Humboldt'm dediği gibi: "Bir iç
varlık olan anadili, etkin bir ruh gücü taşır. Ondaki bu
yok edilemez ulusal özelgeyi
bireyler paylaşır ve
bundan büyük kişilikler / düşünceler doğar. Dil
varlığı eylem, eğilim
ve etik gibi ulusun karakterine bağlı olup onu
niteler, iç benliği
belirten dilin en ince örgü iplikleri ve kök saçakları
ulusal ruh
gücüne bağlıdır. Ulusal doku ne denli sağlam durursa dil
de o denli sağlam olur. Çünkü dil bir iç yaşantı,
düşünüş / düşünce ve dünya
görüşü kalıbı /
kabıdır."
Kurumlaşan Türkçe, tüm ötekileri öteledi bile!..
EKYAZI:
Sevgili Emin Özdemir'in Avurduyelli olarak
nitelendirdiği biri,
yazılarında ve konuşmalarında, dilinden düşürmediği
birtakım Osmanlıca terim,
tamlama, deyiş ve deyimlerle Türkçe sözcüklere, eski
Türk Dil Kurumu'na,
Köy Enstitülerine ve özellikle de İnönü ve Yücel
dönemine, onların döneminde Batı dillerinden çevrilen
başyapıtlara, o yapıtları okuyanlara üfürüp savuruyor.
Bugünkü bütün kötülüklerin, kötücüllüklerin oralardan ve
o dönemlerden
kaynaklanageldiğini savunuyor; kültürümüzün ümmet
kültürü üstüne
kurulmasını,
o başyapıtları çevirtenler ve okuyanlar engel oldular
diyor; kendi
kafa karışıklığını sergiliyor. Oysa, o başyapıtları
çevirenler ve okuyanlardan hiçbiri
ne Hıristiyan oldular ne düzen bozucu ne de halkavcısı.
Dilimizi, toplum düzenimizi
bozanlarla, insanlarımızın kafasını karıştıranlar ve
1923 Aydınlanma yürüyüşünün
önüne çıkan ve yolunu kesenler hep o dünya başyapıtlarım
okumayanlar, o
yapıtları okul kitaplıklarından, halk kitaplıklarından
çıkaranlar, Türkçe sözcükleri
yasaklayanlar oldu. Halkevlerini kapatıp tekke ve
zaviyeleri, tarikat ocaklarını
açanlar;
Köy Enstitülerini kapatıp imam okullarına yol verenler;
Dil ve Tarih
kurumlarını kuşa benzetip doğudan, batıdan gelecek
sözcüklere / terimlere kapı
aralayanlar
kararttılar / karartıyorlar dünyamızı; Avurduyellinin
dedikleri değil.