|
|
BAŞYAZI
Arkadaş Yazarlar
Yazar Arkadaşlar (3)
Ahmet Miskioğlıı
Vagon kahvesinin, Münih Birahanesi'nin. Halay Restaurant'ın.
Olimpiyat'ın. arka sokak Neşet Ömer'deki Elif'
kahvesinin, ayrıca. Kadıköy
Çiçek Pasajı'nın
içindeki bütün lokantaların yıkılacağını öğrenmek kimsenin
umrunda değil gibi
görünüyordu ama. gene de kafalar karışıyordu. Niçin
yıkılacaktı? Diyelim yapılar eskiydi de yıkılacaktı; o zaman
soralım, onarım
yapılamaz mıydı? Bu çevrelerde oluşan alışkanlıklar, oluşan
yasama biçimleri de yok olup gitmeyecek miydi bütün bu eskil
yapılar yıkılırsa? Kadıköy'ün bir
özelliğini oluşturan
kimi güzellikleri yitirilmeyecek miydi?
Uygar ülkelerde böyle miydi durum? On on beş yıl ara
ile,
her şey
böyle toptan değişikliğe uğruyor muydu? Sözgelimi, Paris'in
Kadıköy'ü
diyebileceğimiz. Ouartier Latin'inde on on beş
yılda
bir böyle
yıkılıp
yok
olmalar var mıydı? Bir zamanlar Reşat Nuri'lerin, Mahmut
Yesarilerin; Ömer
Seyfettin, Ali
Canip, Ahmet Haşim, Haşim Nahit, Cemil Sena, Fahri Celal ve
Halit Fahri gibi
yazarların uğramadan yapamadıkları Kadıköy iskelesi
karşısındaki
"Acemin Kahvesi" niçin yitirilmişti?
"Kadıköy", bilinen Kadıköy, geçen zaman içinde yok oluyor.
ardından
sanki yeni bir Kadıköy oluşuyordu. Bu; insana acı vermiyor
muydu?
Hiçbir şey kimsenin umrunda değil gibiydi ama, acımasız
gerçek, yargısını
yürütüyordu. Nitekim Hatay, Münih, Olimpiyat, Vagon ve
Kadıköy Çiçek
Pasajı'ndaki lokantaların, işyerlerinin tümü, bulundukları
yerleri boşaltmaları
için
buyruk almışlardı
bile...
İlk
olarak Olimpiyat kapandı.
Çok gecikmeden kapandı; çünkü,
görkemli "Olimpiyat 2"
etkinliğine çoktan başlamıştı. Onun ardından Münih,
yavaş yavaş işleri
gevşetmeye başladı. Yöneticisinin bir şeyler tasarladığı
belliydi. Bir
gün, Mühürdar caddesinin 99. numarasında, eskisinden çok
daha geniş bir
yerde "Münih Restaurant" tabelasını gördüğümüzde çok
şaşırmadık.
Yalnız., adı "Münih Birahanesi" iken "Münih Restaurant" diye
değiştirilmişti.
Aynı kadro çalışmasını orada sürdürmeye başladı. Bugün de
aynı düzeni
yürütmektedirler. Kurucusu ölmüş bulunuyor ama, onun yazar
olmaya da hevesli
oğlu Mehmet Sürer işleri
canla başla yürütüyor. İşler yürütülüyor ama, onlar
da son zamanlarda
Münih'in kapısına "Onarım dolayısıyla kapalıyız; bir süre
sonra buluşmak üzere..." diye bir duyuru asmış
bulunuyorlar.
Hatay Restaurant yerini bırakmamakta en çok direnen kurum
oldu.
Sanıyorum, mahkeme iki yıl sürdü. Mahkeme kararı gelmeden
boşaltmadılar
yerlerini. Kadıköy iskelesi karşısındaki yerleşim
birimlerini kullanan kurumlar
içinde, böylece, eski düzeni sürdüren, iki yıl boyunca
ısrarla sürdüren tek lokanta
Hatay Restaurant oldu. Mahkeme sürdüğü sürece, sanki daha
canlı, daha
kalabalık bir görünüm kazanmıştı. İçki içen ya da içki
içmeyen herkes bir
arkadaşını aramak
için
mutlaka oraya uğruyordu. Halay Restaurant
İki
yıl
boyunca sanki bir ana baba günü yaşadı.
Mahkeme kararı çıkınca da. yerlerini hemen boşalttılar.
Başka bir yer
bulamamışlar,
açıkta kalmışlardı. Ali Demir ve oğlu Tevfik Demir
ile Mehmet
Ali Işık ortalıkta
görünmez oldular.
Biz, o sıralarda, henüz kapanmamış olan Vagon kahvesinde
söyleşirdik
arkadaşlarla. Mehmet Ali Işık, bir iki kez yanımıza gelerek
kiralık yer aradıklarını
bize duyurmuştu. Sözünü hiç sakınmayan Fazıl Hüsnü Dağlarca
da ona yaptıkları
lokantacılık
hizmetini zaten hiç beğenmediğini söylemişti. Mehmet Ali
Işık da, saygı ile, "O
yer bizim değildi, sizindi efendim." diye yanıt vermişti.
Bu sıralarda
"Olimpiyat 2", en parlak dönemini yaşıyordu diyebilirim.
Yukarılarda adını
andığım yazar arkadaşların içki içenlerinin hepsi artık
mutlaka oraya
uğrar olmuşlardı. Ahmet Erol ve onun deneyimli çalışanları,
bize özel yerler
özgülemeye başlamıştı. Vagon da henüz canlılığını
sürdürüyordu.
Naim Tirali, bu sıralarda katıldı aramıza. Kırklı yıllarda
"Park", "Yirmi beş
Kuruşa Amerika",
ellili
yıların başında "Aşka Kitakse" yapıtlarını
yayımladıktan, Vatan gazetesinin iyeliğini ve başyazarlığını
yaptıktan sonra yazın
evreninden uzaklaşmış olan Naim Tirali, böylece otuz yıl
sonra yeniden dönüyordu yazarlar arasına...
Tirali, çantasından "Piraziz Nere, Berlin Nere" adlı yeni
bastırdığı yapıtını her birimize ayrı ayrı imzalayarak
verdi. Yazarlığa yeniden döndüğü için okurlarla bir an önce
tanışmak istiyor gibiydi; bizden önerebileceğimiz okur
adresleri alıyor,
başka kimlere göndermemi salık verirsiniz, diye soruyordu.
Yapıtında sayrı evinde tanıştığı bir Polonyalıdan da söz
açıyordu. Bu
nedenle kendisine "Türkçe - Lehçe, Lehçe - Türkçe" sözlüğünü
yazan, Sait
Faik'ten, Yahya Kemal'den Polonya diline çeviriler yapan, bu
arada benim
"Ana
Temleriyle Sait Faik" adlı yapıtımla da ilgilenmiş olan
Polonyalı Türkolog
Lueyna Antonowicz - Bauer'in Varşova'daki adresini verdim.
Hemen, Naim Tirali,
ona da gönderdi yeni yapıtından bir tane. Sonradan
birbirleriyle yazışıp
yazışmadıklarını bilmiyorum.
Naim Tirali, artık Vagon kahvesine ara sıra uğramaya
başlamıştı. "Türk
Dili Dergisi" dergisinin de çıkışıyla içtenlikle ilgilendi.
Her buluşmamızda, birtakım güzel öneriler ileri sürüyordu.
Doğrusu ben de mutlu oluyordum. O,
böylece, Türk Dili Dergisi'nin
ilk
kadroya giren yazarlarından oldu.
Naim Tirali, Amerika'ya gitmiş, orada "kalp ameliyatı"
olmuştu.
Kurtulmuştu. Ölümden dönmüştü.
Naim
Tirali'nin babası 48 yaşında öldüğünde Sait Faik ona "Böyle
şey olur mu, kırk sekiz
yaşında ölünür mü?'" demiş. Sanıyorum, babasının erken
ölümü, Naim
Tirali'yi çok korkutmuştur. Bu yüzden Amerika'ya giderek
kurtarmıştır
kendini. Doğrusu, ben önce 'Niçin Amerika'ya gidiliyor,
Türkiye'de doktor
yok mu?' diye düşünmüş, için
için
Amerika'ya gidişi yadırgamıştım Ama sonradan hak verdim.
Çünkü, çok çarpıcı bir örnek var: Türkiye'de o zamanlar en
iyi doktor, en pahalı doktor bilinen birisi "katarakt
ameliyatı" yapıyorum diyerek Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın bir
gözünü kör etmedi mi? Göze en çok gereksinmesi olan bir
büyük ozan, ünlü bir Türk doktorunca katarakt
ameliyatında kör edildi. Bu ameliyat olayının uzun öyküsü
var, ama sözü şimdi
uzatmamak gerek. İşte bu örneğe dayanarak. Naim Tirali'nin
ameliyat için
Amerika'ya
gidişine hak verdim. Bugün artık Türkiye'de tıpta da güven
veren gelişmeler
olduğunu kuşkusuz yadsıyamayız. Dağlarca'nın gözünü yitirme
olayı, yirmi yıl önce olmuş bir olaydır.
Naim
Tirali'nin çok beğendiğim bir yanı da. kırklı yıllarda
yayımlanan yapıtlarının
bugün eskimiş ve bırakılmış olan sözcüklerini yeni
baskılarda değiştirip
güncelleştirmesidir.
Öykülerinin yeni baskıları, böylece daha büyük bir beğeniyle
okunmaktadır.
|