başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Deneme

Bir Müzikten, Bir Aşktan Esintiler

(İçimden süzüldüğü gibi...)


 

Nevra Bucak


 

Ateşan'a ve yalnızca sanat için yaşayanlara...


 

Rüzgarlı güz akşamlarında, dinlerken etkilendiğim bir ezginin lirik notalarını yazıya dökmek istiyorum. Müzikteki o büyülü ritmi sözcüklerde duymak için.

Bir Schubert lied'inde var olan inişli çıkışlı, bir alçalan bir yükselen varsıl kreşendolarla soluklandırmak istiyorum öykülerimi, romanlarımı. Çünkü edebiyattaki müziğin uyumunu hâlâ arıyorum sözcüklerde.

Sanattaki estetik görgünün ardında koşarken, bir müzikten, bir aşktan topluyorum geçmişimi, geleceğimi...

21. yüzyılda olmamıza karşın, insanlığımdan utandığım yüzkarası, aptalca savaşların ve yeryuvarındaki yılgının sürdüğü, dünyanın dudak uçurtan bir şiddet çılgınlığı içinde alıp başını gittiği bu günlerde, edebiyatın şarkısını, yazının estetiğini düşünmem, benim için çok fazla bir lüks mü, yoksa bu acımasız dünyadan kaçıp güzel sözcüklere sığınmak mı, ya da nasılsa, insanın bir gün insanlığını anımsayarak dayanamayıp bu çılgınlığa, acımasızlığa kuşkusuz, 'dur!' diyeceğini umut ettiğimden mi?

İnsanın, güzelliklere, aşka, barışa, sevgiye, sanata her zaman gereksinimi olduğunu biliyorum, bunları reddedenlerin bile. Dünyanın yalnızca cehennem olmadığını, olamayacağını da biliyorum.

Bu nedenle, müziğe ve aşka sığmıyorum. Kimi zaman Schubert'in lirik Serenad'ında, Ave-Maria'sında, kimi zaman Sarah Brightman'ın ve Emma Shapplin'in o lirik, kolaratur sesinde buluyorum sözcüklerimin ritmini, aşkımın ezgilerini; bir de Ateş'te, ya da Ateşan'da. Ne fark eder, ikisi de aynı insan. Sevilen... hep sevilen... Hiç değişmeyen...

Onu hiçbir zaman gizlemedim. (O da bana izin verdi.) Belki, ikimiz de insanların iki yüzlülüğünü gizleyen maskelerle, doğallıktan oldukça uzaklarda, duygularını korkunç bir sırmış gibi gizleyerek yaşamalarından bıktığımızdandı.

Saydamlık istemiyor muyduk? Alın size saydamlık!

Ateşle karşılaşmadan, on beş yıl önce 'Aşkın Kutupları'nı yazarken, Jennifer Rush'ın, 'The Power of Love (Aşkın Gücü) şarkısını dinliyordum. O boğuk, kaygılı ses, bana ne esintiler vermişti; öte yandan ezgilerde, soluk kesen, adeta acımasız bir acı vardı, ama öylesine de lirik bir hüzünle iç içeydi. Gel de yazma! Ezgiler, öylesine uyuyordu ki sözcüklere; notalar, sözcükler olarak dökülüyordu ak kağıtlara. Çünkü yazdığım romanda, sanat yoluyla gelen bir aşk vardı. Bir şairle, bir ressamın sıradışı aşkı!

Sonra, kitaplar birbiri ardından gelirken, bir deprem öyküsü yazdım.

Önceleri öyküyü yazmakta zorlanıyor, bir türlü yazıya dökemiyordum. O sıralarda, Emma Shapplin'in bir aryasını dinledim, dinler dinlemez de, öykü ak kâğıtlara hemen süzülmeye başladı. Ezgiler, tüyler ürperten bir uğultuyla başlıyordu; tıpkı depremin gelişi gibi... O aryada, yazmak istediğim her şey vardı. Doğanın derinlerinden gelen sakıncalı uğultusu, aslında yabanıl toprağın sesiydi; hem irkilten, hem de kendine çekip sığındırandı. Ezgiler, kulaklarımda senfonik bir ağıt gibi yükseliyordu. Orada, o şarkıda korkunç bir yakarış vardı, sanki acının derin bir parçası gibi. O çığlık, o yükseliş doruklara, en tepelere çıkıyor, insan eli değmemiş ormanların koruluklarına girip dağılıyordu. Sonra, ardından gelen koro, yalnızlığın destansı bir ağıtıyla başlıyordu. Görkemle, acımasızca yaklaşan bir yabanıllıktı bu. Toprak, hem veriyor, hem alıyordu. O lirik destansı ezgilerden yükselen çığlık, doğanın insana haykırışıydı; öte yandan şarkıdaki şiirin yakarışıydı. Daha ötesi yoktu. Ezgiler, uzun bekleyişlerle yitirilen günleri geri istiyordu, aslında her şeyi geri istiyordu şarkı. Ayları, yılları, emeğin karşılığını, alın terini, aptalca savaşların, yitirilen canların, yağmaların, yıkımların, yangınların bedelini, ırzına geçilen çocuk yaştaki kızların mutluluğunu, düşlerini geri istiyordu. Ve ben acının üzerinde yazıyordum öykümü.

Sonra Pablo Neruda'nın, 'Çıldırtmadı mı seni ilkyaz / çiçek açmamış öpücükleriyle?' diye soran bir dizesinden yola çıkarak, 'Mevsimler Farklıdır'ı yazdım. O büyülü dizelerin coşkusuyla, baştan çıkaran deneyimli bir ağırbaşlılıkla tatlı tatlı solarak yaşlanmaya yüz tutan soylu güzle, dokunulmamışlığının tazeliğini taşıyan, çıldırtan renklerinin henüz farkında olmayan coşkun ilk yazın aşkını yazdım. Belki istediğim, farklı iki mevsimi doğada aynı zamanda açtırıp sarmaş dolaş yaşatmaktı. Ya da güzün yeniden tazelenmesiydi.

En sonunda, esintilerimin soylu Prensiyle (öykülerimin babası) karşılaştım. Onun derinlerdeki iç ezgisini dinledim. Bundan, 'Gece, Müzik, Şarap ve Ateş' doğdu. Böylece onu gecenin içine çektim. Ardından, 'Ay Işığında Kırılgan Sözcükler' geldi. Yıllar geçip giderken, onunla gecenin düşlerinde ten tene yürürken, Ateş artık içimde yayılan bir yangındı. O zaman ben de, Ateş'in her bir kıvılcımından farklı bir öykü çıkardım, göğe yükselen alevlerinden de romanlar döşedim.

Onu yazarken ellerim yanıyordu; karşısında sirtaki yaparken ayaklarım parmak uçlarına dek tutuşmuştu.

Biliyorum; Ateşle oynanmaz, yazılmaz, dans edilmez. Ama ben bunları yine de yaptım; çünkü artık ben de Ateş'in ta kendisi olmuştum.

Onu içimde hem erittim, hem çoğalttım, elbette baş döndüren o lirik müziğimle birlikte!

 


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2004