Ana sayfaya dönmek için tıklayınız.

başyazı
iki ayın içinden
öyküler
yapıtlar yazarlar
Alıntılar
çiçek yağmuru yapıtlar
günlük
 
 
yazarlar
künye
arşiv
iletişim

 

Naim Tirali İçin

 

Ahmet Miskioğlu

 

Dağlarca, eski "Merkez Kıraathanesi”nde bir masaya oturdu mu, herkes o masa çevresinde toplanıyordu. O sıralarda, Dağlarca, kahveye en ilk gelip masadan en son kalkanlardandı. Hep yazınsal konular üstüne söyleşilirdi masada; küçük, zararsız dedikodular da yapılırdı. Akşam olunca da yemeğe gidilirdi; Olimpiyat'a, Fıçı’ya, Hatay'a ya da Kadıköy-Çiçek Pasajı lokantalarından birine...

Kimler gelmezdi ki bu toplantılara! Masa, dolup dolup taşardı. Bir büyük masanın çevresinde iki sıra dizilinildiği bile görülürdü. Gelenler, gene de sığamayınca yanlardaki başka masalara geçerlerdi. En sık gelen arkadaşlardan kimileri Ercüment Uçarı, Sabahattin Kudret, Cemal Süreya bir de apayrı zamanlarda özel haberleşmelerle yazın tarihçisi Mahir Ünlü... Mahir Ünlü, dört ciltlik büyük "20. Yüzyıl Türk Edebiyatı"nın henüz iki cildini yayımlamış bulunuyordu. Çalışmalarını sürdürüyordu. Üçüncü cildi hazırlama çabası içindeydi. Bu ciltte Dağlarca'ya geniş yer ayırmıştı. Kitaba Dağlarca'yla bir konuşma da eklemek istiyordu. Konuşma, Ahmet Miskioğlu'nun evinde yapıldı; "a) yaşam öyküsüyle, kişiliğiyle ilgili, b) yapıtlarıyla ilgili-genel, c) biçimle ilgili, ç) içerikle ilgili, d) dil ve söyleyişle ilgili" uzun konuşma bütün gün boyunca özenle kâğıtlara geçirildi. Mahir Ünlü, o günü anımsamak için "Ahmet Miskioğlu'nun evinde yapılan konuşmadır" diye karalamaların altına im koydu...

Tarık Buğra da mutlaka her gün uzaktan bakarak geçer giderdi; yan sokaktaki başka bir kahveye doğru yönelirdi. Sabahattin Kudret ile içtenlikle merhabalaştıklarını görürdüm. Sedat Ümran, kahvenin önünden şöyle göz ucuyla topluluğa bakarak geçer, başka kahveye giderdi. Dağlarca'nın yüz vermediği kimse yaklaşamazdı masaya.

O sıralarda Dağlarca, "Dağlarca Eğitim Vakfı" (DEV) kurma çabası içindeydi. Vakıf kurulmadan vakfın yayınları başlamıştı bile. Dağlarca'nın kitaplarının düzenleme, düzeltme işlerinde de, henüz ameliyat olmadığı ve gözleri iyi görmediği için biz yardımcı oluyorduk. Bir iki kitabını da yayımladık Dağlarca'nın "DEV Yayınları" olarak. Yayın kurulunu Ahmet Miskioğlu, Eray Canberk, Ahmet Soysal oluşturdu. Takma Yaşamalar Çağı, böylece çıktı ortaya. "Takma Yaşamalar Çağı,  Şeyh Galip'e Çiçekler, Sivaslı Karınca, Türk Dil Kurumu Koçaklaması, Kutluk'un Evindeki Konuşma" dan oluşuyordu bu yapıt. Doğrusu hepimizde bir coşku başlamıştı. Bu; Dağlarca'nın yayım yapmadan duramayan iç coşkusundan ileri geliyordu. Takma Yaşamalar Çağı, İnkılap Kitabevi'nce basıldı. Daha önce de Özgür Yayın-Dağıtım'ın yöneticisi Refik Ulu'nun yalvarışıyla İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (Havaya Çizilen Dünya, Akşamcı, Dişiboy, Toprak Altındaki Ses, Sayılarda) ve Dört Kanatlı Kuş (71 yapıttan derlenmiş özgün seçki) basılmıştı. Refik Ulu, bunu kendisi için büyük bir mutluluk sayarak Dağlarca ile birlikte bize bir lokantada görkemli bir kutlama şöleni vermişti.

İşte, Naim Tirali, basın yayın çevrelerinden 30 yıl ayrı kaldıktan sonra bu sıralarda yeniden çıkageldi coşkulu yazar grubunun içine. Elinde yeni yayımladığı bir yeni yapıtıyla: Piraziz Nere Berlin Nere...[i]

Naim Tirali, bana göre, aramıza bir serüvenden dönmüş gibiydi. Odysseus gibi serüvenden serüvene geçmişti, büyük acılar çekmişti, ölümcül savaşımlardan kurtulmuştu.

«Gece mi gündüz mü? Kaç saattir baygınım? Ameliyat olup bitmiş. Demek ki kurtulmuşum. Şükürler olsun Ulu Tanrı'ya. Aylardır salt benim değil, uzak yakın tüm tanıdıklarımın kafasında yer eden sorun, sonunda tatlıya bağlandı demek. Göğsümü boydan boya yarıp yürek üstünde dört beş saat çalışarak tıkalı koronerlerin görevini, bacaklarımdan aldıkları damarlara yüklemeyi başarmışlardı sonunda. Ama niye konuşamıyordum? Niye ayaklarımı kıpırdatamıyordum? Neyse ki el parmaklarım oynayabiliyordu. » diyor Piraziz Nere; Berlin Nere adlı yapıtında. «Beyaz önlüklü hastabakıcılar, beyaz önlüklü yardımcılar, beyaz önlüklü doktorlar... Herkes beyaz içinde. O beyazlıklar, beni ak bulutlar arasına sürüklüyor. Az uz zorlamayla yüreğim sıkışmayacak demek eskisi gibi. Her coşkulu davranışımda, göğsüme saplanacak bir sızıyı beklemeyeceğim artık.  Sonsuz bir iyimserlik içinde, akbulutlar üstünde kâh uçuyorum, kâh yüzüyorum...» diyor, sonra ekliyor: «Ameliyata sabahın saat onunda almışlardı. Kaç saat sürdüğünü, yoğun bakımda kaç saattir baygın yatmış olabileceğimi düşünüyorum. Kafam öyle dağınık ki, içinden çıkamıyorum bir türlü. Sağ elimin üstünden, boynumdan, serum ve kan şişelerine bağlı olduğumu; karnımda, belimde direnler bulunduğunu; idrarımın da ince bir hortumla dışarı verildiğini zaman geçtikçe ayırdediyordum.»

Her şey apaçık görülüyor: Ölümden dönmüştü Naim Tirali. Şimdi ise, yazar arkadaşlarının arasındaydı. Yeni bir döneme başlıyordu artık o...

İlk döneminde Yenilik dergisini ve Yenilik yayınlarını kurmuştu, yıllarca yürütmüştü. Vatan gazetesini çıkarmıştı. Yıllarca savaşım vermişti. Siyasal savaşıma da atılmış, hapse girmiş çıkmış, milletvekili olmuştu....

Naim Tirali'nin yazın dünyasına girişi henüz 17-18 yaşında bir lise öğrencisi iken 1943'te yazdığı öykülerle olmuştu diyebilirim. Bu öyküleri sonradan "Park" adlı öykü kitabıyla 1947'de toplu olarak sunar. O, artık babasının yaşındaki Sait Faik'le arkadaştır. Oktay Akbal, Behçet Necatigil, Orhan Veli, Salâh Birsel, Fethi Naci, Sabih Şendil gibi adlarla bir aradadır...

"Park", herkesin dikkatini çekti. Nihat Sami Banarlı, Yedigün'de "Park Hakkında Düşünceler" başlıklı uzun bir yazı yazdı. Bir bölümcede şöyle diyor: «Park'ın genç sanatkârındaki en büyük meziyet, bir hikâyenin ne demek olduğunu yakından kavramış bulunmasıdır. Duyan ve acıyan insan gönüllerinde mutlaka merak ve alâka uyandıracak bir takım beylik vak'alarla gönül avlamak, Park sanatkârının pek haklı olarak başvurmaya tenezzül etmediği bir hikâyecilik tarzıdır. O, bu çeşit gösterişli hikâyeciliğe tam bir olgunlukla arkasını dönerek; oluşlardaki zevk ve mânayı her insanın kolayca fark edemeyeceği incecik hadiselerdeki derin pisikolojiyi dile getirmek sırrına eren; sayısı pek az sanatkârdan biri olmak değerindedir.»

Yine Yedigün'de Sait Faik Abasıyanık'ın yazısı çıkar. Değişik yayın organlarında S.N. Özerdim, Hüsamettin Bozok, Naci Bozkır (Fethi Naci), Kemal Dayan, Sabih Şendil, Fahir Önger, Nahit Ulvi Akgün, Adnan Bulak, Fikret İplikçioğlu... Park üstüne yazılar yazarlar...

Parktan sonra 1949'da yayımladığı ;25 Kuruşa Amerika da dikkat çekti. O kitap üstüne de  güzel yazılar yayımlandı. Ercüment EkremTalu, Nihat Sami Banarlı, Behçet Necatigil, Fahir Önger, Oktay Akbal, İbrahim Minnetoğlu, Vecdi Bürün, Erol Güney, Tahir Olgaç, Hüsamettin Bozok vb. övgü dolu yazılar yazdılar. Oktay Akbal Varlık’ta yazdığı uzun yazısının son bölümcesinde şöyle söyler:

«Naim Tirali, yeni hikâye sanatının ön plânda görünen bir siması olmuşsa, bu muhakkak Yirmibeş Kuruşa Amerika 'daki güzel hikâyeleri yüzünden olmuştur. Yirmibeş Kuruşa Amerika gençlik çılgınlıklarının kitabıdır, ama Naim, genç olmasına rağmen, kendini o çılgın hayata kaptırmayıp o âlemi, o gelip geçici ruh halini, o maceraları, tatlı ifadesiyle edebiyata mal etmesini bilmiştir.»

1954'te üçüncü kitabı çıktı: Aşka Kitakse... Aşka Kitakse için de birçok değerlendirme yazısı görüldü... Halim Yağcıoğlu Kaynak dergisinde şunları yazdı:

«Naim Tirali'nin üçüncü hikâye kitabı Aşka Kitakse'yi bir hamlede okudum, duru bir dil ve akıp giden sade üslubuyla, o hikâyeleri hemen herkes aynı rahatlıkla okuyacaktır. Tirali, olayları süse kaçmadan, olduğu gibi anlatıyor, kitaba adını veren "Aşka Kitakse" tatlı realizmi içinde, ruh tahlilinin başarılı örneklerindendir.

Naim Tirali Aşka Kitakse ile, edebiyatımızda mühim bir yeri dolduracak.»

Artık okur Naim Tirali'yi usta bir öykücü olarak algılamaya başlamıştı; kuşkusuz yeni yapıtlar bekliyordu. O ise, bir daha öykü yayımlamadı, yeni yapıt yayımlamadı. Yazın dünyasından uzaklaştı. 1984'e değin uzak durdu yazın dünyasından... 30 yıl...

Naim Tirali, aramıza yeniden geldiği zaman ben de bir serüvenin başındaydım:

Türk Dili Dergisi'ni çıkarmak için dilekçeyle başvurmuş, geri çevirilmiştim. Altı ay sonra yeniden dilekçe vermiştim. Gene geri çevirilmiştim. Altı ayda bir sürekli olarak Türk Dili Dergisi'ni çıkarmak için başvuruyordum. Hukukçu arkadaşlar öyle söylemişlerdi, altı ay sonra yeniden dilekçe verme hakkı doğuyormuş.

Bir gün, yeni bir dilekçe ile görevlilerin karşısına yeniden çıktığımda, önüme bir kâğıt uzattılar; "Şurayı imzalayınız," dediler. Eğildim, dikkatle okudum: "Türk Dili Dergisi'ni hiçbir zaman çıkarmayacağım." diye yazılıydı o kâğıtta. Doğrusu korktum. Çevreme bakındım. Önüme uzatılan kalemi aldım, imzaladım. İmzalamaktan başka çıkar yol kalmadığını anlamıştım. Elim, ayağım titreyerek görevlilerin yanından ayrıldım. Türk Dili Dergisi'ni çıkarmama izin verilmiyordu, izin vermeyeceklerdi. Türk Dil Kurumu kapatılmıştı ama, kapatılan bir kurumun Türk Dil Kurumu'nun ilkelerini de yürüttürmek istemiyorlardı. Sözcükleri bile yasaklıyorlardı o sıralarda, "Evren" sözcüğü bile yasaklanmıştı. Kuşkusuz yöneticiler çelişki içindeydiler, yanılgı içindeydiler. Bu; apaçık olarak görülüyordu. Ancak, böyle bir durumda yasağa karşı davranma izni verirler miydi; vermediler! Çelişkilerinin, yanılgılarının ayırdında da hiçbir zaman olamadılar.

Bir daha başvuruda bulunmayarak bir buçuk yıl bekledim.

1987 yılına gelmiştik ki, yeniden başvurdum. Her şey değişmişti sanki o yıl. Görevliler gülerek karşıladılar beni. önce inanamadım bu değişikliğe. Bana "Buyur, otur." dediler. Ardından, "Türk Dili Dergisini çıkarmana izin vereceğiz, şu belgeleri hazırla getir!" dediler.

Büyük sevincimi kahvedeki arkadaşlara anlattım. Aramıza katılan Naim Tirali de coşku ile katıldı sevincimize. Dağlarca da tinsel desteğini hiç eksik etmedi.

Madem izin aldık, dergiyi hemen çıkarmaya başlamalıydık. Ancak o yıllarda bölgelerarası bilgisayar düzenlemeleri gelişmediğinden "sabıka kaydı"nın ulaşması için aylar beklemek gerekirdi. Bu konuda da Cumhuriyet Savcısı Vasıf Ersoy yardımcı oldu; işim hemen bitirildi.

Dergimizin ilk sayısı "Temmuz 1987" sayısıdır.

İşte, Naim Tirali bu ilk sayıdan başlayarak asal yazarlarımızdan biri olduğu gibi perşembe toplantılarımızın da en bağlı üyelerinden biri oldu; zamanı ve sağlığı elverdikçe koruyucu meleğiyle[ii] birlikte bize onur vermeği hiç savsaklamadı.  Evet, Türk Dili Dergisi’nin en asal yazarlarından biridir o...

İlk yazısı: "Babıâli'de Söyleşi Başkadır"...

Bu; bence Naim Tirali'nin "yazarlık tarihi"ne geçecek bir yazıdır. Hem günlük bir olayı anlatıyor gibidir bu yazıda hem de 30 yıl yazarlığı bıraktığı için kendini değerlendiriyor gibidir. Bir bölümcede şöyle yazıyor:

«İlhan Selçuk, -ki Cumhuriyet'te yazmaya başlamadan önce Vatan'dayken, kendisiyle kısa süren bir işçi-işveren ilişkimiz de olmuştu- Babıâli adının çağrışımlarıyla 'Sen de az fırsat kaçırmadın yaşamın boyunca' diyor bana. 'Bir de sen başlama İlhan.' diye karşılık veriyorum. Son yıllarda evde hanım, çocuklar da... Ne fırsatlar kaçırmışım. Bilmiyor muyum ben? Ama insanın doğasından gelme bir davranış biçimi var. Herkes kendi doğasının gereğini yapar aslında», sonra da: «İyi bir iş adamı olamadığım, bırakın iyisini, iş adamı olmadığım bir gerçek. Yıllarca önce bir yazısında Tarık Buğra da sözünü etmişti kaçırdığım fırsatların. O yazısından sonra da nice fırsatlar kaçırmışımdır. Fırsatların kaçmasına çanak tutmuş da saymıyorum kendimi. Ama üne ya da servete kavuşma yolunda kişiliğime uygun düşmeyen davranışlarda bulunmadım.» Başka bir bölümcede de şunları yazdı:

«Şimdi geriye bakınca, şunu şöyle yapsaydım, bunu böyle yapsaydım diye bir pişmanlık duyduğum yok. Olayların akışı içinde ben hep ne yapmam gerekiyorsa onu yaptım. O yüzden bir üzüntü duymuyorum. Olup bitenleri iyimser bir bakışla yorumluyorum. Tek üzüldüğüm nokta, yakınlarımın, kaçırdığım fırsatlara benim kişiliğimi hesap dışı tutarak hayıflanmalarıdır.»

Bugün Naim Tirali harıl harıl çalışmakta eski yeni bütün yapıtlarını harıl harıl yayımlamaktadır. İlk üç kitabının yeni baskıları da bir yandan ortaya yeniden konulurken yeni yapıtları da okurlara arka arkaya ulaşmaktadır: Park (öykü), Yirmibeş Kuruşa Amerika (öykü), Aşka Kitakse (öykü), Piraziz Nere Berlin Nere (öykü), Aşk Dediğin (öykü), Çılgınca Şeyler (öykü), İki Şalom Arasında (gezi yazıları), Sakıncalı Yazarlardan Sakıncasız Öyküler (çeviri seçki), Şapkasını Yiyen Bakan (gazete yazıları), Karanlığa Işık Tutanlar (gazete yazıları)... Yapıtlarını arka arkaya çıkarmayı sürdürecek; öyle görünüyor: Naim Tirali, bugün, sürekli olarak çalışıyor.

Tirali'nin imrendiğim yanlarından biri de, kırklı yılların ürünleri olan eski yapıtlarının dilini ustaca güncelleştirmesi, gelişmelere, yeniliklere ustaca ayak uydurabilmesidir. Gençliğinde; 'Yenilik' adında dergi çıkaran bir yazar, kuşkusuz yeniliklere, gelişmelere ayak uyduracaktı diye de düşünüyorum.

Naim Tirali, Türk Dili Dergisi'nin ilk sayısında yazdığı "Babıâli'de Söyleşi Başkadır"dan başlayarak, hiç ara vermeden yazdı, dergi kadrosu içinde yerini aldı. Türk Dili Dergisi'nin asal yazarlarındandır, hiç ayrılmayan yazarlarındandır. Yazılarını her sayı için düzenli olarak getiriyordu, kimi zaman da birkaç sayılık birden yazı veriyordu. İstanbul'da bulunmadığı zamanlarda ise Giresun'dan posta ile gönderiyordu. Zaten ilk yazısını da Giresun'dan posta ile gönderdi; aşağıya aldığım mektupla birlikte:

Sayın Miskioğlu                                                                    11.06.1987

Telefonda konuştuğumuz gibi, size, dergide kullanabileceğiniz kimi günlüklerimi gönderiyorum. Hepsini aynı sayıda yayımlayabileceğiniz gibi iki sayıya da bölebilirsiniz.  Birbirinden bağımsız oldukları için, salt uygun gördüklerinizi yayımlamakla yetinebilirsiniz de...

Başarılar dileğimi yinelerken, derginin sayfa sayısı için söylediklerimi anımsatırım,

Saygı ve sevgilerimle...

Naim Tirali

"Türk Dili Dergisi" dergisinin kuruluş günlerinde, Naim Tirali'nin dergimiz için düşünceler de ürettiğinin kanıtıdır mektuptaki tümcelerden biri.


 

[i]  Naim Tirali, Piraziz Nere Berlin Nere, öyküler, İstanbul Yazko Edebiyat Yayınları, 1984, 128 sayfa.

[ii] Üniversitede öğretim görevlisi kızı Emine Tirali

 


 www.turkdilidergisi.com   -   2000-2007