başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
iletişim evreninden
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

Vedat Günyol'un Bir Yazısından

Ertuğrul Efeoğlu

9 Temmuz 2004 günü ölen Vedat Günyol'un insancıl anısı, içimde bir ışık fırtınası yarattı. Bu fırtınanın darmadağınık sürükleyişi içinde onun eski bir yazısıyla yeniden karşılaştım. Yirmi altı yaşımdayken bir kez okumuş olduğum bu yazıyı, bir de şimdi, elli iki yaşımda okudum. Yazı, Kültür Bakanlığı'nın Ulusal Kültür adlı üç aylık dergisinin 1978 Temmuz sayısında yayımlandığında Vedat Günyol altmış yedi yaşında imiş, şimdi hesapladım.

Yazısının başlığı "Hümanist Kültür"... Vedat Günyol dendiğinde Türk aydınının belleğinde uyanıveren ilk imge, işte bu iki sözcüğün oluşturduğu sözcede belirir. Şu da var ki, bu sözce yalnızca Vedat Günyol'u ve onun ilk yol arkadaşları olan Orhan Burian'ı, Halikarnas Balıkçısı'nı, Sabahattin Eyüboğlu'nu, Azra Erhat'ı çağrıştırmakla kalmaz, bu sözce, 1923'ten başlayarak Türkiye'nin her yanına yayılan geniş ve güçlü ışığın hepsini çağrıştırır.

Bu ışığın kaynağı, Mustafa Kemal Atatürk'tür. Işığın erimi, baştanbaşa bütün Türkiye, dipten dibe bütün Anadolu'dur... Eskil çağlara dek katman katman inen uygarlıklar gömüsü olan Anadolu.

Vedat Günyol bu gömünün en dayanıklı kazıbilimcilerinden biri olmuştur, ilk yol arkadaşları çoktan göçüp gittiler. Ama o, bu göçüşlerden sonra yalnızlığa düşmedi. Doksan üç yaşındayken bile, on yedi - on sekiz yaşlarındaki gençlerle, yeniyetmelerle, dahası küçücük çocuklarla çok doğal, yapmacıksız arkadaşlıklar kurabilmeye doğuştan yatkın bir insandı Vedat Günyol.

Yatkın diyorum, çünkü söz konusu ettiğim yazısının son tümcesi şudur: "Hümanizmaya en yatkın, en elverişli bir ulus olarak övünebiliriz." Vedat Günyol, insanları sevmeye en yatkın, en elverişli insanlardan biriydi.

Alıntıladığım tümcesinin üstündeki tümcelerine bakalım: "Evet, işte Hümanizmanın özü, anahtarı, kilidi burada, yani insanda, insan sevgisinde. Yunus'larla ondördüncü yüzyıldan beri Türk halkının içinde, yüreğinde, düşünde, canında canının içinde kök salmış, yeşerdikçe yeşermiş, dallanmış budaklanmış bir Hümanizma tutumu, anlayışı, tutkusu var... Bütün sorun bu tutkuyu, bu tutku ateşini diri tutmakta."

O yazının yayımlandığı yıllarda bir ateş vardı ülkemizde, dipdiri insanları her gün yakan bir ateş. Kahramanmaraş'ta, Çorum'da, Türkiye'nin her yerinde kan ve ateş vardı. Artık bitti, yaralar sarıldı, geçmiş unutuldu derken, on beş yıl sonra bu kez Sivas'ta harlanan bir ateşti bu... Bu ateş, Vedat Günyol'un sözünü ettiği ateş değildi. Bu ateş, Vedat Günyol'un sözünü ettiği tutkulu insanseverlik ateşinin düşman kardeşi olan bir ateşti.

Vedat Günyol bu ateşleri göre göre, bu ateşlerden bağrı yana yana yaşayan, ve her şeye karşın, acıyla da olsa gülümseyebilen bir insandı. Onca kıyımlar ortasında yaşayan bir insanın, herkesi şaşırtan o güleryüzlü iyimserliğini, hiçbir biçimde kırılmayan umudunu böylesine derin bir inançla dipdiri tutmuş olmasına ne denir?! Deli miydi, kaçık mıydı Günyol, yoksa yaşamın gizini derinden sezen bir öke miydi?.. Sezgisi ince, soluğu güçlü, inancı bütün bir din adamı gibi miydi yoksa? Kendine özgü bir dindar, bir dini bütün?.. Neden olmasın, belki de öyleydi. Ama onun sezgisi, dayanıklı soluğu, pekişmiş inancı, içi boş düşlemlerden oluşmuyordu kuşkusuz. Bilime, sanata, ekine öyle değer veriyordu ki, somut gerçek üzerine yanılması neredeyse olanaksızdı.

Ama onu anlamak için, onun biçenini bilmek gerekirdi. Bilmeyenler de olmuştur, nitekim oldu!

Vedat Günyol, 2002 yılının güzünde, Türk Dili Dergisi"ne, daha doğrusu derginin iyesi ve yönetmeni Ahmet Miskioğlu'na bir yazı vermişti dergide yayımlanması için. Yılmaz Güney'in kısa bir yazısıydı bu, Yılmaz Güney elyazısıyla yazmıştı yazıyı. Yazıda Vedat Günyol'dan saygıyla ama gizli bir küçümsemeyle söz ediyordu Yılmaz Güney. Küçümseme de demeyelim, ama Günyol'un somut toplumsal gerçekliği anlayamadığını kendince sezdirmek istiyordu. Çünkü Yılmaz Güney, yıllar önce, Vedat Günyol'un çıkarmakta olduğu Yeni Ufuklar dergisini kenar semtlerde, yoksul işçilerin, beş parasız işsizlerin yaşadıkları çamurlu dar sokaklarda, kupkuru kahvelerde büyük bir coşkuyla satmaya koyulmuştu. Ama, "Kimse almıyordu dergiyi, diyordu Yılmaz Güney, "hiç kimse".

işte bu yüzden, çok sevdiği ve çok saydığı Vedat Günyol'u biraz küçümser gibiydi.

Üzüldüm. Benim gibi üzülenler de olmuş. Birkaç arkadaşı, o yazıyı geri çekmesini istemiş Vedat Günyol'dan. Ahmet Miskioğlu da bu isteğe uyarak yazıyı yayımlamadı.

Oysa, Yılmaz Güney'in sandığının tersine, Vedat Günyol altmış yedi yaşında bile somut gerçekliğin olabildiğince ayrımında olan "hümanist" bir düşünür ve yazardı. "Hümanist Kültür" başlıklı yazısının ilk paragrafında "Hümanizma" anlayışını şöyle tanımlar: "insana, insancalığa yönelik, insanı herşeyin ölçüsü yapan, yapmaya çalışan bir tutumun adıdır Hümanizma, insanın kafa gücüne, dünyayı anlama, dolayısıyla değiştirme gücüne sarsılmaz bir inancın adıdır."

Bu tanımdaki "insanın kafa gücü", "dünyayı anlama", "[dünyayı] değiştirme" ve "sarsılmaz inanç" sözceleri üzerinde enine boyuna düşünmek gerekir Vedat Günyol'un düşünsel yapısını, kırılmaz direncini iyi anlamak için. Gene söz konusu ettiğim yazısında, Thomas Mann'ın görüşlerine destek verir. Vedat Günyol, Thomas Mann "Hümanizmayı bağnazlığın karşıtı bir anlayış ve tutum olarak ele alır" dedikten sonra, Mann'ın insanları eyleme yönelten çağrısını "bu Hümanizma döğüşken, atak, eylemci bir hümanizma olmalıdır" biçiminde tanımlar.

Bu yüzden, onun yumuşak biçemini, güleryüzlü insancıllığını ve tükenmeyen dayancını yanlış anlamamak gerekir... Vedat Günyol deli dolu çıkışları olan biri değildi, insana olan inancı derin, tapınışı gizliydi. Sevdiği Mevlânâ gibiydi Vedat Günyol, içi içindeydi.


 bilgi@turkdilidergisi.com   -   2000-2004   Mint