|
|
GÜNLÜKLER
Günden Güne
İsmet Kemal Kuradayı
13 Mayıs 2000... Ankara Kitap Fuarı... Raflar da kafalar da dolu, cepler boş... İnsanlar geziyor, insanların gözleri pırıl pırıl, fuar yeri eski "hipodrom" un bir bölümünde, tam da istasyonun ve Gençlik Parkı'nın yakınında...İstanbul' dan gelmişiz. Edebiyatçılar Derneği, Türkiye Yazarlar Sendikası, Güldikeni Yayınları, "stand" lanyla... Ama neden kent sokaklarında fuar duyurusu yok? Ankaralı dostların anlatısına göre "kenti kirletiyor" diyerek şu ünlü densiz Başkan, sanatın içine tükürmeye kalkan "şer kişi", tüm "afiş"leri toplatmış!.. Amaca oldukça da ulaşmış: Timuroğlu, Günel, Özer, Kabacalı, Kademoğlu, Aydemir, Makal, Özden, Bolulu, Tekkanat, Onaran, Apaydın, Yazıcı, Balbay, Tanilli, Selçuk, Çelenk... Tanımadıklarım da var... Hiçbirimiz "satış"ı çoğaltmaya yetiniyoruz. "Okuyucu" az ise bu azlığın ayıbındaki nedenleri araştırıyoruz...
7-8 Ağustos 2000... Gömeç Belediyesi, Sabahattin Ali Okuma Evi'nin şirin bahçesinde bizlere "kitap günleri"ni sunuyor, Gülsüm Cengiz, Güngör Gençay, Mehmet Başaran, Gültekin Emre, Mustafa Köz, Okan Baba, Şakir Sağlam, Önder Çeri, Semra Bulut ve Başkan Babayiğit... Küçük beldelerden birinin, büyük kentlere göre kitaba koşusu, kitap için alım gücü daha çok. Sayı az da olsa okumalara açlık, söyleşilere ilgi daha yakın ve belirgin oluyor...
Haziran 2001 günleri... Graccuhus Babeuf un "Devrim Yazıları"
nı yeniden okuyorum, Çeviri S. Eyüboğlu- V. Günyol' dan...
"... Çoğunluğun soyulması elbette bir takım kurumlan destekleyen yasaların ortak etkilerinin sonucudur. Toplumdaki bir avuç insanı, her şeyi yutacak duruma getiren o yasalardır. Ama bu yasalar, çirkin bir eşkıyalık düzeni kurmuşlardır. Halkın ortak servetinin bir avuç sömürgen çetesinin tekeline geçmesi hiçbir yasaya sığmaz... Mutsuzların varını yoğunu elinden almayı sağlayan, cumhuriyet parasının değerini hiçe indiren yasa! Varsılların kazancı kadar vergi kesin, boşunadır. Çünkü bütün varsıllar, tüketim maddelerini ellerinde tuttuklarına göre, öçlerini her zaman yoksullardan almanın yollarını bulacaklardır... Devletin gücü, yalnız suçlu olduğu, suçlu olmak istediği zamanlarda süngülerin gölgesine sığınmıştır. Capet Ordusu, yapması gerekeni yapmış, kendisinin de halk olduğunu anımsamış, Sans-Culotte' ların önünde süngülerini yere indirmiştir... Sözde yönetici birtakım adamların kendi aralarında gizli gizli konuşup anlaşması neye yarar? Yalnızca halkın enerjisini öldürmeye, halkın oyunu yanıltmaya, bocalatmaya, dolayısıyla kayıtsızlığa, onu buyruk kulu yapmaya, zorbalığın ekmeğine yağ sürmeye... Kilise ve manastır durdukça zorba, şato durdukça derebeyi, hücre durdukça keşiş, zindan durdukça mahpus, darağacı durdukça cellat ve kurbanı yeniden gelir... Ürünleri dağıtanlar ve hırsızlık ortakları, tüccarlarla birlikte, her şeyin fiyatını kendileri koyuyor. Bu fiyata ancak bolluk içinde yüzenler ya da kendi hempaları yanaşabiliyor. Ticarette yarışmayı, çok parası olan kazanıyor, ucuzluğa son veriliyor..."
Babeuf, bugünmüş gibi, bizi de söylemiş. Yargılanırken, kimbilir, kendisine buyurgan yöneticiler, "Otur oturduğun yerde, gününü yaşa; insanların geleceğine, başkaldırısına, mutluluğuna karışma!" demişlerdir...
Yıllar geçmiş. 2002'lere gelmişiz. Us çağı, bilgi çağı, teknik çağı demişiz. Beyazcamlar, görüntülü cep telefonları,
internetler. Bunca birbirine yaklaşmış olmayı da yetersiz buluyor, uzay'a, sonsuz uzaklara gitmeye çalışıyoruz.
Şunu sormalı: Tüm bu değişimler, gerileme mi, ilerleme mi olduğu, insan varlığının
doğası açısından kesin bilinmeyen bu başkalaşımlar neyi gösteriyor, gelecek için ne diyor, daha hangi oluşumların habercisi? Aydınlıklar mı, karanlıklar mı; kazanılmış bilgiler mi, bilinmezlikler mi sorunlarımızı çözer? Gerçeklere, gelişimlere, güçlü algılar ve yeni yeni buluşlarla mı, yoksa mistik kabuller ve durağanlıklarla mı ulaşılır? Bilim mi İnsan' a uygun gerçek "ermiş" i doğurur, çoğaltır, yoksa sağı solu olmayan "erenler" yazgısı mı?
Yerlisi, yabancısı, "medya", tümüyle sanki yalana, safsataya, ekonomik çıkarlara, kayırıcı politikalara, hukuksal şaşırtmalara, şiddete ve bencilliklere adanmış! Ekmeği elinden alınmış "uykucu"lar, uyanık uyutucuların bol bol yedikleri ekmeklerine yağ sürüyorlar...
Bir yabancı "hatun kişi"! AB'nin "iş bitirici"lerinden, Türkiye Başkomiseri! Birleşmiş Milletler'in değil, birleşen Batı sömürücülerinin "casus"u, sözüm ona "temsilci" si!.. Çağlayangil deyişiyle elli yıldır altımız oyuluyor...
Bu arada bakınız, Nottingham Üniversitesi'nin matematik profesörü John Cremona neyi bulmuş: 2.2.2002 gününden 20.02.2002'yi bulmuş. Buna günün aynı rakamlı saatini ekleyince de 20.02.2002.20.02 çıkmış. Çok ilginçmiş(!) ve benzer bir rastlantı ya da hesap,
IIII yılının II. ayında II. günün saat II.II'inde gerçekleşmiş(!)... Peki bu "polindrom" un bize, içinden çıkamadığımız türlü savaşımlara ne yaran var?...
"Başucu
kitapları"mdan biridir Nermi Uygur'un "Tadı Damağımda"sı. 1990'lardan 2002'lere nasılsa, gecikerek kalmış... Orada hele iki deneme var ki şu yağmur ve kar karışımlı, sıkıcı Mart ayını akıp gider kılıyor. Bunlardan biri "Lou'nun İzini Sürerken", ötekiyse "Deneme Kitapları Okumayı Seviyorum"...
Lou Salome, 1860'larm genç, güzel, akıllı, eğitimli kadındır. Aşk uygulamalarında da seçimini özgürce ve bilerek yapan; Gillet'ye, Ree' ye, Nietssche'ye, Rilke'ye, Andre'ye, Freud'e sevgidaş olan etkileyici insan...
Onu, "çağımızın biçimlenişinde ağırlıklı payı olan, duygu bilgi ortağı" bir kimlik diye seviyor; "etiyle, kanıyla, soluğuyla, düşüncesiyle" çağdaş kültürün temeline, harcına, konumuna, donatımına çok şey katan bu güzel kadını, "çarpılır gibi, yaşamının vazgeçilmez
öğesiymişçesine" benimsiyor... (İlginçtir, bu denemeyi okumadan yazmışım "Lou 2001 Salome" şiirini. Türk Dili Dergisi. Temmuz / Ağustos 2001).
"Deneme" için de şunları yazıyor değerli usta:"...
Deneme' de kişilik olmalı... Deneme, kendisini ve çevresini, duyan, düşünen, anlayan, biçimleyen bir canlı varlığı, ben ben diye böbürlenmeksizin açığa vurmalı. Denemeci, dönüp dolaşıp kendisini anlatır. Her dilediği konuya kendi açısından uzanabilir, dıştan gelen isteklere boyun eğmez. Delilikle çarpıklık diye nitelenen o kendine özgü sokuluşlarıyla konulan işler,
onları dille gerçekleştirir, okurla paylaşır. Okurken iki yerde birden varım. Toptancı bir deyişle o iki yerin biri bilim, öbürü sanat. Deneme yazısı orkestraya, deneme okumak ise orkestra eşliğinde dansetmeye benzer... Çok yönlü meraklan olmayan, deneme okumasın..."
ÖBÜR
YAZILAR
|