başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

ÖYKÜLER

Karabasan

Anais Martin

Gecenin bir vakti, birden açtım gözlerimi, çevreyi dinledim, 'çıt' yok. "Peki nedir beni tatlı uykumdan uyandıran" demeye kalmadı, panjurların gıcırtısını işittim... Gıcır - gıcır- gıcır...

Bir tür beşik ya da ninni gibi... Ağacın o tatlı gıcırtısı aldı beni kucağına, şöyle bir batırdı / çıkardı suya... "Ne suyu, ne batması" demeye kalmadan, haydi bir daha.

Evet, yanılmamışım, teknemizdeyiz... Türkiyemin o canım koylarından birine demirlemişiz... Kaptanım ve ben.

Gece; rüzgâra gebeymiş anlaşılan ki şimdi, gecenin 'çıt' çıkmayan bu saatinde teknenin ağaç gövdesi böylesine gıcırdıyor. "Ne tuhaf raslantı" diye düşünüyorum... Teknenin gövdesi, gövdeye bu hafif 'göbekli' biçimi verdiren ağaç lataların dizilişi, herşey ama herşey beni, bir panjurlara bir tekneye savuruyor.

"Panjurları ağaç kurtlarından korumak için verniklediğimiz iyi oldu" diyorum, boş boş yüzüme bakıyor. Sonra: "Demek sen tekneyi verniklerken, aklın başka yerlerdeydi diyor...

Kamaramızın tavanı alçak, çok alçak ama, teknenin gıcırtısı bizi coşturup, sevişmenin / birleşmenin doruklarına uçurunca, yükseliyor tavan, hem. öyle yükseliyor ki, iki yana açılan panjurun ağaç kanatlan mı, yoksa, teknemiz mi kanatlanmış?...

Birden, kara yelkenli, çift direkli bir 'yat' demirliyor limana, hem de tam yanımıza / bordalıyor bize... Sonra karalar giymiş bir kadın beliriyor güvertede. "Bu kim, nerden çıktı ortaya" demeye fırsat bulamadan soruları(mı) gözlerimden okumuş gibi açıklıyor: "Kocam, bu teknenin kaptanıydı, dişi bir köpekbalığı onu benden aldı / çaldı... Şimdi bu geminin kaptanı benim!"

İçim ürperiyor birden, ve o anda aklımdan: "Bu da bir tür kadın 'Uçan Hollandalı' * işte" geçiyor, ama bulduğum bu benzetme beni güldürmüyor, tersine içimin ürpertisi dışıma ve tüm gövdeme yayılıyor.

"Acaba bu tekne de, Uçan Hollandalınınki gibi lanetli mi?" İki teknenin birdenbire sürtünürken çıkardığı 'gıcırtı' birbirine karışıyor... Ama bu kara teknenin gövdesi dümdüz, yelkenleri kapkara...

Yeniden rüzgâr yükseliyor, biz sevgilimle tek vücut olmuş, kendimizi / teknemizi rüzgâra teslim etmişiz... Ama neden sevgilimin görüntüsü gittikçe küçülüyor / saydamlaşıyor...

Sonra, bir zincir şakırtısı rüzgârın uğultusuna karışıyor... "Kaptanlardan biri demir almaya karar verdi anlaşılan, deli olmalı bu havada yola çıkmak için" demeye kalmadan, demir alanın 'komşumuz' Kara Yelkenli, olduğunu fark ediyorum. Teknemiz şiddetle sarsılıyor... Birden, içeri su dolmaya başlıyor, sevgilime sesleniyorum: "Uyan / kalk, tekne su alıyor, batacağız" diye... O ne... sevgilim yanımda değil, avazım çıktığı kadar bağırıyorum ama nedense sesim kulağıma gelmiyor...

Tekne; hem gacırdıyor / çatırdıyor, hem de su almayı sürdürüyor. Ben, umutsuzca sevgilimi arıyor, bir yandan da teknenin suyunu boşaltmaya çabalıyorum...

"Kara Yelkenli, demir aldı."

Birden başlayan yağmur , rüzgâr ve teknenin 'çatırtıları' birbiriyle boğuşuyor... Sanki isteseler de birbirlerini yenebilir(ler)miş gibi.

"Kara Yelkenli, çıkıyor limandan."

İşte o an onu / onları fark ediyorum... Sevgilim ve karalar giymiş 'kaptan dulu'nu. Yeniden ağzımı açıyor, avazım çıktığı kadar bağırıyorum: "Onu / Sevgilimi nereye götürüyorsun? Dişi köpekbalığı sensin." Ama sesim, rüzgârın uğultusuna karışıp yitiyor... Ağaç teknemiz; son bir kez umutsuzca gacırdıyor / çatırdıyor ve batıyor... Tekne, ağır ağır sulara gömülürken: "Kaptanım anısına gemiyi terketmiyeceğim" deyip, güvertede bir yerlere yapışıyorum. Yağmur damlaları, kamçı gibi dövüyor yüzümü. Ben, yılmadan yapıştığım yerde duruyorum.

Birden gökyüzünü görüyorum. İki elimde iki tahta parçası, rüzgâr üfürüyor çılgın gibi ama, yağmur dinmiş, Yüzüm ıslak, yeniden 'gıcırtıyı' ayrımsıyorum / duyuyorum...

Uzaklarda, çok uzaklardayım... Gecenin o 'çıt' çıkmayan saatinde, tanımadık bir pencerenin panjur kanatlarını gıcırdatarak iki yana açmış kalmışım..,

Yüzüm, gözyaşı yağmuru ile ıslanmış... Düş mü karabasana dönüşmüş, karabasan mı düşe?

Bildiğim / anladığım, bu düşsel öyküye çok fazla acı / gözyaşı karışmış olduğu...

 

 

 

Meraklısı için: * Uçan Hollandalı -(Die Fliegende Hollander) Richard Wagner'in üç perdelik romantik operası. Konunun geçtiği çağ ve yer: 18. y.y. ortaları, Norveç kıyılan.

İlk oynayışı: 2 Ocak 1843 Dresden

Konu: Hollandalı gemicilerin, ağızdan ağıza dolaşan bir deniz masalından yola çıkılarak, Heinrich Heine'nin aynı içeriği işleyerek yazdığı masal ile birleştirilmiştir.

Senta adlı, duygusal ve hastalık derecesinde romantik Norveçli bir genç kız ile lanetli Hollandalı gemici arasında geçen acı / tuhaf, aşk öyküsü.


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2004