|
|
ÖYKÜLER
Ayl â
Y ılmaz Çongar
Komşular
her karşılaştıklarında "Aman Hikmet Hanım, bu
senin Ayla çok güzel olacak, geçenlerde
gördüm, nasıl
da serpilmiş, büyümüş!" diyorlardı. Gerçekten
de Ayla, ak teni, sarı
saçları, lacivert fakat ışıkta mavileşen gözleri ile
çok alımlı,
dikkat çekici bir kız olma yolundaydı. Yolundaydı
diyorum, çünkü Ayla daha çok küçük
sayılırdı.
Çocukluktan genç kızlığa yeni geçtiği günlerdi. Nasıl
da korkmuştu, kanı ilk gördüğünde. Annesine koşmuştu.
"Yavrum, ben sana kaç kez anlatmadım mı? Bunlar doğal,
telaşlanma, kaygılanma" demişti annesi. Evet, anlatmıştı,
ama yine de korkmuştu işte.
Altıncı
sınıfa yeni başlamıştı, okul karmaydı. Sınıfta,
erkekler arka sıralarda, kızlar
önde oturuyorlardı. Ayla, kimileyin utanarak da olsa, başını
çevirir arkaya bakardı. Bu en çok, oğlanlardan birinin
parmak kaldırıp öğretmene soru sorduğu zamanlar
olurdu. Ne zaman geriye baksa Emin'i görürdü. Hemen göz
göze gelirlerdi. Emin, esmer, kıvırcık
saçlıydı. Boyu pek öyle uzun değildi, ama halleri, davranışları
çok hoştu, çok kıvraktı. Savcının oğlu olduğunu
duymuştu. Bir de, Ayla'ya öyle bir gülümsüyordu ki, kızın
yürek atışları hemen artmaya başlıyor, içi
ısınıyor,
kan dolaşımının hızlandığı apak boynundaki ince
damarlarından seziliyordu.
Emin, pazartesi günleri
bayrak töreninde hep yakınında
dururdu. Sıra olup sınıfa
yürürlerken de yaklaşır, konuşmaya çalışır, söz
atardı. Ayla şaşırır, önüne bakar,
çevresindeki kız
arkadaşları kıkırdardı. Ders aralarında sınıfta gürültü,
patırtı
içinde öğretmen beklenirken, Emin onların sırasına doğru
gelir, tam yanlarından
geçerken ya kalemini düşürürdü veya kitabını. Bir
kez, yine böyle geçerken elinde ne
varsa, oturmakta olan Ayla'nın
ayaklarının dibine düşürmemiş neredeyse
atmış, hemen
ardından da eğilmişti, toplamak için. Ayla çabucak, ayrık
duran bacaklarını bitiştirmişti, ama acaba geç mi kalmıştı,
Emin görmüş müydü? Gördüyse beğenmiş
miydi? Çömelmiş kitaplarını toplayan Emin'in başını okşamak
istedi. Ayağa kalktığında oğlanın yüzü kıpkırmızıydı.
Topladıkları arasından
bir kağıt uzattı Ayla'ya "Bu senin galiba, yerde
buldum" dedi. Kız, hiç bakmadan
aldı, cebine
soktu. Emin uzaklaştı, arkadaşları yine gülüştüler,
öğretmen içeri girdi. Sınıfta
çıt yok. Ayla'nın bütün düşüncesi kâğıtta. Ders sırasında
öğretmen
üçgenleri anlatıyor "iç açıları 180
derecedir" diyor, paralel çizgilerle bunu
kanıtlamaya çalışıyor,
o ise cebindeki kâğıdı okşuyor. Ders bitti, öğretmen kapıdan
çıktı, arkasından Ayla fırladı, doğru tuvalete. Başka
yerde rahat okuyamazdı.
Kapıyı kilitledi, üstteki küçücük pencereden sızan güneşe
tuttu kâğıdı, okumaya başladı.
“Sevgili Aylâ’cığım,
sana aşığım. Her zaman aklımdasın. Bu şiiri senin için
yazdım:
Sen benim en güzel aşk çiçeğimsin
Hem baharımsın
hem güneşimsin
Uçuyorum sonsuzluğa
seninle
Yaşamım
mutluluğum her şeyimsin
Emin Yıldız
"Tanrım!
Benim için yazmış, ne güzel" diye düşündü. Hızla
dışarı çıktı. Şiiri bir kez daha okumak istedi,
cebinden çıkarmaya korktu, arkadaşları görür, "Ne
o? Bize de göster!" diyerek başına
üşüşürlerdi. Fakat hayret etti, mırıldanıyordu,
bir okuyuşta ezberlemişti. Kantinin duvarına yaslandı, gözlerini
hafifçe kapadı,
bir kez daha yineledi usundan. Zil çalmış, herkes sınıfa
giriyordu, koştu
yetişti arkadaşlarına.
Okul dönüşü,
yolda dalgın yürüyordu. Uzunçayır sokağına saptı,
burası ıssızdı. Arkasındaki ayak sesleri giderek yaklaşıyordu,
başını biraz çevirdi, kestirdiği
gibi Emin'di. Yavaşladı ama durmadı, yüreği güm güm
atıyordu.
- Şiirimi
okudun mu?
-Evet.
-Senin için yazd ım.
-Biliyorum.
-Be ğendin
mi?
-Çok, ezberledim bile.
-Seninle bulu şmak
istiyorum, böyle olmuyor, dayanamıyorum.
-Olur.
Eve yaklaşıyorlardı.
Ayla telaşlandı. Annesinden, babasından, çevresinden korkuyordu
-Artık
ayrılalım.
-Olur, seni seviyorum, dedi Emin, yürüyü şünü
iyice yavaşlatarak.
Ayla hızlandı.
Arkasına hiç bakmadı. Cebinden çıkardığı anahtarıyla
kapıyı açtı,
içeri girerken sokağa şöyle bir bakındı, ortalıkta
kimse yoktu.
Annesi daha günden dönmemişti.
Haftada bir iki kez güne gidiyordu arkadaşlarıyla,
altın günü, dolar günü... İki saat önce başından geçenleri
öğrense ne derdi acaba? Kızar
bağırır mıydı? Yoksa "Benim canım kızım, artık
büyümüş de erkek arkadaş
istiyormuş" der saçlarını okşar mıydı? Annesini
hiç anlayamamıştı
bu yönden. Ya babası? Ondan korkardı işte. Bir gün nasıl
azarlamıştı
annesini. "Kolsuz giyiyorsun, utanmıyor musun? Bir
daha görmeyeyim" diyerek. Kararını
vermişti. Ne olursa olsun, annesine de, babasına da
hiç belli etmeyecekti.
Haftalar, aylar geçiyor,
sevileri yalnızca
bakışmaktan, ara sıra bir iki sözcük konuşmaktan
ileri gitmiyordu. Okulda öğrencilerden, sokakta tanıdıklardan
rahat yoktu. "Görülecek, duyulacak..." diye
birbirlerinin ellerini bile tutamıyorlardı. Bu arada
çoğalan
mektupları da, Emin, kimileyin Ayla'nın sınıftaki askılıkta
duran paltosunun cebine koyuyor,
kimileyin de bir ders kitabının
arasında veriyordu.
Sonunda
bekledikleri gün geldi. 19 Mayıs
gösterileri bitmiş, havalar da iyice ısınmıştı. Okul
yönetimi her sınıf için piknik düzenliyordu. Onlar da
çarşamba günü gidecekti. Yeri de belliydi. Fethi Paşa
Korusu... Kuzguncuk sırtlarındaydı.
Ayla oraya hiç gitmemişti. Bir kez Boğaz Köprüsü'nden geçerlerken
babası göstermişti.
O sabah erkenden kalktı,
annesi uyuyordu daha. Okul giysisi giyilmeyecekti.
En sevdiği ak
oyalı bluzüyle kırmızı eteğini giydi. Annesiyle kahvaltı
ederlerken, sabah güneşinin aydınlattığı sarı saçları,
mavi gözleri pırıl pırıldı.
Koruluk çok güzeldi.
Girişte sağda
küçük, şirin bir gazino, önlerinde göz alabildiğine
yeşillik, ağaçlardan, çiçeklerden oluşmuş bir renk düğünü.
Yaşam dolu kırmızılar,
üzünçlü sanlar, imgelemi süsleyen maviler, mutlu geleceği
muştulayan
aklar, hepsi bu sabah gülümsüyordu genç sevgililerin yüzüne.
Ayla'yla Emin fırsat
gözlüyorlardı öğretmenlerden, arkadaşlarından uzaklaşıp
baş başa kalmak için. Buldular da, Emin bir göz işaretiyle
sağdaki keçi yoluna daldı.
Ayla'da arkasından. Bir süre soluk soluğa yürüdüler.
Dallar o denli sıktı
ki, ancak oturacak genişlikte bir çimenlik bulabildiler. Dışarısı
hiç görünmüyordu, yalnız
top oynayan arkadaşlarının sesleri geliyordu. Önce yüz yüze
ayakta durdular, sonra sarıldılar,
bir süre öyle kalıp birbirlerinin yürek atışlarını
dinlediler. Yavaşça diz çöktüler, oturdular ama ayrılmadılar.
Emin, şiirlerini mırıldanıyordu,
Ayla da ona eşlik etti. Bu dizeler onların sevdalarının,
tutkularının simgesiydi artık.
Şiir bittiği anda dudakları birleşti. Emin'in kollan
arasında Ayla'nın memeleri eziliyor,
duyduğu zevkle
tüm bedeni eriyordu. Birbirlerine özlem duydukları günlerin,
ayların acısını çıkarıyorlardı. Ona ilk kez bir
erkek eli değiyordu,
hem de sevdiği Emin'in eli. Ayrıldılar, gülümseyerek
bakıştılar, Emin, Ayla'yı
boynundan öpmek istedi, kız kıkırdadı, kaçar gibi yaptı
ama yaklaştı. Yeniden sarıldılar.
Ayla titriyordu, bu arada etekleri açılmış, apak
bacakları ortaya çıkmıştı.
Tam o sırada bir hışırtı duyuldu. Ayaklarının dibine
bir şey düştü. Dışarıdan
sesler geliyordu:
- Şuraya
gitti, şuraya. Ahmet, sen gir de al topu.
-Tamam, tamam, gördüm. Şimdi
alıyorum.
Emin hemen atıldı,
topun yanına koştu. Ayla çabucak kalktı, toparlandı. Gizlenmek
istedi, ama geç kalmıştı.
Üstünü, başını silkeledi. Oktay, Ahmet, yanlarında
Mine'yle karşısına dikilmişlerdi.
-
Oooo! Kimleri görüyoruz.
Biz de anlayalım,
ne zamandır ortada yoktunuz. Emin,
dalları ayırarak
bir atlayışta dışarı çıktı. Ayla da omuz silkerek
Mine'nin arkasından
yürüdü, top oynayan arkadaşlarına karıştı.
Okullar kapandı.
İkisi de sınıflarını geçmişlerdi. Ayla ailesiyle yazlığa
gitti. Döndüğünde Emin'i bulamadı. Babası Anadolu'nun
uzak bir kasabasına atanmıştı.
Aradan yıllar
geçti. İlköğretim, lise, üniversite yılları... Ayla
bir bankada önce memur, bir süre
sonra da şef
olmuştu. Henüz evlenmemişti, ara sıra isteyenler
oluyordu. Emin'i o günlerden beri hiç görmemişti.
Yalnız, bir arkadaşından,
hukuk fakültesini bitirdiğini, avukatlık stajını yaptığını
hatta evlendiğini
duymuştu.
Ayla, öğrencilik,
genç kızlık günlerini hem seviyor, hem özlüyordu. Hele
Fethi Paşa
Korusu'ndaki o olayı, sonucu nasıl olursa olsun,
mutlulukla anımsıyor, ak bluzu, kırmızı
etekliği gözünün önüne geliyor, için için gülüyordu.
Emin’in kendisi için yazdığı şiiri de hiç unutmamıştı.
Yalnız kaldığında mırıldanıyor, aynı coşkuyu
yaşıyordu...
O gün adliyede babasından
kalan arsayla ilgili bir işi vardı. Müdüründen izin aldı,
gerekli belgeleri çantasına koydu, gitti.
Sekreter kadın
dolaplardan dosyayı arıyor, Ayla da bekliyordu. Bitişik odanın
kapısı aralıktı, içeriden keyifli konuşmalar, şakalaşma
sesleri geliyordu. Bu arada yükselen
bir erkek sesi, özellikle sesin tınısı,
Ayla'ya geçmiş günlerini anımsattı.
Tıpkı Emin gibi konuşuyordu. Dayanamadı, kapıya gitti,
biraz daha araladı,
baktı. Evet, konuşan Emin'di. Şimdi onu yandan görüyordu.
Büyümüş, biraz kilo almış,
bayağı erkek olmuştu, ama yüzünde yine eski Emin'in
sevimliliği vardı.
Sözlerini şöyle sürdürdü:
- Şimdi
size bir şiir okuyacağım:.
Sen benim en güzel a şk
çiçeğimsin
Hem baharımsın
hem güneşimsin
Uçuyorum sonsuzluğa
seninle
Yaşamım
mutluluğum her şeyimsin.
-İşte
ben bu şiiri, fakülte son sınıfta tanıştığımız
sevgili kancığım Serpil için yazmıştım,
dedi.
Ayla
dondu kaldı.
|