başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Sandalını Çöz

Nuray Gök Aksamaz

Demek o kadar zaman geçti.. Aylarla, yıllarla belirlemeyip 'o kadar' diyelim. Geçen zamana. Çünkü, yaşadığın günler birbirine eşit uzunluk ve nitelikte değildi. Kimileyin  günler uzadı, aylar yaşanmamış gibi yitip gitti. Kimileyin geceler uzadı ve uzaklara köprüler çattığın gecelerle gelecek günlere hazırlandım... Önce eylül ağaçlardan döküldü, yağmurlarla yıkandı ve çekildi otağına. Her akşam şarabın kendisiydi, derken şaraplar akşam olmaya başladı. İçine beyaz, kırmızı, pembe sızıp buruklaştırdı seni. Sen, boyamaya kalkıştın; akşamları, şimdilerde çekildin. Sulara, uzağa ve yüreğine bakmaya başladın. Bir zaman sonra da yüreğine taşımak ve sığdırmak istedin uzak suları. Boyutları küçülttün. Gidebilirdin artık sözcük çekimleriyle. Evlerin. fabrikaların, okulların, gemilerin bacalarından tütüp kendini unutturdun. Bu evin bacasından düşmeden önce, böcek kabuklarına gizlenmiştin. Kimse bilsin istemiyordun, akşamları boyamak için nelerle uğraştığını, nasıl buruk bir tadı gizlediğini ve sulara sevdalıyken sandalını bağladığını. Bilinmezliğinle yeniden yaşama gözlerini açtın. İlk şaşkınlığının ve üşümelerinin şiddeti azalınca, düştüğün evin barınabildiğin tek odasını görmek isteyen bakışlarla taradın. Odadaki eşyalar seni geçmiş yıllara, çocukluğuna doğru bir yolculuğa çağırdılar. Neden burada olduğunu sordun kendine, güneşli bir günde. Neydi seni çevrenden uzaklaştıran ve bağlantılarını koparan?

Masanın üzerindeki mavi - beyaz boncuk dizisine takıldı gözlerin. Değişiklik yok, kopuş yok, boynuna takabilirsin o kolyeyi. Yeni bir yolculuğa bile hazırlanabilirsin, Hanı suların sevdasını anlamadan sulara kapılmıştın. Aslında böcek kabuklarına gizlenip boncuklara kafayı takacak ölçüde incelmeden de yadırgatıyor doğrusu. Sen, yaşadıklarının, deneyimlerinin özüyle yürürdün yarına. Belki, bu kez böylesini denemek istedin. Bir şeyleri bir şeye yüklemek, anlamı bir yere iliştirmek, istediğin zaman ortaya çıkarıp istediğin zaman kaldırmak. İlişerek ve iliştirerek, zorlanınca kaçarak, savuşarak yaşamak. Görüntüleri fotoğraflara düşürmek, istediğin zaman bakıp sonra kaldırmak... Fotoğrafları yok edemeyeceğini biliyorum. Su boncuk dizisini bile nasıl saklıyorsun, ondan aldığın armağanı, istersen bir daha say boncuklan. Beş beyaz, bir mavi. . Tam on iki kez yineleniyor. Hadi, o fotoğrafı da çıkar, ortaya. Sen, sulara ve uzaklara bakarken fotoğraf yoktu, hiçbir şeyin yoktu. Birden, görebildiğin her şeyi bir fotoğrafa sığdırmak istedin. Ama, kendini sığdıramadın, çünkü fotoğrafı sen çektin. Yine de kendini görüyorsun. Sanki o yok, ağaçlar yok, sular da... Fotoğrafı gizlice çektin, haberleri yok. Bilseydi o gülümserdi. Hiç değilse bakışlarının yönü değişir, sana bakardı. Böylece ikiniz de olurdunuz... Sular devinirdi. En umarsız, çıplak ağaç: Öyle görünmek ister miydi? Üzerinde ne bir çiçek, ne de bir yaprak. Eylüldü, diyorsun, dökülmüştür. Sanmam. 0 hep öyledir. Bu fotoğrafa bir başkası baksa görebileceği tek şey, üstsüz bir kadını bekleyen güneş şemsiyesi!

İslediğin gibi her şeyi bir yere sığdıramayacağını biliyorsun, artık. Sen de bir yere sığamadın işte. Böcek kabuklarına hiç. Kabuğunun kalınlaştığını mı sanıyordun.' Sular sızıyor her yerden. Sandalını çözmenin zamanı gelmedi mi, ya da yüreğini? 'O kadar’ zaman geçti işte. Eylülü geçen ayları sayarken, eylüle çıkacak aylan sayar oldun. Tasarladığın yola çıkabilirsin. Bir zaman günebakanların sarısıyla gözlerin kamaştıktan sonra gözlerine bakabileceksin onun. Pullu balıkların uyum içinde yüzdüğü, dingin ve ılık suların sevdasına çekilmiş gözbebekleriyle ışıltılı bir koy olan gözlerine.


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2004